Vekîl, kulların işlerini kendisine bıraktığı, bırakılan işi en iyi biçimde yürüten ve kendisine dayananı yarı yolda bırakmayan demektir. Günlük dilde vekil, birinin işini onun adına gören kişidir: bir avukat, bir temsilci, bir vasi. İnsan, vekil seçerken iki şeye bakar: işi bilip bilmediğine ve güvenilir olup olmadığına. Allah'ın Vekîl olması, bu iki şartın eksiksiz buluştuğu tek yeri gösterir. Bu ders ismi, gece kalkıp Rabbini anan bir peygamberle, oğlunu yola çıkaran bir babayla, bir istişare meclisiyle ve Gazâlî'nin tevekkül üzerine üç benzetmesiyle okur.
Temel
Kelime. Vekîl, v-k-l kökünden gelir. Kökün temel anlamı "bir işi başkasına bırakmak, ona havale etmek ve ona dayanmak"tır. Türkçede vekil, vekâlet, müvekkil (işini vekile bırakan) ve tevekkül bu köktendir. Tevekkül, kelime anlamıyla "birini vekil edinmek", yani işini ona bırakıp ona dayanmaktır. Böylece Vekîl ismi ile tevekkül kavramı aynı ilişkinin iki ucudur: Biri işi üstlenen, öbürü işi bırakan. Kur'an'da Vekîl, Allah için hem "ne güzel vekil" övgüsüyle hem de "her şeye vekildir" kalıbında geçer.
O'nu vekil tut. Vekîl isminin en erken geçtiği yerlerden biri, Mekke döneminin başlarında inen Müzzemmil sûresidir:
Emir bir sıralama izler: Önce Rabbin adını anmak ve her şeyi bırakıp O'na yönelmek, sonra O'nun doğunun ve batının Rabbi olduğunu ve O'ndan başka ilah olmadığını bilmek, en sonunda da O'nu vekil tutmak. Tevekkül, bilginin ve yönelişin ardından gelir; boş bir umut değil, tanımanın sonucudur.
Her şeyin yaratanı ve vekili. En'âm sûresi, Vekîl ismini yaratmayla birlikte anar:
Her şeyi yaratan, her şeyin işini de üstlenendir. Bu, tevekkülün mantığını kurar: Bir şeyi yapan, onu en iyi bilen ve yürütendir.
Ölmeyene dayan. Tevekkülün kime yapılacağı da Kur'an'da açıkça söylenir:
İnsan, dayandığı şeyin kalıcılığı kadar güvende olur. Bir insana, bir makama ya da bir servete dayanan, onlar gidince dayanaksız kalır. Ayet, dayanılacak olanı tek bir sıfatla ayırır: ölümsüz ve diri olan. Ayetin devamı, O'nun kullarının günahlarından da haberdar olduğunu hatırlatır; dayanılan, kulunu tanıyandır.
Önce danış, sonra dayan. Tevekkül, düşünmeyi ve danışmayı devre dışı bırakmaz:
Ayet Uhud savaşından sonra iner. Hz. Peygamber'e ashabını affetmesi, onlar için bağışlanma dilemesi ve işlerde onlara danışması emredilir; tevekkül ise bu sürecin sonunda gelir: "Karar verdin mi Allah'a güven." Önce akıl, istişare ve karar; sonra dayanma.
Hesapsız girenler. Hz. Peygamber, ümmetinden hesaba çekilmeden cennete girecek bir topluluğu anlatmış ve onları şöyle tarif etmiştir:
Gazâlî: Kulun payı. Gazâlî, el-Maksadü'l-Esnâ'da Vekîl'i, işler kendisine bırakılan ve bırakılan işi eksiksiz yerine getiren diye açıklar; gerçek anlamda Vekîl ancak her şeyin işi kendisine bırakılabilen ve hepsini yürütmeye gücü yeten olabilir. Kulun bu isimden payı, kendisine emanet edilen işlerde güvenilir bir vekil olmak ve kendi işlerinde de kalbini Vekîl'e bağlamaktır.
