Açılış
Hamide elli altı yaşında, Kahramanmaraş'ın Göksun ilçesinde terzi. Eşi on yıl önce öldü; o günden beri dükkânın kazancıyla hem kendini hem okuyan torununu geçindiriyor. Mahallede adı «eli açık Hamide»dir.
Üç yıl önce komşusu Sakine Hanım'ın oğlu Oğuzhan, yirmi yaşında, dükkâna geldi. Ehliyet alıp bir nakliye firmasında şoför olarak işe başlayacaktı, ama kurs parası yoktu. Annesi dul, kendisi işsizdi. Hamide ona kursun parasını verdi; bir aylık kazancıydı. Oğuzhan «İlk maaşımdan öderim teyze» dedi.
Ehliyeti aldı, işe başlamadı. Bir arkadaşıyla İstanbul'a gitti. Parayı hiç ödemedi; bir telefon bile etmedi. Hamide başlarda bekledi, sonra kızdı, sonra kendine söz verdi: «Bir daha kimseye iyilik yok. İyilik yaramıyor.»
Bu söz üç yıl dayandı. Geçen kış, on altı yaşındaki torunu Sıla bir akşam eve geldi. Sınıfından bir kızın babası hastanedeydi; kızın okul gezisinin parası yoktu. «Babaanne, biraz yardım etsek?» dedi. Hamide başını kaldırmadan cevap verdi: «Oğuzhan'a ettik de ne oldu? Kimseye bir şey vermiyoruz.»
Sıla bir şey demedi, ama gözlerini kaçırdı. Hamide o gece dikiş makinesinin başında, iğneye iplik geçiremeden uzun süre oturdu.
Bilgenin kapısı
Dîvân'daki 300. şiir, bir öğüt şiiridir. Yunus ilk beyitlerinde şöyle der:
«Bir söz diyeyim sana, dinle, canın varsa: hiç tamah eyleme, aklın sana yârsa. Kötülük eyleme ki lanet işitmeyesin; senden sonra söylensin iyiliğin varsa. Kötülükten kem bitti; iyilikten kim yitti? İyilik Hakk'a yaraşır, sende ikrar varsa.»
«Eylükden kim yitdi?» İyilikten kim kaybolmuş, kim yitip gitmiş? Yunus'un sorusu bir cevap beklemiyor; cevabı içinde taşıyor: kimse. Ve şiirin ilk öğüdü bu sorunun anahtarını veriyor: «Hiç tamah eyleme.» Tamah, bir şeye göz dikmek, bir karşılık ummaktır.
Bakmadığın yer
Hamide'nin kırgınlığı haklıydı. Bir aylık kazancını, söz alarak, dul bir annenin işsiz oğluna vermişti. Oğuzhan sözünü tutmamış, bir teşekkür bile etmemişti. Bu, bir iyiliğin karşılıksız kalması değil, bir güvenin kötüye kullanılmasıydı. Yunus'un şiiri bu kırgınlığı küçümsemiyor; «Yavuzluk eylemegil» derken, Oğuzhan'ın yaptığını da adlandırıyor.
Ama Yunus'un sorusu Hamide'nin hesabına başka bir yerden bakıyor: «İyilikten kim yitti?» Hamide üç yıl önce bir şey kaybetmişti: bir aylık kazanç. Bu kayıp gerçekti. Ama Hamide'nin «Bir daha kimseye iyilik yok» sözüyle kaybettiği şey, o paradan çok daha büyüktü. «Eli açık Hamide» olmayı kaybetmişti. Kendisini kaybetmişti. Dükkânına gelen müşterilerle şakalaşmayı bırakmış, eskiden bedava yaptığı küçük tamirlere bile fiyat söylemeye başlamıştı. Bunu kimse fark etmemişti; ama Hamide etmişti.
