İçeriğe geç

Gazâlî ile · Kalbin erdemleri

Yan yana iki keçe atölyesi

Başkasının mutluluğuna sevinmek neden zor?

1.540 kelime · yaklaşık 7 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Murtaza elli sekiz yaşında. İzmir'in Tire ilçesinde, eski çarşının içindeki daracık bir sokakta keçe yapıyor. Atölyeyi babasından devraldı; babası da kendi babasından. Yünü tarar, boyar, sabunlu suyla döver, saatlerce ayağıyla tepip sıkıştırır. Yaptığı seccadeler, yelekler, duvar keçeleri çarşıya gelen yerli turistlerin çantasına girer.

Atölyenin hemen yanında, aynı duvarı paylaşan öbür atölye, amcasının oğlu Selami'nin. İkisi aynı ustadan, Murtaza'nın babasından öğrendi. Çocukken aynı yün yığınının üstünde uyudular. Yıllar içinde aralarına bir tatlı rekabet girdi: biri yeni bir desen denediğinde, öbürü ertesi hafta başka bir desenle çıkardı.

Geçen bahar İzmir'den bir otel zinciri, odaları için iki yüz duvar keçesi siparişi verdi. Siparişi Selami'ye verdiler; çünkü bir tasarım dergisi onun yaptığı bir işi kapakta kullanmıştı. Dergi çıktıktan sonra çarşıya gelenlerin bir kısmı doğrudan Selami'nin kapısını soruyordu. Murtaza'nın önünden geçip yanındaki atölyeye giriyorlardı.

Bir sabah iki genç kadın Murtaza'nın kapısında durdu: «Selami Usta burada mı?» Murtaza eliyle belirsiz bir yönü işaret etti: «Şuralarda bir yerde.» Kadınlar biraz dolaştı, bulamadı, gitti. Selami'nin kapısı üç adım ötedeydi. Murtaza akşam eve döndüğünde karısı Mesude'ye bu olayı anlatmadı. Ama o gece aklında bir cümle vardı: «Boyalar tutmasa, sipariş yetişmese.»

Bilgenin kapısı

Gazâlî, İhyâ'nın haset bahsinde, hasedin neden en çok birbirine yakın olanlar arasında kızıştığını açıklar. Örneklerini çarşıdan alır:

«Bu sebepler ancak, onları bir araya getiren bağlar yüzünden aynı meclislerde buluşan ve aynı amaçlara yönelen insanlar arasında çoğalır. Birbirinden uzak iki şehirdeki iki kişi arasında bir bağ olmadığından aralarında haset de olmaz. Ama bir evde, bir çarşıda, bir medresede ya da bir mescitte yan yana gelirlerse, amaçları birbirine çarpar. Bu yüzden tüccar tüccara haset eder; hatta ayakkabıcı ayakkabıcıya haset eder, kumaşçıya etmez. İnsan kardeşine ve amcasının oğluna, yabancılardan daha çok haset eder. Kumaşçının yanındaki kumaşçıyla çekişmesi, çarşının öbür ucundakiyle çekişmesinden fazladır; bu yüzden komşusuna hasedi daha çoktur.»

Gazâlî'nin çarşısı neredeyse Murtaza'nın sokağını tarif ediyor: aynı zanaat, aynı duvar, aynı dededen gelen kan. Gazâlî hasedi ahlaki bir çöküşten önce bir yakınlık meselesi olarak koyuyor. İnsan uzaktaki ustaya hayran olabilir; ama yanındaki ustayla aynı müşterinin, aynı övgünün, aynı adın peşindedir. Haset, bir kişiye duyulan düşmanlıktan değil, iki kişinin aynı dar yere sığmaya çalışmasından doğuyor.

Bakmadığın yer

Murtaza kendini kıskanç biri olarak görmezdi. Selami'yi severdi; düğününde halay başı olmuş, babası öldüğünde cenazesini onunla birlikte taşımıştı. Dergiyi de ilk o görmüş, «Bak, bizim Selami kapakta» diye çarşıda dolaştırmıştı. Bu yüzden içindeki o gece cümlesi onu şaşırttı ve korkuttu.

Gazâlî'nin açıklaması bu şaşkınlığa bir ad veriyor. Murtaza'nın içindeki his Selami'ye yönelik bir kötülük değildi; aynı dar yere sığma telaşıydı. İzmir'deki büyük bir keçe sanatçısının başarısı onu hiç rahatsız etmezdi. Ama Selami üç adım ötedeydi ve oraya giren her müşteri, Murtaza'nın kapısının önünden geçiyordu. Haset, mesafeyle değil, yakınlıkla büyüyordu.

