Öğrenme hedefleri
- On sekizinci yüzyılın başındaki Hint pamuklularının İngiltere'deki başarısından 1830'ların fabrika kentlerine kadar pamuk sanayisinin dönüşümünü, başlıca makineleri ve fabrika sisteminin kuruluşunu açıklayabileceksin.
- Defoe'nun Hint kumaşlarına ilişkin yakınmasını, Baines'in el tezgâhı dokumacılarını anlatışını ve Ure'un fabrika disiplini övgüsünü karşılaştırarak, fabrikanın tüccarların, işçilerin ve zanaatkârların hayatında neyi değiştirdiğini değerlendirebileceksin.
- Fabrika sistemini yalnızca makinelerin getirdiği bir verimlilik artışı olarak gören anlatıyı, iş disiplini, köle emeğiyle yetiştirilen ham pamuk ve küçük atölyelerin sürekliliği üzerine yapılan araştırmalarla tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — gece de yanan pencereler
1770'lerin başında, İngiltere'nin orta kesimindeki Derbyshire'da, Derwent ırmağının kıyısındaki Cromford köyüne gelen yolcular, alışılmadık bir manzarayla karşılaşıyordu. Irmağın yanında, beş katlı, uzun, dar ve düzenli pencereli bir taş bina yükseliyordu. Bina, geceleri de ışıklıydı: içindeki makineler, ırmağın döndürdüğü büyük bir su çarkıyla gece gündüz çalışıyor, işçiler on iki saatlik iki vardiya hâlinde nöbetleşe çalışıyordu. Binanın sahibi, Lancashire'ın Preston kasabasında doğmuş, eski bir berber ve peruk yapımcısı olan Richard Arkwright'tı. Arkwright, pamuk ipliğini insan eli olmadan eğiren bir makine için patent almış, sonra bu makineyi, yüzlerce işçinin aynı binada, zilin ve vardiya çizelgesinin belirlediği saatlerle çalıştığı bir işletmeye yerleştirmişti. Köyde işçiler için evler, bir dükkân ve bir han yaptırdı; işçilerini uzak köylerden getirdi. Bu bina, çoğu tarihçinin gözünde, modern fabrikanın ilk örneklerinden biriydi. Bu ders, pamuğun neden İngiliz sanayisinin öncüsü olduğunu ve fabrikanın, makineler kadar, insanların çalışma biçimini nasıl değiştirdiğini soruyor.
Bağlam — Hindistan'dan gelen kumaş
On sekizinci yüzyılın başında pamuklu kumaşın dünyadaki en büyük üreticisi Hindistan'dı. Bengal'in ince muslinleri, Gucerat'ın ve Coromandel kıyısının renkli basma kumaşları, Doğu Hindistan şirketlerinin gemileriyle Avrupa'ya taşınıyordu. Hafif, yıkanabilir ve canlı renkli bu kumaşlar, İngiltere'de kısa sürede moda oldu.
Yünlü ve ipekli üreticilerinin baskısıyla Parlamento, 1700'de basma Hint kumaşlarının ithalatını, 1721'de ise İngiltere'de kullanılmasını yasakladı. Bu Kaliko Yasaları, Hint kumaşını pazardan çıkardı; ama onun yarattığı talebi ortadan kaldırmadı. İngiliz girişimcileri, bu talebi karşılamak için Hint kumaşlarını taklit eden pamuklular üretmeye başladı. Sorun şuydu: İngiliz işçileri, Hintli ustaların inceliğinde ve ucuzluğunda iplik eğiremiyordu.
Gelişme — makineler ve binalar
On sekizinci yüzyıl boyunca bir dizi buluş, pamuklu üretimini dönüştürdü. 1733'te John Kay'in «uçan mekiği», dokumayı hızlandırdı; bu da ipliğe olan talebi artırdı ve eğirmeyi darboğaz hâline getirdi. 1760'larda James Hargreaves'in «jenny» adlı çıkrığı, bir kişinin aynı anda birkaç iğ çevirmesini sağladı; bu makine küçüktü ve evlerde kullanılabiliyordu. 1769'da Arkwright'ın su gücüyle çalışan eğirme makinesi, güçlü ama kalın iplik üretiyordu ve büyük bir bina ile bir su çarkı gerektiriyordu. 1779'da Samuel Crompton, iki makinenin özelliklerini birleştiren ve ince, güçlü iplik eğiren bir makine geliştirdi; buna «katır» adı verildi. Artık İngiliz makineleri, Hintli ustaların eğirdiği ince ipliği, çok daha ucuza üretebiliyordu. Dokumada ise Edmund Cartwright'ın 1785'te icat ettiği mekanik tezgâh, ancak 1820'lerden sonra yaygınlaştı.
