Açılış
Nurhayat kırk yedi yaşında. Sinop'un Ayancık ilçesinde, halk kütüphanesinde yirmi yıldır memur. Lisedeyken şiir yazmaya başladı ve hiç bırakmadı. Mutfak dolabının üst rafında, yağlı kâğıda sarılı on bir defter duruyor. Hiçbirini bir yayınevine göndermedi. Kocası Rasim ara sıra «Gönder artık şunları» der; Nurhayat «Daha olmadı» diye cevap verir.
Lise sırasından arkadaşı Neval de şiir yazıyordu. Sonra hemşire oldu, ilçenin devlet hastanesinde gece nöbetleri tuttu, şiiri bir kenara bıraktı sanılıyordu. Geçen kış Neval'in ilk kitabı İstanbul'da bir yayınevinden çıktı. Gece nöbetlerinde, hastalar uyurken telefonuna yazdığı şiirlermiş.
Kaymakamlık bir imza günü düzenlemeye karar verdi; yer olarak kütüphaneyi seçti. Müdür, Nurhayat'tan açılış konuşmasını yapmasını ve kitaptan bir şiir okumasını istedi: «Sen hem onu tanıyorsun hem şiirden anlıyorsun.»
Nurhayat kitabı eve götürdü, bir gecede bitirdi. Şiirler iyiydi; bazıları çok iyiydi. Bunu kabul etmek ona zor geldi. Gece yarısı mutfakta, dolabın üst rafına baktı. «Ben yirmi beş yıldır yazıyorum,» diye düşündü. «O nöbet aralarında yazdı.» Konuşma için bir kâğıda üç cümle yazdı; üçü de soğuktu. Kâğıdı buruşturdu.
Bilgenin kapısı
Tercümânü'l-Eşvâk'ın otuzuncu şiirinde âşık, sevgilisi gittikten sonra esen bütün rüzgârlara seslenir ve ondan haber ister. Rüzgârlar sırayla konuşur:
«Esen her rüzgârı selamladım: "Ey kuzey rüzgârı, ey güney rüzgârı, ey doğu rüzgârı! Hissettiğimden haberiniz var mı? Gidişleri yüzünden başıma ıstırap geldi." Doğu rüzgârı bana haberini verdi; haberi şîh otlarından almıştı, onlar da tepe çiçeklerinden almıştı. Dedi ki: "Sevda hastalığına tutulan, aşk hikâyeleriyle avunsun." Sonra dedi: "Ey kuzey rüzgârı, sen de ona benim anlattığımın benzerini anlat, ya da daha şaşırtıcısını. Sonra sen, ey güney rüzgârı, benim anlattığımın benzerini anlat, ya da daha tatlısını." Kuzey rüzgârı dedi: "Bende bir sevinç var ki kuzey rüzgârı onu güney rüzgârıyla paylaşır."»
Bu sahnede dikkat çeken bir incelik var. Doğu rüzgârı kendi haberini verdikten sonra susmuyor; sırayı öbür rüzgârlara veriyor ve onlardan kendisininkinden daha şaşırtıcısını, daha tatlısını istiyor. Bir yarış var gibi görünüyor, ama yarışın kuralı tersine işliyor: her rüzgâr bir sonrakinin kendisini geçmesini diliyor. Çünkü hepsi aynı sevgiliden haber taşıyor.
Bakmadığın yer
Nurhayat'ın buruşturduğu kâğıtta yazan cümleler, aslında Neval hakkında değildi. Her biri, gizlice, bir karşılaştırma taşıyordu: yirmi beş yıl ile nöbet araları, on bir defter ile tek kitap, rafta bekleyen ile matbaadan çıkan. Neval'in kitabını okurken Nurhayat şiirleri değil, şiirlerle kendi arasındaki mesafeyi okumuştu.
