Açılış
Fikret elli iki yaşında, Kars'ın Kağızman ilçesinde inşaatlarda çalışan bir sıvacı. Kış aylarında iş durur; o aylarda mahalledeki bakkal Haydar'ın veresiye defterine yazdırarak geçinir. Geçen kış da öyle oldu. Mart geldiğinde defterdeki borcu, iki aylık kazancından fazlaydı.
Fikret iyiliğe pek inanmayan bir adamdır. Biri ona bir şey verdiğinde hemen arkasını arar: «Bunun bir hesabı var.» Seçim zamanı dağıtılan kömürlere, bayramda gelen kumanyalara, televizyondaki yardım kampanyalarına hep aynı gözle bakar. «Kimse kimseye karşılıksız bir şey vermez,» der. «Ya oy ister, ya sevap, ya da adının duyulmasını.»
Ramazan'ın ilk haftası Fikret, borcundan bir kısmını ödemek için bakkala gitti. Haydar defteri açtı ve Fikret'in sayfasını gösterdi. Sayfanın üstü kalemle çizilmişti. «Ödendi,» dedi Haydar. «Biri geldi, birkaç sayfayı kapattı. Seninki de içindeydi. Adını vermedi; söylememi de istemedi.»
Fikret önce inanmadı. Sonra kızdı: «Kim? Ne istiyor benden?» Haydar omuz silkti. «Hiçbir şey istemedi. Kim olduğunu ben de bilmiyorum; yabancıydı. Parayı bıraktı, gitti.»
Fikret eve döndü ve bütün akşam o yabancıyı düşündü. İçinde iki şey vardı. Biri, eski şüphesi: «Kesin bir hesabı vardır.» Öbürü, adını koyamadığı, tanımadığı birine karşı içinde kıpırdayan bir şey.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın sevgiye ayırdığı kitabında, insanın iyilik yapana duyduğu sevgiyi incelerken, ilk bakışta Fikret'in şüphesine hak veren bir şey söyler:
«İnsandan iyilik ancak mecaz yoluyla düşünülebilir. … İnsan malını ancak bir amaç için verir: ya ileride, yani sevap için; ya şimdi, yani minnet, hizmet, övgü, ün, cömertlikle anılmak ya da insanların kalplerini kendine çekmek için. İnsan malını denize atmaz, çünkü bunda bir amacı yoktur; bir insanın eline de ancak kendi amacı için bırakır. … Cömertlik, karşılıksız ve verene dönen bir pay olmaksızın mal vermektir; bu da Tanrı'dan başkası için imkânsızdır.»
Gazâlî'nin bu sert sözü bir alaycılık değildir. Onun amacı, insanın yaptığı iyiliğin ardında hep bir pay olduğunu göstererek, gerçek ve saf cömertliğin kaynağını başka bir yerde aramaktır. Ama aynı kitapta, birkaç satır sonra, insanın doğasında başka bir şeyin daha var olduğunu söyler.
Bakmadığın yer
Fikret'in şüphesi temelsiz değildi. Seçim kömürleri gerçekten oy için dağıtılıyordu; bazı yardım kampanyaları gerçekten reklam içindi. Gazâlî'nin metni de, ilk okunuşta, Fikret'e hak veriyor gibi: insan malını denize atmaz; bir başkasının eline bıraktığında da bir payı vardır, bir sevap, bir övgü, bir ün.
Ama Fikret'in defterini kapatan yabancı, Gazâlî'nin saydığı payların çoğunu almamıştı. Adını vermemişti; yani ün yoktu. Fikret'i tanımıyordu; yani minnet ya da hizmet beklentisi yoktu. Bir daha gelmeyecekti; yani bir ilişki kurmuyordu. Geriye belki yalnızca Gazâlî'nin ilk saydığı pay kalıyordu: sevap umudu, ya da yalnızca vermenin verdiği bir iç huzur. Gazâlî'ye göre bu da bir paydır. Ama Fikret'in korktuğu türden bir pay değildi; Fikret'ten bir şey almıyordu.
Fikret'in «Kesin bir hesabı vardır» cümlesi, bu yüzden yarı doğru, yarı yanlıştı. Gazâlî'nin diliyle, her insanın her iyiliğinde bir hesap vardır. Ama her hesap, alıcıdan bir şey almaz. Bazı hesaplar yalnızca verenin içinde kapanır. Fikret, hesabın varlığını alıcıya yönelik bir tuzakla karıştırıyordu.
Ve Fikret'in asıl bakmadığı yer başka bir yerdeydi: kendi içinde kıpırdayan o adsız his. Tanımadığı, bir daha görmeyeceği, hiçbir şey borçlu olmadığı birine karşı içinde bir yakınlık doğmuştu. Bu yakınlığın ne bir amacı vardı ne bir çıkarı. Fikret o yabancıdan hiçbir şey bekleyemezdi. Yine de onu sevmeye başlamıştı.
Belki de aranan şey, iyiliği yapanda değil, iyiliği görende gizliydi. İnsan, kendisine bir şey kazandırmayacak birini sevebiliyordu. Ve Gazâlî bunun da adını koyar.
Fikret'in şüpheciliği, aslında yıllar boyunca biriken bir hayal kırıklığından geliyordu. Gençliğinde bir müteahhide güvenmiş, parasını alamamıştı; bir siyasetçinin vaadine inanmış, boşa çıkmıştı. Şüphe, onu yeniden aldatılmaktan koruyan bir kalkandı. Ama o kalkan, aynı zamanda, gerçekten gelen bir iyiliği de dışarıda tutuyordu.