Makineler büyüdükçe ve su ya da buhar gücüne bağlandıkça, üretim evlerden büyük binalara taşındı. Fabrika, yalnızca makinelerin bir arada durduğu bir yer değildi; işçilerin belirli saatlerde gelip, belirli saatlerde çıktığı, bir ustabaşının gözetiminde, makinenin temposuna göre çalıştığı bir düzendi. Kapılar belli saatte kapanıyor, geç gelenler, konuşanlar, pencereyi açanlar ya da işi bırakıp dolaşanlar para cezasına çarptırılıyordu.
Bu düzenin arkasında, İngiltere'den binlerce kilometre uzakta başka bir emek düzeni vardı. İngiliz fabrikalarının ham pamuğu, önce Karayipler'den ve Brezilya'dan, 1793'te Eli Whitney'in tohumları liften ayıran pamuk çırçırını icat etmesinden sonra ise giderek artan ölçüde Amerika Birleşik Devletleri'nin güney eyaletlerinden geliyordu. Bu eyaletlerin pamuk tarlalarında köleleştirilmiş insanlar çalışıyordu. İngiltere'nin ithal ettiği ham pamuk miktarı, on sekizinci yüzyılın ortasında birkaç milyon libre iken, 1830'larda üç yüz milyon librenin üzerine çıktı; bunun büyük bölümü köle emeğiyle yetiştirilmişti.
Dönüş noktası — pamuk kenti
1830'lara gelindiğinde, pamuk İngiltere'nin en büyük sanayisi ve en büyük ihracat ürünüydü. Lancashire'ın kasabaları, fabrika bacalarıyla dolu kentlere dönüştü; Manchester, dünyanın ilk büyük sanayi kenti olarak «Pamukşehir» diye anılmaya başladı. Su gücünün yerini giderek buhar aldı; fabrikalar ırmak vadilerinden, işçi bulmanın ve malları taşımanın kolay olduğu kentlere taşındı. Bolton, Oldham, Preston gibi kasabaların nüfusu birkaç on yılda katlandı.
Bu dönüşüm, herkes için aynı anlama gelmedi. Fabrika sahipleri ve onların arkasındaki tüccarlar büyük servetler kazandı; ucuzlayan pamuklu kumaş, sıradan insanların da daha fazla ve daha temiz giysi alabilmesini sağladı. Ama el tezgâhı dokumacıları gibi zanaatkârlar, becerilerinin değerini yitirdi. 1811–1812'de, İngiltere'nin bazı sanayi bölgelerinde, işlerini tehdit eden makineleri kıran işçilerin eylemleri yaşandı; bu işçilere, efsanevi bir önderin adıyla Ludditler denildi. Hükümet, bu eylemleri ağır cezalarla bastırdı.
Yaygın yanlış«Fabrika, yalnızca yeni makinelerin getirdiği bir verimlilik artışıydı.»
Makineler önemliydi; ama fabrika aynı zamanda bir yönetim ve denetim biçimiydi. İşçileri tek bir çatı altında toplamak, onların çalışma saatlerini, temposunu ve davranışlarını denetlemeyi, hırsızlığı ve iş bırakmayı önlemeyi sağlıyordu. Ayrıca Sanayi Devrimi boyunca üretimin önemli bir bölümü, fabrikalarda değil, küçük atölyelerde ve evlerde sürdü. Fabrikanın zaferi, 1830'lara kadar yalnızca pamuk eğirmede kesindi.
