Semî', gizli ve açık her sesi, her fısıltıyı, dile getirilmemiş her duayı işiten demektir. İnsanın işitmesi mesafeyle, gürültüyle ve dikkatle sınırlıdır; Semî'in işitmesi hiçbir şeyle sınırlı değildir. Bir sesi işitmek, bir başkasını işitmeye engel olmaz; aynı anda sayısız dilde yapılan sayısız dua, birbirine karışmadan işitilir. Bu ders ismi, Peygamber'e derdini anlatan bir kadının hikâyesiyle, dua edenin yalnız olmadığı bilinciyle ve kulun işitme ödeviyle okur.
Temel
Kelime. Semî', s-m-' kökünden gelir. Kökün anlamı "işitmek, kulak vermek"tir. Türkçede sem' (işitme), sâmi' (dinleyici), istimâ' (dinleme), mesmû' (işitilen) ve sema (dinleme; tasavvufta mûsikî eşliğinde zikir) bu köktendir. Arapçada kök, yalnız sesi algılamayı değil, dinlemeyi, kabul etmeyi ve itaat etmeyi de anlatır: "Semi'nâ" (işittik) demek, "kabul ettik" demektir. Semî', fa'îl kalıbında bir sıfattır ve işitmenin sürekli ve kuşatıcı olduğunu anlatır. Kur'an'da kırktan fazla yerde geçer; çoğu zaman Alîm ya da Basîr isimleriyle birlikte.
Tartışan kadının sözü. Semî' isminin en dokunaklı geçtiği yer, bir sûreye adını veren olaydır:
Havle adında bir kadın, kocasının kendisine karşı söylediği bir söz yüzünden evliliğinin bozulduğunu sanarak Peygamber'e gelmiş, derdini anlatmış ve Allah'a şikâyet etmişti. Sûre, onun sesinin işitildiğini bildirerek başlar: "Kocası hakkında seninle tartışan kadının sözünü Allah işitmiştir." Buhârî'nin Tevhîd bölümünde senetsiz (muallak) olarak aktardığı bir sözde Hz. Âişe şöyle der: "Sesleri kuşatan Allah'a hamdolsun." Rivayetlere göre Âişe o sırada odanın bir köşesindeydi ve kadının söylediklerinin bir kısmını duyamıyordu; aynı odadaki insanın duyamadığı sesi, Semî' işitmiştir.
O'nun benzeri yoktur. Kur'an, Semî' ismini tenzih ile isbatın birleştiği bir ayette anar:
Ayet önce bir tenzih yapar: "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." Hemen ardından bir isbat gelir: "O, işitendir, görendir." Bu sıra, Allah'ın işitmesinin insanın işitmesine benzemediğini ama yine de gerçek bir işitme olduğunu anlatır. İnsan kulakla, havadaki titreşimle ve dikkatle işitir; Semî' bunların hiçbirine muhtaç değildir.
Sağıra değil, yakına. Hz. Peygamber, bir yolculukta yüksek sesle tekbir getiren sahâbesine şöyle demiştir:
Hadis, duada bağırmanın gereksizliğini anlatır: Semî', fısıltıyı da işitir. Dua eden, sesini yükseltmek zorunda değildir; çünkü seslendiği uzakta değildir.
Kendisine hamd edeni işitir. Namazın her rekâtında Semî' ismi bir cümleyle anılır:
"Semi'allâhu li-men hamideh" (Allah kendisine hamd edeni işitti) cümlesi, rükûdan doğrulurken söylenir. Mümin günde en az on yedi kez, işitildiğini hatırlayarak ayağa kalkar.
Gazâlî: Kulun payı. Gazâlî, el-Maksadü'l-Esnâ'da Semî'i, en gizli fısıltıyı ve kalpten geçeni bile işiten diye açıklar ve O'nun işitmesinin bir organa muhtaç olmadığını vurgular. Kulun bu isimden payı iki yönlüdür. Birincisi dilini korumaktır: Allah'ın işittiğini bilen, söylediğine dikkat eder; işitilmesinden utanacağı bir sözü söylemez. İkincisi işitmesini doğru yöne çevirmektir: Kulağını Kur'an'a, öğüde ve hakka açmak, boş söze ve gıybete kapamak.