Derinleşme
Gazâlî, sevginin sebeplerini sayarken üçüncü sebebi şöyle anlatır:
«Üçüncü sebep, iyilik edeni, iyiliği sana hiç ulaşmasa da, kendi başına sevmendir. Bu da yaratılışta vardır. Sana uzak bir ülkede, âbid, âdil, âlim, insanlara yumuşak davranan, onlara şefkat gösteren, onlara karşı alçakgönüllü bir hükümdarın haberi ulaşsa; bir de yine uzakta, zalim, kibirli, ahlaksız, kötü bir hükümdarın haberi ulaşsa, kalbinde ikisi arasında bir fark bulursun. Birincisine bir meyil bulursun ki bu sevgidir; ikincisinden bir nefret bulursun ki bu buğzdur. Oysa birincinin iyiliğinden umudun yoktur, ikincinin kötülüğünden de güvendesin; çünkü onların ülkelerine gitme umudun kesilmiştir. İşte bu, iyilik edeni, sana iyilik ettiği için değil, yalnızca iyilik eden olduğu için sevmektir.»
Gazâlî'nin uzak hükümdar örneği, Fikret'in o akşamki hâlini tam olarak tarif ediyordu. Fikret, defteri kapatan yabancıyı hiç görmeyecekti; ondan bir şey bekleyemezdi. Yine de onu seviyordu. Bu sevgi, Gazâlî'ye göre, insanın yaratılışında var olan bir şeydir: iyiliği, kendisine dokunmasa da, iyilik olduğu için sevmek.
Ve bu sevgi, Fikret'in şüphesine verilmiş bir cevaptı. İnsanın verişinde her zaman bir pay olabilir; ama insanın sevişinde, kendine hiçbir pay dönmeyen bir yer de vardır. Karşılıksız iyilik, belki önce burada, karşılıksız bir hayranlık olarak başlar.
Fikret o Ramazan bir şey yaptı. Bayramdan iki gün önce, ilçenin öbür ucundaki başka bir bakkala gitti. Cebinde, sıvacılığa yeniden başladığında biriktirdiği küçük bir para vardı. Bakkala, tanımadığı bir müşterinin, defterdeki en küçük borcunu sordu. Bir yaşlı kadının, ekmek ve süt borcu. Parayı bıraktı. Bakkal adını sorduğunda, «Gerek yok,» dedi.
Eve dönerken Fikret kendi kendine güldü. İçinde eski şüphesi yine konuştu: «Senin de bir hesabın var, değil mi? Kendini iyi hissetmek.» Fikret buna itiraz etmedi. Belki öyleydi. Ama yaşlı kadından hiçbir şey almamıştı; ve o da, adını bilmediği birini, uzak bir hükümdar gibi, belki biraz sevecekti.
Bir ayrımı açıkça yapmak gerekiyor. Gazâlî'nin «insandan saf iyilik mecazdır» sözü, insanların iyiliklerini küçümsemek ya da her iyiliğin ardında kötü bir niyet aramak için söylenmemiştir; amacı, cömertliğin kaynağını daha derinde göstermektir. Gündelik hayatta şüphecilik bazen bir korumadır; ama her iyiliği bir tuzak saymak, insanı gerçek dayanışmadan da uzaklaştırabilir. Ayrıca kış aylarında geliri kesilen mevsimlik işçiler için yerel yönetimlerin ve sosyal yardım vakıflarının destekleri, kişisel iyiliklerin yanında başvurulabilecek kurumsal yollardır.
Öbür bilgeler
Ayvalık'ta Reşide Hanım, Ecrin'in ilk solosunda en arka sıradan alkışlamıştı (IBA-K06.8). Fikret de tanımadığı yaşlı bir kadının borcunu kapatıp adını vermeden çıktı. Tercümân'ın şerhi, sevilmeye ihtiyacı olmayanın yine de şefkatle eğildiğini söyler; Gazâlî uzaktaki iyiyi, iyiliği bize ulaşmasa da sevdiğimizi. Reşide Hanım da Fikret de, karşılığını görmeyecekleri bir iyiliğin içinde bir sevinç buldu.
Göksun'da Hamide, iyiliğe küstüğü üç yılın sonunda, eski ustasının makinesini hatırlamıştı (YUN-K06.8). Fikret de «Kimse karşılıksız vermez» dediği yılların sonunda, kendi defterinin kapanışıyla karşılaştı. Yunus'un 300. şiiri tamahı bırakmayı öğütler; Gazâlî iyiliği yalnızca iyilik olduğu için sevebildiğimizi gösterir. Hamide de Fikret de, bir hayal kırıklığının kurduğu duvarı, kendilerine yapılmış bir iyilikle yıktı.
Bugün bir kez dene
Hayatında «Kesin bir hesabı vardır» diye şüpheyle baktığın bir iyilik var mı? Gazâlî'nin ayrımını uygula: bu iyilikte verenin bir payı olabilir; ama bu pay benden bir şey alıyor mu?
Sonra Gazâlî'nin uzak hükümdarını düşün: tanımadığın, sana hiçbir şey kazandırmayacak ama iyiliğini duyduğun biri. Ona karşı içinde ne var? Bu hafta, kimsenin bilmeyeceği küçük bir iyilik yap ve içindeki şüpheciye de cevap verme fırsatı tanı: «Evet, belki bir hesabım var. Ama kimseden bir şey almıyor.»
Yanında taşıyacağın soru
Sana hiçbir şey kazandırmayacak birini sevebiliyorsan, karşılıksız iyilik gerçekten imkânsız mı?