Cevap — bir kumaşın dünya düzeni
Pamuk, İngiliz sanayisinin öncüsü oldu, çünkü onun için hem büyük bir pazar, hem de makineleşmeye son derece uygun bir üretim süreci vardı. Hint kumaşlarının yarattığı talep, Kaliko Yasalarıyla korunan bir iç pazarda İngiliz taklitlerine yöneldi; eğirme makineleri, Hint ustalarının inceliğine ulaşan ipliği çok daha ucuza üretti. Fabrika sistemi, bu makineleri çalıştıracak işçileri bir saatin ve bir ustabaşının düzenine bağlayarak üretimi büyüttü. Ama bu büyüme, Amerika'daki köle emeğiyle yetiştirilen ham pamuğa, Hindistan'daki dokumacıların pazarlarını kaybetmesine ve İngiltere'deki el tezgâhı dokumacılarının yoksullaşmasına dayanıyordu. Pamuk, Sanayi Devrimi'nin hem ilk başarısı, hem de onun dünya ölçeğinde yarattığı eşitsizliklerin ilk örneğiydi.
Bugünle bağ — bir tişörtün yolu
Bugün de pamuk, dünyanın en çok ticareti yapılan tarım ürünlerinden biridir; bir pamuklu giysinin ham maddesi bir kıtada yetiştirilir, başka bir kıtada eğrilip dokunur, bir başkasında satılır. Türkiye, hem pamuk üreticisi hem de büyük bir tekstil ve hazır giyim ihracatçısı olarak bu zincirin önemli halkalarından biridir. Çukurova'nın pamuk tarlaları, on dokuzuncu yüzyılın ortasında, Amerikan İç Savaşı sırasında İngiliz fabrikaları ham pamuksuz kaldığında dünya pazarına bağlanmıştı. İki yüz yıl önce Lancashire'da kurulan zincir, biçim değiştirerek bugün de sürüyor.
Birincil kaynak
Kimyager Andrew Ure'un 1835'te yayımladığı İmalat Felsefesi adlı kitabından, Arkwright'ın başarısını anlattığı bölümden:
The main difficulty did not, to my apprehension, lie so much in the invention of a proper self-acting mechanism for drawing out and twisting cotton into a continuous thread, as in the distribution of the different members of the apparatus into one co-operative body, in impelling each organ with its appropriate delicacy and speed, and above all, in training human beings to renounce their desultory habits of work, and to identify themselves with the unvarying regularity of the complex automaton. To devise and administer a successful code of factory discipline, suited to the necessities of factory diligence, was the Herculean enterprise, the noble achievement of Arkwright.
Türkçesi: Bana göre asıl güçlük, pamuğu çekip bükerek sürekli bir iplik hâline getirecek uygun, kendi kendine çalışan bir mekanizmanın icadından çok, aygıtın farklı parçalarını tek bir işbirliği yapan bütün içinde düzenlemekte, her organı kendine uygun incelik ve hızla çalıştırmakta ve her şeyden önce, insanları düzensiz çalışma alışkanlıklarından vazgeçmeye ve kendilerini karmaşık otomatın değişmez düzenliliğiyle özdeşleştirmeye alıştırmaktaydı. Fabrika çalışkanlığının gereklerine uygun, başarılı bir fabrika disiplini yasası tasarlamak ve uygulamak, Arkwright'ın Herkülvari girişimi, soylu başarısıydı.
Kaynak: Andrew Ure, The Philosophy of Manufactures (Londra: Charles Knight, 1835), s. 15–16; Internet Archive. Türkçesi, İngilizcesinden bizim.
- Ure'a göre fabrika sistemindeki asıl güçlük neydi: makineyi icat etmek mi, yoksa insanları makineye uydurmak mı?
- Ure, işçilerin eski çalışma alışkanlıklarını «düzensiz» diye nitelendirir. Aynı alışkanlıkları bir el tezgâhı dokumacısı nasıl tanımlardı?
- Ure bu kitabı fabrika sistemini savunmak için yazdı. Onun bir savunucu olduğunu bilmek, bu paragrafın tarihçi için değerini azaltır mı, artırır mı?
Tarihçiler Tartışıyor
- Sidney Pollard (1965) — The Genesis of Modern Management adlı kitabında, ilk fabrika sahiplerinin karşılaştığı en büyük sorunun, tarım ve ev işçiliğine alışkın insanları düzenli saatlere ve kesintisiz çalışmaya alıştırmak olduğunu gösterdi; para cezaları, ücret sistemleri ve ustabaşılar aracılığıyla yeni bir iş disiplininin nasıl kurulduğunu inceledi.
