Açılış
Saniye elli altı yaşında. Sivas'ın Şarkışla ilçesinde, perşembe pazarının köşesinde yirmi yıldır gözleme ve bazlama satıyor. Sacı, oklavası, bir de kocası Nevzat'ın emekli olunca yaptığı katlanır tezgâhı var. Müşterilerinin çoğunu adıyla tanır; kimin peynirli, kimin patatesli istediğini sormadan bilir.
Beş yıl önce Saniye'nin yanına Sevim geldi. Otuz yaşındaydı, iki çocuğuyla yalnız kalmıştı, iş arıyordu. Saniye onu hamur açmaya koydu. Sevim üç yıl boyunca her perşembe sabahın beşinde sacın başındaydı. İki yıl önce kendi tezgâhını açtı; Saniye'ninkinden iki tezgâh öteye. Saniye o gün bir şey demedi; hatta ilk sabah Sevim'e bir çuval un taşıdı.
Sevim'in tezgâhında Saniye'de olmayan bir şey vardı: bahar aylarında köyden topladığı ısırganla yaptığı gözleme. Geçen ay Sivas'tan yemek videoları çeken genç bir adam pazara geldi, Sevim'i çekti. Video bir hafta içinde ilçede elden ele dolaştı. Şimdi perşembe sabahları Sevim'in önünde kuyruk oluyor; Saniye'nin sacı, eskiden hiç olmadığı kadar sık soğuyor.
Bir perşembe, pazarın dedikodusunu en önce bilen Hacer Hanım tezgâha uğradı. «Videoyu izledin mi?» dedi. «Sevim kameraya, hamuru açmayı bir yerde öğrendim ama ısırganı kendim buldum demiş. Senin adını bile anmamış.» Saniye hiçbir şey söylemedi. Ama o gün iki gözlemeyi sacda yaktı.
Ertesi hafta video çeken genç adam bu kez Saniye'nin tezgâhına geldi. «Pazarın eski ustalarını da çekmek istiyorum,» dedi. «Sevim Hanım sizin yanınızda yetişmiş, öyle duydum. Onun gözlemesi hakkında bir şey söyler misiniz?» Kamera açıktı. Saniye'nin içinde bir hafta önce Hacer Hanım'ın söyledikleri kaynıyordu.
Bilgenin kapısı
Mesnevî'nin ikinci defterinde bir padişah ucuza iki köle satın alır. Biri güzel yüzlü ve tatlı dillidir; öbürünün ağzı kokar, dişleri kararmıştır. Padişah güzel yüzlüyü hamama gönderir, öbürünü yanına çağırır ve ona, arkadaşının onun hakkında kötü şeyler anlattığını söyler. Köle şöyle cevap verir:
«Şah dedi: Sen, yol arkadaşının anlattığı kişi değilsin; o kıskanç seni gözümüzde soğutuyordu. Dedi ki: o hırsızdır, eğridir, eğri oturur; namerttir, şöyledir, böyledir. Köle dedi: O her zaman doğru sözlüdür; onun gibi doğru sözlüsünü görmedim. Doğruluk onun yaratılışında var; söylediği hiçbir şeyi boş saymam. O iyi düşünceliyi eğri bilmem; kendi varlığımı itham ederim. Belki o bende kusurlar görüyor, ey şah, benim kendimde göremediğim.»
Mevlânâ'nın kurduğu sahnede kötü haber, iyi haberden önce gelir. Köle övülmeden önce kendisinin karalandığını duyar. Arkadaşına sevinip sevinemeyeceği, tam o anda, öfkesinin en haklı göründüğü yerde sınanır. Ve köle öfkeyle değil, kendine dönerek cevap verir: belki o bende benim göremediğim bir şey görüyordur.
Bakmadığın yer
Saniye'nin önünde iki yol vardı ve ikisi de kolay görünüyordu. Birincisi, Hacer Hanım'ın getirdiği sözün hesabını kameraya sormaktı: «Benim yanımda yetişti, şimdi adımı anmıyor.» İkincisi susmak, omuz silkip geçmekti. Mevlânâ'nın kölesi üçüncü bir yol açıyor ve bu yol, Saniye'nin hiç bakmadığı bir yerden geçiyor.
Köle arkadaşının kendisi hakkında ne dediğini sorgulamıyor; o sözün doğru olup olmadığını araştırmıyor bile. Bunun yerine arkadaşını, kendi gözüyle gördüğü hâliyle anlatıyor: doğru sözlü, iyi düşünceli. Duyduğu kötü söz, onun arkadaşı hakkındaki bilgisini silmiyor. Saniye ise Sevim'i beş yıldır tanıyordu. Sabahın beşinde sacın başına gelen kadını, ilk tezgâh günü un çuvalını kucaklayışını biliyordu. Ama Hacer Hanım'ın bir cümlesi, bu beş yılın hepsinin önüne geçmişti.