Kâinattaki izi. "Görmek" basamağında Semî' ismi, kâinattaki işitme düzenine dikkat çeker. Yarasa, çıkardığı sesin yankısıyla karanlıkta yolunu bulur. Fil, insan kulağının duyamayacağı kadar pes sesleri kilometrelerce öteden algılar. Anne, kalabalık bir odada kendi çocuğunun ağlamasını hemen ayırt eder. İnsan kulağındaki en küçük kemikler, bir pirinç tanesinden küçüktür ve sesin titreşimini iç kulağa taşır. Her işitme, sınırlı ve emanet bir işitmedir.
Derin
Derin
Korkmayın, ben sizinleyim. Semî' isminin en güçlü teselli verdiği yer, Mûsâ ile Hârûn'un Firavun'a gönderildiği andır:
Diyanet 46 ve 47. ayetleri tek meal olarak verir. İki peygamber, Firavun'un zulmünden korktuklarını söyler. Cevap kısadır: "Korkmayın, ben sizinle beraberim." Mealde "görür ve işitirim" diye verilen fiillerin Arapçasında işitmek önce gelir (esmeu ve erâ): İki peygamberin korkusunu dile getirdikleri söz, önce işitilir. Beraberlik burada işitmek ve görmekle anlatılır. Firavun'un sarayında söylenecek her söz ve atılacak her adım işitilip görülecektir. Korkuyu gideren şey, zalimin gücünün azalması değil, Semî' ve Basîr'in yanlarında olduğunu bilmektir.
Fısıltıyı da işitir. Kur'an, gizlice plan kuranlara bir uyarıda bulunur:
Gizli konuşmalar ve fısıltılar işitilmez sanılır; ayet bu sanıyı reddeder: Hem işitilir hem de yazılır. Semî' isminin uyarı yüzü, kimsenin duymayacağını sanarak konuşulan sözlere yöneliktir. Mücâdele sûresi de bu fikri bir sayıyla anlatır:
Üç kişinin gizli konuşmasında dördüncüsü, beş kişininkinde altıncısı O'dur. Fısıltı, insanların arasında kalsa bile, Semî'in işitmesinin dışında kalmaz.
İşittik ve itaat ettik. Kur'an, müminlerin vahye verdikleri cevabı işitme fiiliyle anlatır:
"İşittik ve itaat ettik" (semi'nâ ve ata'nâ) cümlesi, işitmenin yalnız ses algısı değil, bir kabul olduğunu gösterir. Kulun Semî' ismine vereceği cevap, işittiğine kulak vermek ve onunla amel etmektir.
Diyanet iki ayeti tek meal olarak verir. Ayetler, "dinledik" dedikleri hâlde dinlemeyenleri örnek gösterir. İşitmek ile duymak arasındaki fark burada ortaya çıkar: Kulağa ulaşan ses, kalbe ulaşmadıkça işitilmiş sayılmaz.
İlmî
İlmî
Keşke kulak verseydik. Kur'an, ahirette cehennem ehlinin pişmanlığını işitme ve akıl ile birlikte anar:
"Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık." Ayet işitmeyi akletmenin önüne koyar. Bazı müfessirler bu sıradan, hakkı işitip kabul etmenin, kendi aklıyla onu bulmaktan önce geldiği sonucunu çıkarmıştır: Herkes hakkı kendi aklıyla bulamaz, ama herkes ona kulak verebilir.