- E. P. Thompson (1967) — «Time, Work-Discipline and Industrial Capitalism» adlı makalesinde, sanayileşmenin insanların zamanla ilişkisini değiştirdiğini savundu; görevlere göre düzenlenen eski çalışma ritminin yerini, saatle ölçülen ve satın alınan emeğin aldığını ve bu dönüşümün işçilerin direnişiyle karşılaştığını anlattı.
- Maxine Berg (1985) — The Age of Manufactures adlı kitabında, Sanayi Devrimi'ni yalnızca büyük fabrikalar üzerinden anlatan görüşe karşı çıktı; küçük atölyelerin, ev üretiminin ve kadın emeğinin yenilikteki rolünü vurgulayarak dönüşümün çok daha çeşitli bir süreç olduğunu gösterdi.
- Sven Beckert (2014) — Empire of Cotton adlı kitabında, pamuk sanayisini küresel bir sistem olarak ele aldı; İngiliz fabrikalarının başarısının, Amerika'daki kölelik, sömürgecilik ve devlet gücüyle kurulan bir «savaş kapitalizmi»ne dayandığını savundu.
Dört tarihçi, pamuk ve fabrika tarihini farklı ölçeklerde inceler. Pollard ve Thompson, fabrikanın içindeki disiplini ve zamanın yeniden örgütlenmesini, Berg fabrikanın dışında süren küçük ölçekli üretimi, Beckert ise İngiliz fabrikasını dünya ölçeğindeki kölelik ve sömürgecilik ağına bağlayan zinciri öne çıkarır. Bu yaklaşımlar birbirini dışlamaz; ama Sanayi Devrimi'nin ağırlık merkezini farklı yerlere koyar. Tartışma, fabrika sisteminin başarısının asıl olarak makinelerden ve verimlilikten mi, yoksa işçiler üzerindeki denetimden ve dünya ölçeğindeki zorlayıcı emek düzenlerinden mi kaynaklandığı sorusunda düğümlenir.
Derine İn
Arkwright'ın öyküsü, buluş ile girişimcilik arasındaki farkı iyi gösterir. Arkwright'ın patent aldığı eğirme makinesinin bazı parçalarının başkalarının fikirlerine dayandığı, kendi döneminde de tartışıldı. 1785'te bir mahkeme, onun patentlerinden birini, başkalarının buluşlarını içerdiği ve yeterince açık tarif edilmediği gerekçesiyle geçersiz saydı. Ama Arkwright'ın asıl başarısı, makinenin kendisinden çok, onu büyük ölçekte çalıştıracak bir iş düzenini kurmasıydı. Fabrikalarını başka girişimcilere lisansla kurdurdu; kısa sürede İngiltere'nin en zengin adamlarından biri oldu ve şövalyelik unvanı aldı. Ure'un onu bir disiplin kahramanı olarak övmesi, on dokuzuncu yüzyılın sanayicilerinin kendi başarılarını nasıl anlatmak istediklerini de gösterir.
Fabrika disiplininin araçları, dönemin kayıtlarında ayrıntılı olarak görülür. Pek çok fabrikada, işe geç gelmenin, iş sırasında konuşmanın, pencereyi açmanın, lambayı yakmanın ya da bir makineyi kirli bırakmanın cezası, ücretten kesilen belirli bir para olarak yazılı kurallarda sayılıyordu. Fabrikanın saati, işçilerin saati değildi: bazı fabrika sahiplerinin, çalışma süresini uzatmak için saatleri ileri geri aldığına ilişkin tanıklıklar vardır. İşçiler de kendi yollarıyla direndi: Pazartesi günlerini gayriresmî tatil sayan eski alışkanlık, «Aziz Pazartesi» adıyla uzun süre yaşadı. Thompson'ın makalesi, bu küçük çatışmaları, yeni bir zaman anlayışının doğuşu olarak okudu.
