İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Kalbin erdemleri

Bir testi yağmur suyu

Karşılıksız iyilik mümkün mü?

1.253 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Doruk yirmi yaşında, Çorum'daki üniversitede ikinci sınıf öğrencisi. Bir burs başvurusu için yüz saatlik gönüllü çalışma belgesi gerekiyordu. Şehirdeki huzurevine gitti; müdire Nurhan Hanım ona bir görev verdi: haftada iki gün, gözleri artık iyi görmeyen sakinlere kitap ve gazete okumak.

Doruk ilk günlerde saatini sayıyordu. Her ziyaretin sonunda deftere imza attırıyor, telefonundaki çizelgeye ekliyordu: on iki saat, on dört saat, on altı saat. Okumayı da pek iyi bilmiyordu; sesli okurken takılıyor, eski kelimelerde duraksıyor, sayfaları atlıyordu.

Odasına en çok gittiği sakin, Necmettin Bey'di: seksen yedi yaşında, kırk yıl Çorum'un bir lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmış bir adam. Gözleri neredeyse hiç görmüyordu. Doruk ona bir hikâye kitabını okuyordu; her cümlede bir yanlış yapıyordu. Necmettin Bey hiç düzeltmiyordu. Doruk okumayı bitirince, yaşlı adam başını kaldırıyor ve «Ne güzel okudun evlat,» diyordu. «Bugün yine çok güzeldi.»

Doruk bir gün koridorda bir hemşirenin şöyle dediğini duydu: «Necmettin Hoca o kitabı ezbere bilir. Kırk yıl sınıfta okuttu.» Doruk durdu. Kendi yanlışlarla dolu okumasının, ezbere bildiği bir kitabın üstünden geçtiğini düşündü. Ve Necmettin Bey her seferinde «Ne güzel okudun» demişti.

Bilgenin kapısı

Mevlânâ, Mesnevî'nin birinci defterinde yoksul bir Bedevî'nin hikâyesini anlatır. Bedevî ve karısı, çölün en değerli şeyi olarak bildikleri bir testi yağmur suyunu, Bağdat'taki halifeye armağan olarak götürmeye karar verir. Bedevî uzun bir yolculuktan sonra sarayın kapısına varır; testiyi verir. Dicle'nin kıyısındaki bir sarayda, bir testi bulanık yağmur suyu. Mevlânâ halifenin ne yaptığını anlatır:

«Halife onu görüp hâlini duyunca, o testiyi altınla doldurdu, fazlasını da ekledi. O Arabı yoksulluktan kurtardı; bağışlar ve özel kaftanlar verdi. "Bu altınla dolu testiyi eline verin; dönerken onu Dicle yoluna götürün. Kuru yoldan, yolculuktan gelmiş; Dicle yolu ona daha yakındır." Gemiye binip Dicle'yi görünce, utancından secdeye kapandı, eğildi: "Ne şaşılacak şey bu bağışlayıcı şahın lütfu; daha şaşılacak olan, o suyu kabul etmesi. O cömertlik denizi benden o sahte parayı nasıl hemen kabul etti?"»

Mevlânâ'nın gözünde asıl şaşılacak şey, halifenin altını değil, testiyi kabul etmesidir. Dicle'nin kıyısında oturan biri, bir testi yağmur suyunu alır ve onu değersiz göstermez. Bedevî ancak Dicle'yi görünce, verdiği şeyin ne kadar küçük olduğunu anlar; ve kabul edilişin ne kadar büyük olduğunu.

Bakmadığın yer

Doruk huzurevine bir çıkar için gelmişti: burs için bir belge. Bunda bir utanç yoktu. Birçok gönüllü çalışma böyle başlar; bir zorunlulukla, bir ihtiyaçla. Mevlânâ'nın Bedevî'si de saraya yoksulluktan, bir karşılık umarak gelmişti. Hikâye bu başlangıcı küçümsemiyor.

Ama Doruk'un o gün koridorda duyduğu cümle, hikâyenin asıl yerine dokunuyordu. Necmettin Bey, Doruk'un okuduğu kitabı ezbere biliyordu. Kırk yıl sınıfta okutmuştu. Doruk'un yanlışlarla dolu okuması, bir edebiyat öğretmeninin önünde, Dicle'nin kıyısına getirilmiş bir testi bulanık sudan farksızdı. Ve Necmettin Bey, halifenin yaptığını yapmıştı: testiyi kabul etmiş, onu değersiz göstermemişti. «Ne güzel okudun evlat.»

Bu, Doruk'un hiç bakmadığı bir iyilikti. Doruk kendini iyilik yapan taraf sanıyordu: yaşlılara kitap okuyan, gönüllü saat dolduran bir genç. Oysa asıl iyilik ona yapılıyordu. Necmettin Bey her hafta, bir gencin acemi okumasını bir armağan gibi karşılıyor, onu düzeltip utandırmak yerine, sevinçle kabul ediyordu.

Karşılığı olmayan bir iyilik sorusu, hikâyenin bu noktasında tersine dönüyor. Doruk'un iyiliği karşılıklıydı: saat karşılığında okuma. Ama Necmettin Bey'in iyiliği karşılıksızdı. Ondan hiçbir şey beklemiyordu; ne düzgün bir okuma, ne bir teşekkür. Yalnızca, bir gencin getirdiğini kabul ediyordu. Ve bu kabul ediş, belki de iyiliğin en zor biçimiydi: başkasının küçük armağanını, onu küçültmeden almak.