Sem' sıfatı ve kelâm tartışması. Ehl-i Sünnet kelâmcıları sem' (işitme) ve basar (görme) sıfatlarını, ilim sıfatından ayrı, zâtla kaim ezelî sıfatlar olarak kabul etmiştir. Mu'tezile'nin önemli bir kısmı ise bu iki sıfatı ilme döndürmüş, "Allah'ın işitmesi, işitilenleri bilmesidir" demiştir; onlara göre ayrı bir işitme sıfatı kabul etmek, Allah'a bir organ nispet etmek gibi anlaşılabilirdi. Ehl-i Sünnet ise işitmenin bilmekten farklı bir algı olduğunu, ama Allah'ın işitmesinin organa, havaya ve titreşime muhtaç olmadığını söylemiştir. Şûrâ 11'deki "O'nun benzeri yoktur; O işitendir, görendir" sırası, bu tartışmada her iki taraf tarafından da anılmıştır.
İşitilen dua. Kur'an'da Semî' ismi birçok kez duayla birlikte gelir: Zekeriyyâ "Sen duayı işitirsin" (Âl-i İmrân 38), İbrahim "Rabbim duaları işitendir" (İbrâhîm 39) der. Bu kullanımda işitmek, kabul etmek anlamına da yaklaşır. Âlimler duanın her zaman istenen biçimde kabul edilmediğini, ama hiçbir zaman işitilmeden kalmadığını vurgulamıştır.
Kulak, göz ve kalp. Kur'an insanın algı araçlarını sayarken çoğu yerde işitmeyi görmeden önce anar: "Size kulaklar, gözler ve kalpler verdi" (Nahl 78), "Kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsrâ 36). Âlimler bu sıralamayı farklı açıklamıştır; akademinin okuması şudur: İşitme karanlıkta, arkada ve uzakta olan için de çalışır, ve vahiy insana önce bir söz olarak, işitilerek ulaşır. İsrâ 36 ayrıca bu üç aracın her birinin bir emanet olduğunu ve hesabının sorulacağını bildirir; Semî' isminin kula yüklediği sorumluluk buradan doğar.
İlmî
Klasik şerhlerde es-Semî'
es-Semî' Kur'an'da 47 ayette, 27 sûrede geçer; bu sayfanın Kur'an'da bölümü hepsini gösterir. Kök ise 185 kelimeyle Kur'an'ın en geniş köklerindendir. Kök ve dil bölümü iki eşleşmeyi öne çıkarır: Semî' 32 ayette Alîm ile, 12 ayette Basîr ile birliktedir. Basîr ile yan yana geldiği sekiz yerin hepsinde sıra aynıdır: önce Semî', sonra Basîr. Bu dersin İlmî seviyesi Mülk 10'daki pişmanlığı, sem' sıfatı tartışmasını, işitilen duayı ve kulak, göz ve kalp sıralamasını anlattı. Bu bölüm aynı ismin şârihlerin elinde hangi soruya cevap olduğunu yan yana koyar.
| Şârih | Eser | İsme bakışı |
|---|---|---|
| Zeccâc (ö. 311/923) | Tefsîru esmâillâhi'l-hüsnâ | Dil: Semî' ve semmâ' |
| Taberî (ö. 310/923) | Câmiu'l-beyân | Tefsir: eğilip bükülen söz |
| Kuşeyrî (ö. 465/1072) | er-Risâle | Tasavvuf: semâ' babı |
| Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) | Mefâtîhu'l-gayb | Tefsir: Şûrâ 11'deki benzetme edatı |
Zeccâc: Semî' ve semmâ'. Dilci şârihler kökün iki mübalağa kalıbını karşılaştırır. Semî' Allah için kullanılır ve hiçbir sesin kaçmadığı işitmeyi anlatır. Kökün öbür mübalağa kalıbı semmâ' ise Kur'an'da dört kez geçer ve dördü de insanlar hakkındadır. Mâide 41 ve 42'de yalana çok kulak verenler, Tevbe 47'de ise müminlerin arasında münafıklara kulak verenler anlatılır. Dilcinin çıkardığı sonuç şudur: İnsanda çok işitmek bir erdem değildir; neye kulak verildiği önemlidir. Semî' her şeyi işitir, ama kul ancak neyi işiteceğini seçerek yükselir.