Pamuk sanayisinin kadınlar için anlamı da tek yönlü değildi. Fabrikaların iplik salonlarında çalışanların önemli bir bölümü genç kadınlardı; onlar için fabrika ücreti, ailelerinden görece bağımsız bir gelir anlamına gelebiliyordu. Ama aynı kadınlar, erkeklerden çok daha düşük ücret alıyor, ustabaşı ve denetçi gibi görevlere nadiren yükselebiliyordu. Evde eğirme işinin fabrikaya geçmesi, kırsaldaki pek çok ailenin, özellikle kadınların kazandığı ek geliri de ortadan kaldırdı.
Pamuğun küresel zinciri, İngiltere'yi başka bölgelerin kaderine sıkıca bağladı. Hindistan'da, on sekizinci yüzyılda dünya pazarlarına kumaş satan dokumacılık bölgeleri, on dokuzuncu yüzyılda İngiliz fabrika mallarının rekabeti karşısında geriledi; Hindistan, kumaş ihracatçısı olmaktan çıkıp ham pamuk ihracatçısına ve İngiliz kumaşlarının alıcısına dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinde ise pamuk üretimi, köleliği genişletti: çırçırın icadından sonra pamuk tarlaları batıya doğru yayıldı ve yüz binlerce köleleştirilmiş insan, eski eyaletlerden yeni pamuk bölgelerine zorla taşındı. Beckert'in «savaş kapitalizmi» kavramı, bu şiddetin, İngiliz fabrikalarının görünüşte barışçıl verimliliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular. Bu zincirin ne kadar kırılgan olduğu, 1861'de Amerikan İç Savaşı başlayınca görüldü: Güney'den pamuk gelmeyince Lancashire'da fabrikalar durdu, yüz binlerce işçi işsiz kaldı; İngiliz tüccarları da Mısır'a, Hindistan'a ve Osmanlı Devleti'nin Çukurova ve Ege bölgelerine yöneldi.
Son olarak, Berg'in vurguladığı gibi, fabrika her yerde ve hemen kazanmadı. 1830'larda bile, İngiliz sanayisinin çalışanlarının önemli bir bölümü, küçük atölyelerde, evlerde ya da birkaç kişilik işletmelerde çalışıyordu. Birmingham'ın metal eşya atölyeleri ya da Sheffield'in bıçakçıları, uzun süre fabrika düzenine geçmedi. Fabrika, Sanayi Devrimi'nin simgesi oldu; ama o dönemin gerçek ekonomisi, büyük fabrikalar ile küçük atölyelerin yan yana yaşadığı karmaşık bir yapıydı.
Uzman Notu
Temel literatür
- Edward Baines, History of the Cotton Manufacture in Great Britain (Londra: H. Fisher, R. Fisher ve P. Jackson, 1835).
- Sidney Pollard, The Genesis of Modern Management: A Study of the Industrial Revolution in Great Britain (Londra: Edward Arnold, 1965).
- E. P. Thompson, «Time, Work-Discipline and Industrial Capitalism», Past & Present 38 (1967).
- Maxine Berg, The Age of Manufactures, 1700–1820 (Londra: Fontana, 1985).
- Giorgio Riello, Cotton: The Fabric that Made the Modern World (Cambridge: Cambridge University Press, 2013).
- Sven Beckert, Empire of Cotton: A Global History (New York: Alfred A. Knopf, 2014).
Arşiv ve kaynak
Pamuk sanayisinin ve fabrika sisteminin kaynakları arasında fabrika sahiplerinin iş kayıtları ve yazışmaları, fabrika kuralları ve ceza listeleri, patent davaları, gümrük istatistikleri, parlamento komisyonlarının tanıklıkları, dönemin sanayi savunucularının ve eleştirmenlerinin kitapları vardır. Baines'in pamuk tarihi ve Ure'un İmalat Felsefesi Internet Archive'da okunabilir; ikisi de fabrika sisteminin savunucularınca yazıldığı için, işçilerin ve el tezgâhı dokumacılarının tanıklıklarıyla birlikte okunmalıdır.
Açık sorular
- İngiltere, Kaliko Yasalarıyla Hint kumaşlarını pazardan çıkarmasaydı, kendi pamuk sanayisini kurabilir miydi?