Burada sorulması gereken soru şu: Saniye neden o cümleye bu kadar kolay inandı? Videoyu kendisi izlememişti. Sevim'e sormamıştı. Hacer Hanım'ın pazarın her köşesine söz taşıdığını herkes bilirdi. Yine de cümle Saniye'nin içine hiç direnç görmeden yerleşti. Belki de cümle, Saniye'nin zaten hissettiği bir şeye ad koyduğu için bu kadar kolay yerleşmişti: sacının soğuduğu sabahlarda, kuyruğun iki tezgâh ötede durduğu saatlerde içinde biriken bir burukluğa.
Başkasının sevincine katılamamanın bir yolu, sevinci bir haksızlık hikâyesine çevirmektir. Sevim'in başarısı, Saniye'nin gözünde bir başarı olmaktan çıkıp bir vefasızlığa dönüşürse, ona sevinmemek de haklı hâle gelir. Hacer Hanım'ın sözü işte bu yüzden tatlı gelmişti: Saniye'ye sevinmemek için bir gerekçe veriyordu.
Mevlânâ'nın kölesinin son cümlesi bu düğümü çözüyor: «Kendi varlığımı itham ederim.» Bu bir kendini küçültme değil. Köle, kötü söz karşısında ilk iş olarak kendi içine bakıyor: bu sözde bana dair bir doğru var mı, ve benim bu sözü kabul etmeye bu kadar hazır olmamın sebebi ne? Saniye kameranın önünde bu soruyu kendine sormadı. Sorsaydı, burukluğun Sevim'den değil, soğuyan sacdan geldiğini görebilirdi.
Derinleşme
Padişah köleyi bir adım daha ileri iter: «Şimdi sen de onun kusurlarını söyle.» Mevlânâ kölenin cevabını hikâyenin en tatlı yerine koyar:
«Ey şah, onun kusurlarını söyleyeyim, gerçi o benim için hoş bir yol arkadaşıdır. Onun kusuru sevgidir, vefadır, insanlıktır; onun kusuru doğruluktur, zekâdır, can yoldaşlığıdır. En küçük kusuru cömertlik ve adalettir.» Şah dedi: «Dostunu överken aşırıya kaçma; onun övgüsünün içine kendi övgünü koyma. Çünkü ben onu sınayacağım; sonra utanırsın.» Sonra öbür köle hamamdan döner. Şah ona, arkadaşının onu ikiyüzlü diye anlattığını söyler; oysa öbür köle onu övmüştü. «Arkadaşının kötü sözünü şahtan duyunca öfke denizi hemen kaynadı. Köle köpürdü, kızardı; hicvinin dalgası sınırı aştı. Çan gibi durmadan onu hicvedince, şah eliyle dudağına vurdu: yeter. Dedi: Seni ondan, onu senden tanıdım. Senden can kokuyor, arkadaşından ağız.»
Padişahın uyarısı ince bir yerden tutuyor: «Onun övgüsünün içine kendi övgünü koyma.» Bir başkasını överken bile insan kendini ortaya koyabilir. Ve Saniye kameranın önünde tam bunu yaptı. Öfkesini yuttu, gülümsedi ve şöyle dedi: «Sevim iyi kızdır. Hamuru benim yanımda öğrendi, oklavayı ben tutturdum eline. Isırganlısı da güzel, maşallah.» Söylediklerinin hiçbiri yalan değildi. Ama cümlenin ağırlık merkezi Sevim değil, Saniye'ydi.
Video bir hafta sonra yayımlandı. Nevzat akşam telefonu Saniye'ye uzattı: «Bak, ikinizi art arda koymuşlar.» Önce Sevim konuşuyordu, bir ay önceki çekimden: «Hamuru açmayı Saniye ablamdan öğrendim. Üç yıl onun sacının başında durdum; bildiğim ne varsa ondan. Isırganı ben ekledim, o kadar.» Sonra Saniye'nin «oklavayı ben tutturdum eline» cümlesi geliyordu.
Saniye telefonu kapattı ve uzun süre bir şey demedi. Hacer Hanım'ın aktardığı söz, cümlenin yarısıydı; öbür yarısını Hacer Hanım taşımamıştı. Sevim onu adıyla, «ablam» diye anmıştı. Kendisi ise Sevim'i överken kendi emeğini öne koymuştu. Padişahın son sözü aklına geldi mi bilinmez, ama o akşam Saniye'nin yaşadığı tam oydu: seni ondan, onu senden tanıdım. Sevim'in sözü Sevim'i, Saniye'nin sözü Saniye'yi göstermişti.