Kâinattaki izi. "Görmek" basamağında Vekîl ismi, insanın kendi bedeninde bile çoğu işi başkasına bırakmış olduğunu hatırlatır. Kalbin atması, nefesin alınması, yemeğin sindirilmesi, yaranın kapanması, insanın iradesiyle yürümez; uyurken de sürer. İnsan her gece, farkında olmadan, bedeninin işlerini Vekîl'e bırakarak uyur.
Derin
Derin
Bir babanın sözü. Yûsuf kıssasında Ya'kûb, Yûsuf'u kaybettikten sonra küçük oğlu Bünyamin'i de kardeşleriyle Mısır'a göndermek zorunda kalır:
Ya'kûb, oğullarından sağlam bir söz alır; sonra sözün kendisini de Allah'a emanet eder: "Sözümüze Allah vekildir." Bir sonraki ayette oğullarına şehre farklı kapılardan girmelerini öğütler, ama bu tedbirin Allah'tan gelecek bir şeyi savamayacağını da söyler ve "O'na güvendim, güvenenler de O'na güvensinler" der. Tedbir ile tevekkül, aynı babanın iki cümlesinde yan yana durur; biri öbürünü iptal etmez.
İbrahim ve beraberindekiler. Kur'an, İbrahim'in ve onunla birlikte olanların tutumunu örnek gösterir ve onların duasını aktarır:
Duanın sonu, tevekkülün üç adımını sayar: "Rabbimiz! Sana güvendik, Sana yöneldik; dönüş Sanadır." Güvenmek, yönelmek ve dönüşün O'na olduğunu bilmek. İbrahim'in ateşe atılırken söylediği "Hasbünallâhu ve ni'me'l-vekîl" (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) sözü ise el-Hasîb dersinde ayrıntısıyla işlenmiştir; cümlenin ikinci yarısı Vekîl ismini taşır.
Deveni bağla. Tirmizî'nin Sünen'inde (Kıyâme) aktarılan bir rivayete göre bir adam Hz. Peygamber'e, devesini bağlayıp mı tevekkül etmesi gerektiğini, yoksa bağlamadan mı tevekkül etmesi gerektiğini sormuş; o da "Onu bağla ve tevekkül et" demiştir. Tirmizî bu rivayeti garip olarak nitelemiştir; ancak anlamı, Âl-i İmrân 159'daki "önce karar, sonra tevekkül" sıralamasıyla örtüşür ve halk arasında tevekkülün en bilinen tarifi olmuştur.
Allah'ın yazdığı. Tevbe sûresinde tevekkül, kaderle birlikte anılır:
Ayet, tevekkülü bir tesellinin ötesine taşır: Başa gelecek olan zaten yazılmıştır ve yazan, müminin Mevlâ'sıdır, yani dostu ve koruyucusudur. Tevekkül eden, sonucu bilmediği hâlde sonucu yazanı tanır. Bu, kaderi bir kayıtsızlık gerekçesi yapmak değil, çabadan sonra gelecek her sonuca karşı kalbi hazırlamaktır.
İlmî
İlmî
Tevekkülün üç derecesi. Gazâlî, İhyâ'nın tevekkül bölümünde tevekkülün derecelerini üç benzetmeyle anlatır. Birincisi, kişinin davasını güvendiği bir vekile bırakmasıdır: İşi bırakmıştır ama vekilini izler. İkincisi, küçük bir çocuğun annesine dayanmasıdır: Bir sıkıntıda aklına ilk gelen annesidir; ondan başkasını düşünmez. Üçüncüsü, ölünün yıkayıcının elinde olması gibidir: Kendi adına hiçbir hareketi kalmamıştır. Gazâlî, üçüncü derecenin nadir olduğunu ve uzun sürmediğini de ekler.