Taberî: Eğilip bükülen söz. Nisâ 46, işitme fiiliyle yapılan bir söz oyununu anlatır. Bazı kimseler "işittik ve karşı geldik" der, sonra da hem "dinle" hem de beddua anlamı taşıyabilecek bir ifade kullanırlar. Diyanet meali bunu "kulak vermeyerek dinle" diye çevirir. Taberî'nin aktardığı açıklamalara göre bu ifade, dışta bir saygı cümlesi gibi duyulurken içte bir hakaret taşıyordu. Ayet hemen ardından doğru cümleyi de verir: İşittik ve itaat ettik. Dersin Derin seviyesindeki Bakara 285 bu cümleyi müminlerin cevabı olarak anar. Taberî'nin okuduğu iki ayet birlikte bir ölçü verir: Aynı fiil, bir dilde teslimiyetin, öbüründe alayın aracı olabilir.
Kuşeyrî: Semâ' babı. Kuşeyrî er-Risâle'de bu köke ayrı bir bab ayırır: semâ', yani tasavvuf geleneğinde ilahi ve şiir dinleme. Babda bu konudaki farklı görüşler aktarılır ve dinlemenin hükmünün dinleyenin hâline bağlı olduğu vurgulanır. Sûfî geleneğe göre aynı sesi biri nefsiyle, öbürü kalbiyle dinler; birincisi için dinleme bir gaflet, ikincisi için bir uyanış olabilir. Konu fakihler arasında tartışmalıdır ve bu bölüm bir hüküm vermez. Semî' ismiyle bağı şudur: Kulun işitmesi bir emanettir ve sûfîler bu emanetin nerede harcandığını sorar.
Râzî: Benzetme edatı. Dersin Temel seviyesinde Şûrâ 11'in tenzih ile isbatı birleştirdiği anlatıldı. Râzî'nin tefsiri bu ayetteki bir dil inceliğini uzun uzun tartışır. "O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur" şeklinde kelime kelime çevrilebilecek ifadede iki benzetme unsuru yan yana gelir. Bir görüşe göre benzetme edatı vurgu için gelmiştir ve anlamı değiştirmez. Başka bir görüşe göre ifade, O'nun benzeri farz edilen bir şeyin bile benzeri olmadığını söyleyerek tenzihi bir kat daha güçlendirir. Tartışmanın Semî' için sonucu açıktır: Hemen ardından gelen isimler, bu tenzihin içinde anlaşılır.
Karşılaştırma. Dört şârih aynı ismin dört yüzüne bakar. Dilci insanda çok işitmenin bir erdem olmadığını, müfessir aynı fiilin teslimiyet de alay da olabildiğini, sûfî dinlemenin dinleyenin hâline bağlı olduğunu, Râzî ise işitmenin bir tenzihin içinde anlaşılması gerektiğini öne çıkarır. Hepsinin buluştuğu nokta şudur: Semî' her şeyi işitir; kula düşen, neyi işiteceğini ve işittiğine nasıl cevap vereceğini seçmektir.
Durup düşün
- Kimseye anlatamadığın bir derdin var mı? Mücâdele 1'deki kadının hikâyesi sana ne söylüyor?
- Bugün söylediğin sözlerden hangisinin işitilmesinden utanırdın?
- Kulağın en çok neye açık: habere, gıybete, müziğe, öğüde, Kur'an'a?
Uygulama
Bugün namazda rükûdan doğrulurken "Semi'allâhu li-men hamideh" cümlesinde bir an dur ve işitildiğini hatırla. Gün içinde bir kez, sesini yükseltmeden, fısıltıyla dua et; Buhârî'deki hadisi düşün: Seslendiğin uzakta değildir. Akşam Tefekkür Defteri'ne, bugün kulağını açtığın ve kapattığın şeyleri yaz.
Kendini sına
- S-m-' kökü Arapçada işitmenin yanında hangi anlamı da taşır?
- Mücâdele 1'de kimin sözünün işitildiği bildirilir?
- Şûrâ 11'deki sıra (tenzih, sonra isbat) Semî' ismi hakkında ne öğretir?
- Ehl-i Sünnet ile Mu'tezile'nin çoğunluğu sem' sıfatı konusunda nasıl ayrılır?