İçeriğe geç

Yunus Emre ile · Kalbin erdemleri

Geri dönen tepsi

Başkasının mutluluğuna sevinmek neden zor?

1.311 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Mürüvvet elli yedi yaşında. Gümüşhane'nin Kelkit ilçesine bağlı bir köyde, kayınbabasından kalma iki katlı taş evin alt katında oturuyor. Üst katta kocası Tevfik'in kardeşi Halis ile karısı Saime yaşıyor. İki elti otuz yıldır aynı merdiveni kullanıyor; ama yirmi yıldır birbirlerinin mutfağına girmediler. Kayınbaba öldüğünde dere kenarındaki tarlanın bölünmesi yüzünden bir kavga çıktı. Kavga yıllar içinde söndü; soğukluk kaldı.

Bu yaz Saime'nin oğlu Yiğit tıp fakültesini kazandı, Erzurum'a gidecek. Haber geldiği akşam köyün yarısı üst kata çıktı. Saime pişi kızarttı, kapıya gelen herkese dağıttı. Merdivenden ayak sesleri gece yarısına kadar eksik olmadı.

Mürüvvet'in oğlu Cengiz yirmi dört yaşında. İki kez üniversite sınavına girdi, istediği yeri kazanamadı. Şimdi Kelkit'in sanayi sitesinde bir kaportacının yanında çalışıyor. İşini seviyor; akşamları eve elleri boyalı, yüzü gülerek geliyor. Ama köyde biri sorduğunda Mürüvvet hep aynı cümleyi kuruyordu: «Şimdilik sanayide.»

Tevfik o akşam karısına «Biz de çıkalım, ayıp olur» dedi. Mürüvvet ertesi gün bir tepsi baklava açtı. Sabahtan akşama kadar uğraştı; şerbetini iki kez kaynattı. Tepsiyi alıp merdivenin başına kadar çıktı. Üst kattan gülüşmeler geliyordu; biri Yiğit'e «Doktor Bey» diye takılıyordu. Mürüvvet merdivenin üçüncü basamağında durdu, bir süre bekledi. Sonra döndü, tepsiyi kendi mutfağına geri koydu.

Bilgenin kapısı

Yunus'un bir şiiri, insanı bir kapının önünde durdurur ve içeri bakmaya çağırır:

«Ne bakarsın taş kapıda, gir içeri, neler geziyor: orada tamah durmadan oturmuş, saf bağlamış, fitne kuruyor. Gel şimdi kanaate gel, gafil olma, çabuk bin ata; ecel yetişip de alışverişin bozulmasın. Sen nerede olursan ol, teslimiyetle herkesin aşağısında dur; bu sözüme şaşma, gör bozguncu nasıl kızıyor. Orada cimrilik ve haset durur, ikisi de pek kavgacıdır; kökünü kaz, yabana at, kurtul da rahat otur, ey ömrü tasayla geçen.»

Yunus burada hasedi tek başına koymuyor; cimrilikle yan yana oturtuyor. Biri elindekini vermeye kıyamaz, öbürü başkasının elindekine katlanamaz. İkisinin kökü aynı yerdedir: insanın kendi payını, başkasının payıyla ölçmesi. Ve Yunus o kökün nerede olduğunu da söylüyor: taş kapının dışında değil, içeride.

Bakmadığın yer

Mürüvvet'e sorsalar, merdivende neden durduğunu açıklayacak bir cevabı vardı: yirmi yıl önceki tarla kavgası. Saime o gün ona ağır bir söz söylemişti; Mürüvvet onu hiç unutmamıştı. Şimdi o kadının kapısına tepsiyle çıkmak, o sözü yutmak gibi geliyordu.