Tevekkül ve sebepler. Kelâm ve tasavvuf eserlerinde tevekkülün sebeplere başvurmakla çelişip çelişmediği tartışılmıştır. Gazâlî aynı bölümde, sebepleri tamamen terk etmenin tevekkül değil, cehalet olduğunu söyler: Yemek yemeden doymayı beklemek tevekkül sayılmaz. Gazâlî'ye göre kazanç için çalışmak, hastalıkta tedavi olmak ve yolculuğa azık almak da tevekküle aykırı değildir; aykırı olan, kalbin bu sebeplere bağlanmasıdır. Tevekkül, sebebin kendisine değil, sebebi yaratana dayanmaktır.
Vekîl ve efendilik. İnsanlar arasındaki vekâlette vekil, işini bıraktığı kişinin adına ve onun izniyle hareket eder. Allah için bu anlam tersine döner: O, kulun işini onun adına değil, kendi ilmi ve hikmetiyle yürütür. Bu yüzden tevekkül eden kul, Allah'a emir veren bir müvekkil değil, O'nun tedbirine razı olan bir kuldur.
Peygamber vekil değildir. Kur'an, Vekîl isminin Allah'a ait olduğunu, Hz. Peygamber'e yöneltilen bir hitapla da vurgular:
Aynı ifade En'âm 107'de de geçer: "Seni onlara koruyucu yapmadık, onların vekili de değilsin." Peygamberin görevi tebliğdir; insanların hidayetini üstlenmek, onların işini yürütmek ona verilmemiştir. Bu, insanlar arasında da bir ölçü koyar: Kimse bir başkasının kalbinin vekili değildir; öğüt veren öğüdünü verir, sonucu Vekîl'e bırakır.
İlmî
Klasik şerhlerde el-Vekîl
el-Vekîl kalıbı Kur'an'da 24 ayette, 13 sûrede geçer; bu sayfanın Kur'an'da bölümü hepsini gösterir. Kelimenin Kur'an'daki dağılımı iki yönlüdür. Bir yanda Allah'ın vekil olarak yettiği söylenir: Nisâ 132 ve 171, Ahzâb 3 ve İsrâ 65 bu cümleyi taşır. Öbür yanda Peygamber'e ve insanlara vekil olmadıkları hatırlatılır. Kökün en sık kelimesi ise 40 kez geçen tevekkül fiilidir. Bu dersin İlmî seviyesi tevekkülün üç derecesini, tevekkül ile sebepleri, vekîl ile efendilik farkını ve Peygamber'in vekil olmadığını anlattı. Bu bölüm aynı ismin şârihlerin elinde hangi soruya cevap olduğunu yan yana koyar.
| Şârih | Eser | İsme bakışı |
|---|---|---|
| Taberî (ö. 310/923) | Câmiu'l-beyân | Tefsir: hainlerin vekili |
| Kurtubî (ö. 671/1273) | el-Câmi' li-ahkâmi'l-Kur'ân | Fıkıh: sözleşmenin vekili |
| Kuşeyrî (ö. 465/1072) | Letâifü'l-işârât | İşârî tefsir: şeytanın gücünün sınırı |
| Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) | Mefâtîhu'l-gayb | Tefsir: hevasını ilah edinen |
Taberî: Hainlerin vekili. Nisâ 105–109, bir hırsızlık olayı üzerine iner. Taberî'nin aktardığı rivayetlere göre bir kişi bir hırsızlık yapmış, suçu bir başkasının üzerine atmış ve yakınları onu Peygamber'in huzurunda savunmuştur. Ayetler Peygamber'e hainlerden taraf olmamasını emreder ve savunanlara bir soru sorar: Dünya hayatında onları savunuyorsunuz, ama kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak ya da onların vekâletini kim üstlenecek? Taberî'nin okuduğu ayetler bir sınır koyar: Bir haksızlığı savunan insan vekâleti, Vekîl'in huzurunda hiçbir işe yaramaz.