Bakılmayan yer şurası: Murtaza müşterileri belirsiz bir yöne gönderdiği sabah, Selami'ye hiçbir zarar vermemişti. Kadınlar belki ertesi gün gelip Selami'yi bulacaktı. Zarar gören, Murtaza'nın kendisiydi. Elli sekiz yıl boyunca çarşıda yol soranlara kapının önüne kadar eşlik eden bir adamdı; o sabah bunu yapamadı. Gazâlî başka bir yerde hasetçinin hâlini, düşmanına ok atıp her seferinde kendi gözünü vuran bir adama benzetir. Murtaza'nın elinin belirsiz bir yönü işaret etmesi, böyle bir oktu.

Bir de Murtaza'nın kendi atölyesi vardı ve o da görülmüyordu. Dergi çıkmadan önce de Murtaza'nın işleri iyiydi; babasından kalan koyu kök boya tekniğini çarşıda bir tek o sürdürüyordu. Ama Selami'nin kapakta olmasından sonra kendi işine bakamıyordu; her seccadeyi gözünde Selami'ninkiyle yan yana koyuyordu. Hasedin bir bedeli de buydu: insanın kendi elindekini, başkasının elindekinin gölgesinde görmesi.

Gazâlî'nin «ayakkabıcı kumaşçıya haset etmez» cümlesi, aynı zamanda bir çıkış kapısını da gösteriyor. Haset aynı amaca yönelmekten doğuyorsa, çaresi de belki amacın kendisine bakmaktadır. Murtaza ile Selami aynı şeyi mi istiyordu? Biri dergiyi, siparişi, adını; öbürü de aynısını mı? Yoksa ikisinin de asıl istediği, babadan kalan zanaatın yaşaması mıydı?

Derinleşme

Gazâlî, hasedin girmediği bir alan olduğunu da söyler. Malı ve şöhreti, paylaşıldıkça eksilen şeyler olarak anlatır; bilgiyi ise başka türlü:

«Tek bir bilineni bin kere bin kişi bilir, her biri onu bilmekle sevinir ve tadına varır; birinin tadı başkası yüzünden eksilmez, aksine bilenler çoğaldıkça ünsiyet artar. Bilgiyle mal arasındaki fark şudur: mal bir elden ayrılmadıkça başka bir ele geçmez; bilgi ise bilenin kalbinde yerleşik kalır ve öğretmekle, onun kalbinden ayrılmadan başkasının kalbine de yerleşir.»

Gazâlî bunu en yüce bilgi için, Allah'ı bilmenin lezzeti için söyler. Ama ayrımın kendisi daha geniş bir alanı aydınlatıyor. Murtaza ile Selami'nin paylaştığı iki şey vardı: sipariş ve zanaat. Sipariş mal gibiydi; iki yüz keçe birine gidince öbürüne gitmiyordu. Zanaat ise bilgi gibiydi. Selami'nin bir deseni öğrenmesi, Murtaza'nın bildiğini eksiltmiyordu.

Haziranın başında Selami bir akşam Murtaza'nın kapısını çaldı. Yüzü yorgundu. Otel teslim tarihini iki hafta öne çekmişti; altmış keçe eksikti. «Abi,» dedi, «senin kök boyan olmadan bu iş olmaz. Otel o koyu kırmızıyı istiyor; ben o rengi tutturamıyorum. Yardım eder misin? Parasını bölüşürüz.»

Murtaza o gece uyumadı. Haftalarca kurduğu cümle, «Boyalar tutmasa», şimdi kapısındaydı. Selami'nin boyaları gerçekten tutmamıştı. İçinden bir ses «İşte» diyordu. Başka bir ses ise babasının, kök boya kazanının başında ikisine birden aynı şeyi öğrettiği sabahları hatırlıyordu.

Gazâlî bu düğümün nasıl çözülebileceğini, bir kuşaktan ötekine aktarılan bir sözle anlatır:

«Hayrı Müslümanlar için seven, o hayra ortak olur. Dünyada büyüklerin derecesine yetişemeyen, onları sevmenin sevabını kaçırmaz.» Ve: «Ömer b. Abdülaziz'e biri şöyle dedi: Denirdi ki, âlim olabiliyorsan âlim ol; olamıyorsan öğrenci ol; öğrenci olamıyorsan onları sev; onu da yapamıyorsan onlara buğzetme. Ömer: Sübhânallah, Allah bize bir çıkış yolu açmış, dedi.»