Ama Yunus'un «taş kapı» dediği yer Saime'nin kapısı değil. Mürüvvet'in kendi göğsü. Ve oraya bakıldığında, merdivende onu durduran şeyin yirmi yıllık kavga olmadığı görülüyor. Kavga yirmi yıldır oradaydı; Mürüvvet bu yirmi yıl içinde Saime'nin kayınbaba için okuttuğu mevlitlere de, Halis'in hastane dönüşüne de inmişti. Merdivende onu durduran yeni bir şeydi: üst kattan gelen «Doktor Bey» sesi ve kendi oğlu için kurduğu «Şimdilik sanayide» cümlesi.

Yunus'un üçüncü beytindeki öğüt tam bu düğüme dokunuyor: «Teslimiyetle herkesin aşağısında dur.» Haset bir sıralama işidir. Biri yukarıda, biri aşağıda; birinin oğlu doktor, birininki sanayide. Mürüvvet, Yiğit'in başarısını kendi oğlunun bir basamak altına düşmesi olarak yaşıyordu. Yunus'un önerdiği, bu merdivenden inmek; sıralamanın kendisini bırakmak. Kimseden aşağıda durmaktan korkmayan biri için, başkasının yukarı çıkması bir kayıp değildir.

Bir de Cengiz vardı ve Mürüvvet ona hiç bakmamıştı. Cengiz işinden utanmıyordu. Ezik bir kapı kanadını sabaha kadar düzeltip boyayan, işini bitirince fotoğrafını çekip annesine gösteren bir gençti. «Şimdilik» kelimesi onun değil, annesinin kelimesiydi. Mürüvvet'in hasedi Yiğit'e yönelmiş gibi görünüyordu; ama asıl yaralanan, alt katta elleri boyalı oturan kendi oğluydu. Annesinin merdivende geri dönüşü, oğlunun işine dair söylenmemiş bir hükümdü.

Yunus'un «kökünü kaz» demesi bu yüzden sert ama doğru. Hasedin dalını budamak yetmiyor; Mürüvvet tepsiyi çıkarsa bile içindeki sıralama yerinde dursaydı, baklava bir yük gibi taşınırdı. Kök, «benim oğlum onunkinden aşağıda» cümlesiydi. O cümle kazınmadan yapılan tebrik, dışarıdan bir nezaket, içeriden bir sıkıntı olarak kalırdı.

Derinleşme

Yunus başka bir şiirinde, aynı kökü kazımanın neden mümkün olduğunu, dünyanın kendisine bakarak anlatır:

«Dünyaya gelen göçer, birer birer o şerbeti içer; bu bir köprüdür, geçilir, cahiller onu bilmez. Gelin tanışık olalım, işi kolay tutalım; sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz.»

O akşam Cengiz eve geldiğinde mutfakta tepsiyi gördü. Annesine sormadı; durumu anladı. Elini yüzünü yıkadı, temiz bir gömlek giydi, tepsiyi aldı ve merdiveni çıktı. Üst kattan bir süre sonra sesler geldi: Yiğit'in «Abi!» diye bağırışı, Halis'in gülüşü. Cengiz bir saat sonra boş tepsiyle indi. «Yiğit seni sordu,» dedi annesine. «Erzurum'a giderken arabasının çamurluğunu bana yaptıracakmış. Bedavaya.» Ve güldü.

Mürüvvet o gece uyuyamadı. Yunus'un «işi kolay tutalım» sözü, sanki Cengiz için yazılmıştı. Oğlu merdiveni bir dakikada çıkmış, Mürüvvet'in bir günde çıkamadığı yolu yürümüştü. Cengiz için Yiğit'in sevinci bir sıralama değildi; kuzeninin sevinciydi, o kadar. Hasedin olmadığı yerde iş gerçekten kolaydı.

Yunus'un köprü benzetmesi de Mürüvvet'e eski bir şeyi hatırlattı. Kavganın konusu olan dere kenarındaki tarla, bugün iki ailenin de ekmediği, yabani otla kaplı bir yerdi. Kayınbaba o tarla için çok uğraşmıştı; şimdi köyün mezarlığında yatıyordu. Yirmi yılın soğukluğu, kimsenin elinde kalmamış bir toprak parçası içindi. Yunus bunu başka bir şiirinde daha da açık söyler:

«Çaresiz, zayıf Yunus, neye haset ediyorsun? Bütün eşyanı döküp bir gün çıplak kalacaksın.»