Bedevî Dicle'yi gördüğünde secdeye kapanmıştı; utançtan, şaşkınlıktan. Doruk'un koridordaki duruşu da böyle bir andı. Getirdiği testinin ne kadar küçük olduğunu görmüştü; ve onu alan elin ne kadar büyük olduğunu.

O günden sonra Doruk okurken yanlışlarını daha çok fark etmeye başladı. Bir kelimede takılınca Necmettin Bey'in yüzüne bakıyordu; yaşlı adamın dudakları bazen doğru kelimeyi sessizce söylüyor, ama sesi hiç çıkmıyordu. Doruk, her hafta düzeltilmeden geçilen yüzlerce yanlışın, aslında her hafta tekrarlanan bir bağış olduğunu anladı.

Derinleşme

Mevlânâ aynı hikâyenin başka bir yerinde, Bedevî'nin sarayın kapısında söylediklerini aktarır. Bedevî, ekmek için geldiğini ama başka bir şey bulduğunu anlatır:

«Ekmeğe karşılık armağan olarak su getirdim; ekmeğin kokusu beni cennetin başköşesine götürdü. … Sudan ve ekmekten kurtuldum, melek gibi; bu kapıda feleğin dönüşü gibi çıkarsız döneyim. Dünyada çıkarsız dönen yoktur, ancak âşıkların bedeni ve canı.»

«Bî-garaz»: çıkarsız. Mevlânâ'nın Bedevî'si bir çıkar için gelir, ama kapıda başka bir şey bulur ve çıkarsız dönmeye başlar. Ve Mevlânâ şunu ekler: dünyada çıkarsız dönen yoktur, ancak âşıklar. Karşılıksız iyilik, Mevlânâ'ya göre, bir kural olarak değil, bir aşkın sonucu olarak mümkündür.

Doruk'un yüz saati, kasım sonunda doldu. Belgesini aldı, burs başvurusunu yaptı. Bir sonraki salı huzurevine gitmesine gerek yoktu. Ama gitti.

Necmettin Bey'in odasına girdiğinde, yaşlı adam onu sesinden tanıdı: «Gelmezsin sanmıştım evlat. Saatin doldu, dediler.» Doruk kitabı açtı. «Hocam,» dedi, «bu sefer siz okuyun. Ezbere biliyormuşsunuz.»

Necmettin Bey güldü. Sonra gözleri kapalı, kitabın ilk sayfasını ezberden okumaya başladı. Doruk dinledi. Kırk yıllık bir öğretmenin sesi, odanın içinde, kitabın kendisinden daha canlıydı. Sonra Necmettin Bey durdu ve şunu söyledi: «Şimdi sen oku. Yanlış okuduğun yerde ben sana söyleyeyim; ama yalnızca istersen.»

O kış Doruk, haftada iki gün, hiçbir belge karşılığında olmadan, huzurevine gitti. Okuması düzeldi. Necmettin Bey artık her yanlışı söylüyordu; Doruk da her seferinde teşekkür ediyordu. İkisi de neyin karşılığında geldiklerini sormayı bırakmışlardı.

Mevlânâ'nın «çıkarsız dönen yoktur, ancak âşıklar» sözü, çıkarla başlayan bir iyiliği küçümsemek için söylenmemiştir; Bedevî de bir çıkarla yola çıkmıştı. Gönüllülük programları, burslar ve belgeler, birçok insanın iyilikle ilk kez karşılaşmasını sağlar. Önemli olan, iyiliğin orada kalmayıp bir ilişkiye dönüşebilmesidir. Ayrıca huzurevleri ve bakım kurumlarında gönüllü çalışma, kurumun belirlediği kurallar ve sakinlerin mahremiyetine saygı içinde yapılmalıdır.

Öbür bilgeler

Amasra'da Erol, Şahin Bey'in evinin lambası yandığında yaşlı adamın elini kendi elinin üstünde hissetmişti (BUD-K06.8). Doruk da Necmettin Bey'in «Ne güzel okudun» cümlesinde, kendi testisinin kabul edilişini hissetti. Buda iyiliğin zihne bağlanmamasını öğütler; Mevlânâ çıkarsız dönmenin ancak âşıklara ait olduğunu söyler. Erol da Doruk da, başta bir hesapla başlayan bir iyiliğin içinde, sonradan bir sevinç buldu.

Safranbolu'da Fevziye Nine, alçısı çıkınca bastonuyla eski sokaktan yürüyüp muhtarlığa bir kavanoz reçel bırakmıştı (KON-K06.7). Muhtar o küçük kavanozu, kaybettiği oylardan daha değerli saydı. Konfüçyüs iyilerin sevgisini ölçü sayar; Mevlânâ'nın halifesi bir testi suyu altınla doldurur. Cemalettin de Necmettin Bey de küçük bir armağanı büyük bir şey gibi kabul etti.

Bugün bir kez dene

Hayatında sana küçük, belki kusurlu bir şey getiren biri var mı? Bir çocuğun resmi, bir öğrencinin ödevi, bir komşunun pişirdiği bir yemek? Mevlânâ'nın halifesini hatırla ve o armağanı, onu küçültmeden kabul et.

Sonra kendine sor: ben şu an iyilik yapan taraf mıyım, yoksa iyilik gören? Belki ikisi birden. Bu hafta, bir çıkarla başladığın bir iyiliği düşün; o iyiliğin içinde, çıkardan başka ne buldun?

Yanında taşıyacağın soru

Getirdiğin testiyi kim, onu küçültmeden kabul etti?