Bir de Sıla vardı. Hamide'nin torununa verdiği cevap, «Oğuzhan'a ettik de ne oldu?», bir iyiliğin hayal kırıklığını, hiçbir ilgisi olmayan başka bir iyiliğe taşıyordu. Babası hastanede yatan bir kızın okul gezisi, Oğuzhan'ın ödenmemiş borcuyla aynı deftere yazılmıştı. Ve Sıla, babaannesinden, iyiliğin bir yatırım olduğunu, geri dönmezse bırakılması gerektiğini öğreniyordu.
İyilikten kim yitti, sorusunun cevabı bu noktada belirsizleşiyor. Oğuzhan'a yapılan iyilikten Hamide yitmemişti; para gitmişti, ama Hamide yerindeydi. Hamide'nin asıl yittiği an, iyiliği bıraktığı andı. Kötülüğe karşılık iyiliği bırakmak, Yunus'un deyişiyle, kemi bitirmez; kemi çoğaltır.
Ve Yunus'un ilk öğüdü, «Hiç tamah eyleme», Hamide'nin iyiliğindeki ince bir düğümü gösteriyordu. Hamide parayı verirken bir söz almıştı: «İlk maaşımdan öderim.» Bu bir borçtu, bir iyilik değil; ve belki de öyle olmalıydı. Ama Hamide'nin kırgınlığı, borcun ödenmemesinden daha derindi: iyiliğinin bir karşılığını, bir minnet, bir hatırlanma bekliyordu. Tamah, para üzerine değil, minnet üzerine kurulmuştu.
Sıla'nın kaçırdığı gözler, Hamide'ye kendi yüzünü gösteriyordu. «Eli açık Hamide», torununun gözünde, «iyilik yaramaz» diyen bir babaanneye dönüşmüştü.
Derinleşme
Yunus başka bir şiirinde, yapılan bir iyiliğin ölçüsünü şöyle verir:
«Doğru yola gittinse, erin eteğini tuttunsa, bir hayır da ettinse, birine bindir, az değil.»
«Birine bindir.» Yunus'un hesabı tersten işler. Hamide'nin defterinde bir iyilik bir kayıptı; Yunus'un defterinde bir iyilik binle çarpılır. Ama bu çarpım, iyiliği yapan kişinin cebine geri dönmez; dünyanın içinde çoğalır. Bir iyilik, kimin eline geçeceği bilinmeyen bir tohum gibidir. Toprağa düştüğü yerde değil, yıllar sonra bambaşka bir tarlada filizlenebilir; ve onu eken, çoğu zaman o tarlayı hiç görmez. Yunus'un hesabında bu bir kayıp değil, bir ekimdir.
Hamide o gece makinenin başında, önce kendi makinesini düşündü. On yıl önce, eşi öldüğünde, elinde ne dükkân vardı ne para. Çarşının eski terzisi Kerime Usta, emekli olurken eski makinesini ona hiçbir şey istemeden vermişti: «Al kızım, sen dik, ben artık göremiyorum.» Hamide o makinenin parasını hiç ödememişti; Kerime Usta da hiç sormamıştı. İki yıl sonra Kerime Usta öldü. Hamide'nin bütün dükkânı, bütün geçimi, torununun okulu, o karşılıksız verilmiş makinenin üstünde duruyordu. Bir iyilik, gerçekten de, binle çarpılmıştı; yalnızca kimse saymamıştı.
Sonra üç yıldır düşünmediği bir şeyi düşündü. Oğuzhan'ın annesi Sakine Hanım, her kış, kapının önüne bir torba tarhana bırakırdı. Hamide bunu hiç bir şeye bağlamamıştı. Ertesi sabah Sakine Hanım'ın kapısını çaldı. Sakine Hanım onu görünce yüzü kızardı.