Yunus bu soruyu kendine soruyor; kimseyi suçlamıyor. Haset ettiğin şey de, haset eden sen de geçicisin. Bu bir tehdit değil, bir hafifletme: tutunduğun sıralamanın da bir gün elinden alınacağını bilmek, ona şimdiden daha gevşek tutunmayı mümkün kılıyor.

Ertesi sabah Mürüvvet yeni bir tepsi açmadı. Çaydanlığı aldı, iki bardak koydu ve merdiveni kendisi çıktı. Saime kapıyı açınca eli kapı kolunda kaldı. Mürüvvet «Hayırlı olsun» dedi, «Yiğit'i duyduk.» Saime onu içeri aldı. Yirmi yıl sonra ilk kez aynı mutfakta oturdular. Bir süre sonra Saime ağlamaya başladı: «Oğlum gidiyor,» dedi. «Altı yıl. Belki hiç dönmez. Senin oğlun yanında, ne güzel.» Mürüvvet o an ilk kez, kendi kıskandığı şeyin bir yüzünün de Saime'nin acısı olduğunu gördü. Saime de, Mürüvvet'in sahip olduğu bir şeye imreniyordu.

Mürüvvet'in içindeki sızı bir sabahta geçmedi; bunu söylemeden geçmek haksızlık olur. Cengiz'in sınavı kazanamaması onun için gerçek bir kırgınlıktı ve o kırgınlığın yası tutulmadan sevinç kolay gelmeyecekti. Haset, çoğu zaman adı konmamış bir yasın üzerine oturur. Yunus kökü kazmayı söylerken, toprağın altında ne olduğuna bakmayı da istiyor: Mürüvvet'in toprağının altında, oğlu için kurduğu ve hiç gerçekleşmeyen bir hayal yatıyordu.

Öbür bilgeler

Şarkışla'da Saniye, ısırganlı gözlemesiyle öne çıkan eski yardımcısı Sevim'i kameraya överken «oklavayı ben tutturdum eline» demiş, sonra Sevim'in onu «ablam» diye andığını görmüştü (MEV-K06.9). Mürüvvet de üst kattaki sevince, önce kendi yarasının içinden baktı. Mevlânâ'nın padişahı, iki köleyi birbirleri hakkında konuşturarak ikisini de tanır; Yunus hasedin kökünün taş kapının içinde olduğunu. Saniye de Mürüvvet de, sonunda iki tezgâh ya da bir merdiven ötedeki kadının yanına kendi ayağıyla gitti.

Turhal'da Hakkı, eski bir öğrencisinin teşekkür notundaki numarayı aramış ve o kızın Samsun'da eczacı olduğunu öğrenmişti (BUD-K06.9). Mürüvvet'in de kendi oğluna bakmayı unuttuğu bir yer vardı: boyalı elleri, gülerek eve gelişi. Buda başkasına sevinmenin önünde kişinin kendi hoşnutsuzluğunu görür; Yunus sıralamadan inmeyi öğütler. İkisi de, başkasına sevinmenin kendi elimizdekini yeniden görmekle başladığını gösteriyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında, sevincine bir merdiven başında durup katılamadığın biri var mı? Yunus'un taş kapısından içeri bak ve kendine sor: Beni durduran eski bir kırgınlık mı, yoksa yeni bir sıralama mı? Ve o sıralamada kimi aşağı koyuyorum?

Bu hafta, sevincine katılamadığın kişiye küçük bir şey götür; tepsi olmasın, iki bardak çay olsun. Ama giderken, kendi yakınlarından birini, kendi hayatındaki bir sevinci de unutma; belki de asıl görülmeyi bekleyen odur.

Yanında taşıyacağın soru

Başkasının sevincini kıskanırken, kendi yanındaki hangi sevinci görmüyorsun?