- Fabrikanın asıl üstünlüğü makinelerde miydi, yoksa işçileri denetleme gücünde mi?
- İngiliz pamuk sanayisi, Amerika'daki köle emeği olmadan aynı hızla büyüyebilir miydi?
Mini sınav
- (Hedef 1) Pamuk ipliğini su gücüyle eğiren makineyi geliştirip Cromford'da büyük bir fabrika kuran girişimci kimdir? A) John Kay B) Richard Arkwright C) Samuel Crompton D) Edmund Cartwright
- (Hedef 1) 1793'te pamuk tohumlarını liften ayıran çırçırı icat eden kimdir? A) Eli Whitney B) James Hargreaves C) Andrew Ure D) Edward Baines
- (Hedef 2) Defoe'nun 1708'de yakındığı şey nedir? A) Fabrika disiplini B) Kölelik C) Hint pamuklularının İngiliz evlerine ve giysilerine yayılması D) Buhar makinelerinin çok kömür yakması
- (Hedef 2) Ure'a göre Arkwright'ın asıl başarısı nedir? A) Hindistan'a kumaş satmak B) Başarılı bir fabrika disiplini kurmak C) Mekanik tezgâhı icat etmek D) Dokumacıların ücretlerini artırmak
- (Hedef 3) İngiliz pamuk sanayisinin başarısını kölelik ve sömürgecilikle kurulan bir «savaş kapitalizmi»ne bağlayan tarihçi kimdir? A) Sidney Pollard B) Maxine Berg C) E. P. Thompson D) Sven Beckert
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Fabrika sisteminin başarısı, makinelerin getirdiği verimlilikten mi, yoksa işçiler üzerindeki denetimden ve dünya ölçeğindeki zorlayıcı emek düzenlerinden mi kaynaklanıyordu? Cevabında Defoe'nun yakınmasını, Baines'in el tezgâhı dokumacılarını anlatışını ve Ure'un paragrafını kullan; Pollard ile Beckert'in yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- B — Cromford'daki fabrikayı Richard Arkwright kurdu.
- A — Çırçırı Eli Whitney icat etti.
- C — Defoe, Hint pamuklularının yayılmasından yakınır.
- B — Ure'a göre Arkwright'ın asıl başarısı fabrika disiplinini kurmaktır.
- D — Bu yorum Sven Beckert'e aittir.
Kapsamlı bir cevap, pamuk sanayisinin Hint kumaşlarının yarattığı talep ve Kaliko Yasalarıyla korunan pazar üzerinde yükseldiğini, eğirme makinelerinin ve fabrikanın üretimi büyük ölçüde artırdığını açıklar. Defoe'nun yakınmasını, İngiliz sanayisinin pamukla ilişkisinin bir taklit ve korunma çabasıyla başladığının kanıtı olarak; Baines'in anlatısını, fabrika dışında kalan dokumacıların yoksullaştığını ama aynı zamanda kendi zamanlarını korumaya çalıştıklarını gösteren bir tanıklık olarak; Ure'un paragrafını ise fabrikanın asıl yeniliğinin insanları makineye uydurmak olduğunu açıkça söyleyen bir savunma metni olarak okur. Güçlü bir yanıt, Pollard'ın fabrika içindeki disiplini öne çıkaran yaklaşımını, Beckert'in İngiliz fabrikasını köle emeğine ve sömürgeciliğe bağlayan küresel yaklaşımıyla karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Bu derste, pamuğun İngiliz sanayisinin öncüsü olduğunu ve fabrikanın insanları bir saatin ve bir makinenin temposuna nasıl bağladığını gördük. Ama bu yeni disipline en kolay uyduğu düşünülen işçiler, yetişkinler değildi. İlk fabrikaların önemli bir bölümünde çalışanların çoğu çocuklardı: ucuzdular, küçük elleri makinelerin arasına girebiliyordu ve yetişkinlerden daha kolay denetlenebiliyorlardı. 1830'ların başında Parlamento, bu çocukların kaç saat çalıştığını ve nasıl yaşadığını soran komisyonlar kurdu; tanıkların anlattıkları, İngiliz kamuoyunu derinden sarstı. Sonraki bölüm bunu soruyor: Çocuk işçiler ve fabrika hayatı.