«Hamide abla,» dedi, «Oğuzhan'ın borcunu biliyorum. Utancımdan sana söyleyemedim. O tarhanalar… elimden başka bir şey gelmiyordu.» Hamide bir şey demedi. Sakine Hanım devam etti: «Oğuzhan İstanbul'da bir depoda çalışıyor. Geçen ay ilk kez bana para gönderdi. Senin borcunu sordum; utanıyor, yüzüne bakamıyor.»
Hamide eve döndü. O akşam Sıla'yı yanına çağırdı ve bir zarf uzattı. «Arkadaşının gezisi için,» dedi. «Ama bir şartla: kime verdiğimizi kimseye söylemeyeceğiz. Teşekkür de beklemeyeceğiz.» Sıla sarıldı.
İki ay sonra, Hamide'nin telefonuna bilmediği bir numaradan bir mesaj geldi. Kısa bir cümleydi: «Teyze, kurs parasını bu ay yatırdım. Kusura bakma, çok geç oldu. Oğuzhan.» Hesabına küçük bir miktar yatmıştı; borcun yarısı bile değildi. Hamide parayı saymadı; mesajı birkaç kez okudu.
O bahar Hamide dükkânına bir kız aldı: Sıla'nın gezi parasını verdikleri arkadaşı. Kız okuldan sonra gelip ilik açmayı, paça kısaltmayı, fermuar dikmeyi öğreniyordu. Hamide ona harçlık veriyordu ama bir şey beklemiyordu. Bir gün kız sordu: «Teyze, bu makineyi kimden aldınız? Çok eski.» Hamide makinenin gövdesini sıvazladı. «Bir ustadan,» dedi. «Parasını ödemedim. Belki sen bir gün birine verirsin, o zaman ödenmiş olur.»
Yunus'un «hiç tamah eyleme» öğüdü, insanların borçlarını ödememesini meşru kılmaz; bir söz verildiyse tutulmalıdır. Ayrıca kişinin kendi geçimini tehlikeye atacak ölçüde vermesi, iyilik değil bir risk olabilir; Hamide'nin bir aylık kazancını vermesi, belki de iyiliğin değil, ölçünün sorunuydu. Kayıp göze alınabilecek kadarını vermek, iyiliği sürdürebilmenin de yoludur.
Öbür bilgeler
Çorum'da Necmettin Bey, Doruk'un acemi okumasını her hafta düzeltmeden dinlemiş, sonunda kitabı ezberden okumuştu (MEV-K06.8). Hamide de Oğuzhan'ın ödenmeyen borcunu yıllarca saymış, sonunda saymayı bırakmıştı. Mevlânâ'nın Bedevî'si ekmek için gelip kapıda çıkarsız dönmeyi öğrenir; Yunus «iyilikten kim yitti» diye sorar. İki hikâyede de bir iyilik, karşılığı aranmadığı anda sahibine geri döndü.
Amasra'da Erol, yirmi yıl tuttuğu alacak defterini, karısı kalçasını kırdığı kış açmış ve kapanmış bulmuştu (BUD-K06.8). Hamide de Oğuzhan'ı düşünürken torununa «Kimseye bir şey vermiyoruz» dedi. Buda zihni bağlı vermemeyi öğütler; Yunus tamahı bırakmayı. Erol da Hamide de bir hayal kırıklığını, ilgisiz bir kapıya taşıdıklarını fark etti.
Bugün bir kez dene
Hayatında «bir daha iyilik yok» dediğin bir an var mı? Yunus'un sorusunu kendine sor: o iyilikten ben yittim mi, yoksa iyiliği bıraktığımda mı yittim?
Bu hafta, kimin eline geçeceğini tam bilmediğin küçük bir iyilik yap: bir okul gezisi, bir askıda ekmek, bir yabancının otobüs kartı. Kaybetmeyi göze alabileceğin kadarını ver. Ve karşılığını, teşekkürünü beklemeden bırak.
Yanında taşıyacağın soru
Bir iyiliğin karşılıksız kalması seni mi yitirdi, yoksa iyiliği bırakman mı?