Kurtubî: Sözleşmenin vekili. Kasas 27–28'de Medyenli yaşlı adam, Mûsâ'ya kızlarından biriyle evlenmesini ve karşılığında sekiz ya da on yıl kendisi için çalışmasını teklif eder. Mûsâ anlaşmayı kabul eder ve sözünü şöyle bitirir: Söylediklerimize Allah vekildir. Kurtubî'nin hüküm tefsirinde bu ayetlerden pek çok fıkhî mesele çıkarılır: Mehrin bir hizmet olabilmesi, bir iş sözleşmesinde sürenin belirlenmesi ve tarafların Allah'ı şahit ve kefil tutması. Bu son nokta Vekîl isminin bir yüzünü gösterir: İnsanlar arasındaki sözleşmenin en güvenilir teminatı, onu gözeten Vekîl'dir.
Kuşeyrî: Şeytanın gücünün sınırı. İsrâ 61–65, İblis'in Âdem'e secde etmeyi reddedişini ve insanları saptırmak için izin isteyişini anlatır. Allah ona bir sınır çizer: Benim mümin kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz; vekil olarak Rabbin yeter. İşârî tefsir geleneği bu ayeti Vekîl isminin bir koruma vaadi olarak okur. Kuşeyrî'nin tefsiri gibi eserlerde işini Allah'a bırakan kul, şeytanın gücünün dışına çıkmış kul olarak anlatılır. Tevekkül burada yalnız rızık ve iş için değil, kalbin korunması için de bir sığınaktır.
Râzî: Hevasını ilah edinen. Furkân 43'te Peygamber'e bir soru yöneltilir: Hevasını kendine ilah edineni gördün mü; ona sen mi vekil olacaksın? Râzî'nin tefsirinde bu ayet, insanın kendi arzusunu bir ilah gibi izlemesinin bir tür şirk olduğu şeklinde açıklanır: Her kararında yalnız hevasına uyan kişi, onu Allah'ın yerine koymuştur. Ayetin ikinci yarısı ise Peygamber'in böyle birinin işini üstlenemeyeceğini söyler. Râzî'nin okumasında iki yarı birbirini açıklar: Hevasını vekil edinen kişi, kendi kendini kimseye bırakmamış, kendi arzusuna teslim etmiştir.
Karşılaştırma. Dört şârih aynı ismin dört yüzüne bakar. Müfessir bir haksızlığı savunan vekâletin boşluğunu, fakih sözleşmenin teminatı olan Vekîl'i, işârî müfessir tevekkülün şeytana karşı bir sığınak olduğunu, Râzî ise hevasını vekil edinenin kendini kaybettiğini öne çıkarır. Hepsinin buluştuğu nokta şudur: Vekîl'e bırakılan iş korunur; hevaya ya da haksızlığa bırakılan iş ise sahibini de kaybettirir.
Durup düşün
- Bir işi Allah'a bıraktığını söyledikten sonra da o işin kaygısını taşıyor musun? Gazâlî'nin üç benzetmesinden hangisine daha yakınsın?
- Âl-i İmrân 159'daki sıralamada (danışmak, karar vermek, dayanmak) sen en çok hangi adımı atlıyorsun?
- Başkalarının sana bıraktığı işlerde ne kadar güvenilir bir vekilsin?
Uygulama
Bugün seni kaygılandıran bir işi seç. Önce onunla ilgili yapabileceğin her şeyi yaz ve bir adımını at; birine danışman gerekiyorsa danış. Sonra işi Vekîl'e bırakıp "Sana güvendim, Sana yöneldim" de. Akşam Tefekkür Defteri'ne kaygının gün içinde nasıl değiştiğini yaz.
Kendini sına
- Vekîl ismi ile tevekkül kavramı arasındaki ilişki nedir?
- Âl-i İmrân 159'a göre tevekkül hangi adımlardan sonra gelir?
- Ya'kûb, oğullarından söz aldıktan sonra ne der?
- Gazâlî'nin tevekkül için verdiği üç benzetme nedir?