Bu basamaklar Murtaza'ya bir merdiven gibi göründü. Selami'nin yerinde olamazdı; o dergi, o sipariş artık onundu. Ama Selami'nin işine ortak olabilirdi. Gazâlî'nin dediği gibi, hayrı seven o hayra ortak olur. Ve sevemiyorsa bile, en azından buğzetmemek, boyaların tutmamasını dilememek bir çıkıştı.

Sabah Murtaza kök boya kazanını yaktı. İki hafta boyunca iki atölye tek atölye gibi çalıştı. Murtaza koyu kırmızıyı karıştırdı, Selami tepti, Mesude akşamları ikisine yemek taşıdı. Bir gün Selami boyayı karıştırırken Murtaza onun elini tuttu, bileğini nasıl çevireceğini gösterdi; babasının ona gösterdiği gibi. Selami bir dahaki kazanı kendi başına tutturdu. Murtaza bunu görünce gülümsediğini fark etti. Bildiği bir şey Selami'ye geçmişti, ama kendisinden hiçbir şey eksilmemişti.

Keçeler zamanında teslim edildi. Bir ay sonra otel bir teşekkür mektubu gönderdi. Selami mektubu çerçeveletti ve iki atölyenin arasındaki duvara astı. Altına el yazısıyla iki ad yazdı.

Hasedin bir sabahta bitmediğini de kayda geçirmek gerek. Ertesi ay çarşıya gelen bir gazeteci yine Selami'yi sordu ve Murtaza içinde eski sızının kıpırdadığını hissetti. Ama bu kez gazeteciyi kapıya kadar götürdü. Gazâlî'nin ilaçları bir kez içilip biten şurup gibi değildir; Murtaza'nın her yeni sızıda aynı yolu, kapıya kadar eşlik etmeyi yeniden seçmesi gerekiyordu. Bir de hesap meselesi vardı: Selami parayı gerçekten yarı yarıya bölüştü. Sevinç, emeğin hakkını yemenin bahanesi olmadı.

Öbür bilgeler

Ayancık'ta Nurhayat, gece nöbetlerinde şiir yazan lise arkadaşı Neval'in kitabını kütüphanedeki imza gününde tanıtmış, hastanın nefesini anlatan dizenin altını iki kez çizmişti (IBA-K06.9). Murtaza da Selami'nin işine, kendi kök boyasıyla katıldı. İbn Arabî aynı sevgiliden haber taşıyan rüzgârların birbirine «daha tatlısını anlat» dediğini anlatır; Gazâlî bilginin paylaşıldıkça eksilmediğini. Nurhayat da Murtaza da, sevdikleri işin kendilerinden büyük olduğunu gördükleri gün başkasına sevinebildi.

Kelkit'te Mürüvvet, eltisinin oğlunun tıp kazandığı yaz baklava tepsisini merdivenin üçüncü basamağından geri indirmişti (YUN-K06.9). Murtaza da bir sabah müşterileri belirsiz bir yöne gönderdi. Yunus hasedin kökünü kazmayı öğütler; Gazâlî o kökün çoğu zaman aynı evde, aynı çarşıda, aynı kandan insanlar arasında büyüdüğünü gösterir. İki hikâye birlikte okununca, en zor sevincin en yakına duyulan sevinç olduğu görülüyor.

Bugün bir kez dene

Seninle aynı işi yapan, aynı ortamda bulunan, belki aynı aileden biri var mı, başarısına içinden sevinemediğin? Gazâlî'nin ayrımıyla kendine sor: Aramızda paylaşılınca eksilen bir şey mi var, yoksa paylaşılınca çoğalan bir şey mi?

Bu hafta, o kişinin işine küçük bir katkı yap: bir bilgi, bir yardım, bir yol tarifi. Gazâlî'nin basamaklarından hangisinde durduğuna bak: ortak mı olabiliyorsun, sevebiliyor musun, yoksa yalnızca buğzetmemeyi mi başarabiliyorsun? Hangisi olursa olsun, bir çıkış yolu.

Yanında taşıyacağın soru

Yanındakiyle aranda, paylaşıldıkça çoğalan şey ne?