İbn Arabî'nin rüzgârları bu mesafeyi ölçmüyor. Doğu rüzgârı kuzey rüzgârına «Benim anlattığımdan daha şaşırtıcısını anlat» derken, kendi haberinin küçüleceğinden korkmuyor. Korkmasına gerek yok, çünkü onu bir anlatıcı olarak değil, bir haberci olarak ilgilendiren şey, haberin kendisi. Sevgiliden gelen her yeni haber, onun da haberidir.
Nurhayat'ı yirmi beş yıl boyunca masaya oturtan şey neydi? Bir kitap çıkarmak mı, yoksa şiirin kendisi mi? Gençken bir dizenin tam yerine oturduğu anı, sabaha karşı bir kelimenin doğrusunu bulduğu geceyi severdi. Rafındaki defterleri dolduran, o anlardı. Bir yayınevinin kapısı değil. Kütüphanede bir okura sevdiği bir şairi bulup verdiğinde de benzer bir sevinç duyardı; o şair Nurhayat'ın kendisi değildi ve bu hiç aklına gelmezdi.
Ama Neval'in kitabı onun içinde başka bir şeyi uyandırmıştı: şiirin değil, şairliğin hesabını. Şiiri seven biri, iyi bir şiir okuduğunda sevinir; o şiirin sevgilisinden yeni bir haber getirdiğini bilir. Şair olarak tanınmak isteyen biri ise iyi bir şiir okuduğunda kendi yerini yoklar. Nurhayat'ın o gece mutfakta yaşadığı, bu iki sevginin birbirinden ayrılmasıydı. Şiirlere sevinemiyordu, çünkü onları şiir olarak değil, sıralama olarak okuyordu.
İbn Arabî'nin kuzey rüzgârı bu ayrımı tek bir cümleyle kapatıyor: «Bende bir sevinç var ki onu güney rüzgârıyla paylaşırım.» Sevinç bölündükçe azalmıyor; iki rüzgâr aynı sevgiliyi anlattığı için sevinç ikisinin arasında ortak bir mal oluyor. Nurhayat ise Neval'in sevincini, kendi sevincinden eksilen bir pay gibi görüyordu.
Derinleşme
İbn Arabî aynı derlemenin on altıncı şiirinde, bir güvercinin ağıtının âşıkta neler uyandırdığını sayar. Şerhinde kıskançlığın nereden doğduğunu açıklar:
«"Kıskananı kışkırtır": kıskançlık başkalarını görmekten doğar; her şeyde Hakk'ı gören kıskançlık duymaz, çünkü Hak birdir.»
Şerhteki «başkalarını görmek» ifadesi, Nurhayat'ın gecesini tam olarak anlatıyor. Kıskançlık, bir sevgiliye giden yolda başkalarını rakip olarak görmekle başlıyor. Aynı şeyi sevenler birbirine yan yana durmak yerine karşı karşıya duruyor. İbn Arabî'nin işaret ettiği yol, bakışı başkalarından alıp sevilen şeyin kendisine çevirmek. Neval'in şiirinde, Nurhayat'ın sevdiği şiir de vardı; ona sevinmek, kendi sevdiğine sevinmekti.
İmza gününden iki gün önce Nurhayat kitabı yeniden açtı. Bu kez yanına bir kalem aldı ve okudukça, kendini kıyaslamadan, yalnızca hoşuna giden dizelerin altını çizdi. Gece nöbetini anlatan bir şiirde, uyuyan bir hastanın nefesini «perdenin ardında ağır ağır kurulan bir saat» diye anlatan bir dize vardı. Nurhayat o dizenin altını iki kez çizdi. Kendi defterlerinde böyle bir dize yoktu ve bunu ilk kez acı duymadan düşündü: «Bunu ancak o yazabilirdi. O geceleri ancak o gördü.»