Mevlânâ başka bir yerde, başkasının iyiliğine katlanamayanın hâlini bir hastalık diliyle anlatır:
«Vefalıların kâr ettiğini görünce, orada şeytan gibi hasetçi olursun. Mizacı ve yaratılışı gevşek olan, kimsenin sağlıklı olmasını istemez.»
Beyit kıskançlığı ahlaktan önce bir sağlık meselesi olarak koyuyor. Kendi bünyesi zayıflamış olan, başkasının sağlığına bakmaya dayanamaz. Saniye'nin bünyesindeki zayıflık da belliydi: soğuyan sac, azalan kazanç, yirmi yılın bir videoyla gölgede kalması. Sevim'e sevinememesi bu zayıflıktan besleniyordu.
Bir sonraki perşembe Saniye sacını yaktıktan sonra tezgâhı Nevzat'a bıraktı ve iki tezgâh öteye yürüdü. Kuyruğa girdi. Sevim onu görünce ellerini önlüğüne sildi, ne diyeceğini bilemedi. Saniye bir ısırganlı istedi, parasını uzattı. Sevim almadı. Saniye gözlemeyi orada, tezgâhın yanında ayakta yedi. «Benimkinden iyi,» dedi. «Isırganı ne zaman topluyorsun?» O sabah ikisi on dakika ısırgan konuştu. Saniye, Sevim'in kuyruğuna bakarken içinde ilk kez burukluk yerine başka bir şey hissetti: bu kızın oklavayı tutuşunda kendi elinin izi vardı ve bu iz şimdi başka birinin sacında yaşıyordu. Kendi tezgâhına döndüğünde, bekleyen bir müşteriye «Isırganlıyı Sevim'den al, onunki daha iyi» dedi. Bu kez cümlenin içine kendini koymadı.
Saniye'nin kaygısının bir de hesap tarafı vardı ve sevinmek o hesabı kapatmıyordu. Gözleme satışı gerçekten düşmüştü; Nevzat'ın emekli maaşı tek başına yetmiyordu. Mevlânâ'nın kölesi arkadaşını överken kendi ekmeğinden olmuyordu; pazar tezgâhında ise öyle bir ihtimal vardı. Saniye o ay, Sevim'in yapmadığı bir şey ekledi tezgâhına: annesinden kalma tarifle cevizli, pekmezli bazlama. Başkasına sevinmek, kendi işine bakmayı bırakmak demek değildi; kıskançlığın ağırlığından kurtulunca, kendi sacına ayıracak gücü de geri buldu.
Öbür bilgeler
Turhal'da Hakkı, yirmi beş yıllık problem defterlerini bir koliye koyup genç meslektaşı Serdar'ın masasına bırakmıştı (BUD-K06.9). Saniye de kendi tezgâhının kuyruğuna, ısırganlıyı Sevim'den almasını söyledi. Buda başkasına sevinememenin kökünü insanın kendi hoşnutsuzluğunda bulur; Mevlânâ, başkası hakkında söylenen sözün söyleyeni gösterdiğini anlatır. Hakkı da Saniye de, kendi emeklerini başka birinin başarısına kattıkları gün, o başarıya sevinebildi.
Niğde'nin bir köyünde Recep, doludan sonra komşusu Mustafa'nın yerle bir olmuş filizlerine bakarken içinde kısa, gizli bir rahatlama duymuş ve bundan utanmıştı (GAZ-K03.4). Saniye'nin burukluğu da, Hacer Hanım'ın taşıdığı yarım cümleye kolayca tutunmuştu. Gazâlî hasedi başkasının nimetinin yok olmasını istemek diye tanımlar; Mevlânâ'nın kölesi ise kötü söz karşısında önce kendi zannına bakar. Recep'in utancı da Saniye'nin sessiz akşamı da aynı kapıya çıkıyor: başkasına dair hissettiğimiz, çoğu zaman kendi bünyemizin hâlini söylüyor.
Bugün bir kez dene
Son zamanlarda biri hakkında, onun seni küçümsediğine dair bir söz duydun mu? Sözü getireni değil, sözün senin içinde nasıl yerleştiğini düşün. O söze bu kadar hazır olmamın sebebi ne? Duyduğum, cümlenin tamamı mıydı, yarısı mı?
Bu hafta, başarısına içinden katılmakta zorlandığın birini, birine öv. Övgünün içinde kendi adın, kendi emeğin, «ben de» diye başlayan bir cümle olmasın. Sonra kendine bak: övgü ağzından çıkarken içinde ne kıpırdadı?
Yanında taşıyacağın soru
Başkasını överken, cümlenin ağırlık merkezinde kim duruyor?