İmza günü kütüphanenin okuma salonu doldu. Nurhayat kürsüye çıktı ve hazırladığı konuşmayı okumadı. «Neval'le lise sıralarında aynı defterden şiir okurduk,» dedi. «Yıllarca onun şiiri bıraktığını sandım. Bırakmamış; benim hiç bilmediğim bir yerden, gece nöbetlerinden yazmış. Bu kitapta, benim göremeyeceğim bir dünya var.» Sonra hastanın nefesini anlatan şiiri okudu. Okurken sesi bir yerde titredi; salondakiler bunu duygulanma sandı. Biraz da öyleydi.
İmzalar bittikten sonra Neval yanına geldi. «Senden çok çekiniyordum,» dedi. «Senin şiirlerin hep benimkilerden iyiydi. Bu kitabı yazarken aklımda hep sen vardın; okursan ne düşünürsün diye.» Nurhayat güldü. «Ne diyeceğimi gördün,» dedi. Neval ciddileşti: «Defterlerini bana ver. Benim yayınevine göndereyim.»
O akşam Nurhayat dolabın üst rafındaki defterleri indirdi. Hepsini değil; üçünü. Bir şey değişmişti: Neval'in kitabı onun yolunu kapamamış, açmıştı. Bir rüzgâr ötekine «Sen de anlat» demişti ve sıra ona gelmişti.
Bu hikâyede kolayca atlanabilecek bir şey var. Nurhayat'ın kıskançlığı yalnızca bir kusur değildi; içinde ertelenmiş bir istek taşıyordu. Yirmi beş yıl boyunca «Daha olmadı» demek, bir korkuyu da saklıyordu: reddedilme korkusunu. Neval'in kitabı o korkunun üstünden örtüyü kaldırdı. Başkasına sevinmeyi öğrenmek, bazen kendi ertelediğimiz şeyle yüzleşmeyi de beraberinde getiriyor; ve bu yüzleşme, bir gecede ya da bir imza gününde bitmiyor.
Öbür bilgeler
Kelkit'te Mürüvvet, eltisinin tıp kazanan oğlu için yaptığı baklavayı merdivenin üçüncü basamağından geri getirmiş, tepsiyi kaportacı oğlu yukarı çıkarmıştı (YUN-K06.9). Nurhayat da hazırladığı soğuk cümleleri buruşturdu, sonra kürsüde başka bir şey söyledi. Yunus hasedin bir sıralama işi olduğunu, merdivenden inmeyi öğütler; İbn Arabî aynı sevgiliyi anlatanların rakip değil, haberci olduğunu. Mürüvvet de Nurhayat da, başkasının sevincine ancak kendi sıralamalarını bıraktıklarında katılabildi.
Turhal'da Hakkı, dolaba kaldırdığı olimpiyat sorularını bir pazartesi sabahı okula taşımış, genç meslektaşı Serdar'ın öğrencilerine vermişti (BUD-K06.9). Nurhayat'ın defterleri ise tam tersi bir yolculuk yaptı: başka birinin başarısı, onları raftan indirtti. Buda sevinmeyi hoşnutsuzluğun ilacı olarak sunar; İbn Arabî sevincin paylaşıldıkça çoğaldığını. Hakkı da Nurhayat da, başkasının başarısına katıldıkları gün kendi emeklerini yeniden gördü.
Bugün bir kez dene
Sevdiğin bir işte, senden daha iyi yapan birini düşün. Onun işine bakarken neye bakıyorsun: işin kendisine mi, yoksa onunla aranızdaki mesafeye mi? İbn Arabî'nin rüzgârlarını hatırla ve kendine sor: Ben bu işi mi seviyorum, yoksa bu işteki yerimi mi?
Bu hafta, o kişinin yaptığı bir şeyde, yalnızca hoşuna gideni bul ve altını çiz. Karşılaştırmadan, «ben de» demeden. Sonra, uygun bir zamanda, ona bunu söyle.
Yanında taşıyacağın soru
Başkasının getirdiği haber, senin sevdiğin şeyden bir haber değil mi?