İçeriğe geç

İbn Arabî ile · Kalbin erdemleri

Alkışsız şarkı

Karşılıksız iyilik mümkün mü?

1.215 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Reşide Hanım yetmiş dört yaşında, otuz beş yıl devlet operasında soprano olarak sahneye çıkmış bir sanatçı. Emekli olunca Balıkesir'in Ayvalık ilçesinde, denize bakan küçük bir eve yerleşti. Ankara'da yaşayan kızı Gül, annesini her ay arar; konuşmalar hep aynı yere varır: «Anne, sıkılmıyor musun? Orada seni kimse tanımıyor.»

Geçen sonbahar Reşide Hanım'ın evine haftada bir temizliğe gelen kadın, Bahar, bir gün yanında on bir yaşındaki kızını getirdi. Ecrin mutfakta beklerken kendi kendine bir türkü mırıldandı. Reşide Hanım salondan duydu ve kalktı. Kızın sesinde, yıllardır tanıdığı bir şey vardı: ham, ama doğru.

O günden sonra Reşide Hanım, Ecrin'le haftada iki gün çalışmaya başladı. Nefesini, duruşunu, notaları gösterdi. Para almadı; Bahar ödemeye kalkınca elini itti. Ecrin'in ailesi bir şey veremezdi; konservatuvar sınavına girse bile, Reşide Hanım bunu görecek kadar yaşamayabilirdi.

Bir akşam Gül telefonda annesine sordu: «Anne, neden bu kadar uğraşıyorsun? Kimse seni alkışlamayacak. Bu çocuk belki hiçbir yere varmayacak. Sana ne kazandıracak?»

Reşide Hanım bir cevap veremedi. Otuz beş yıllık sahne hayatında yaptığı her şeyin bir karşılığı olmuştu: alkış, eleştiri, bir sonraki rol. Bu ilk kez karşılığı olmayan bir işti. Ve Gül'ün sorusu, onun içinde de bir yerde duruyordu.

Bilgenin kapısı

Tercümânü'l-Eşvâk'taki kırk ikinci şiir, önce eski bir gerçeği hatırlatır:

«Kendini sürüsüne sunsun; çünkü hediyeler ağzı övgüye açar.»

Şerhinde bunu şöyle açıklar: «Yani sevdikleri uğruna kendini feda etsin; o zaman onlar onu överler.» Ve aynı şiirin sonunda kendi şiiri için şunu söyler:

«Bu şiirim kafiyesizdir; onunla yalnızca O'nu kastediyorum. "O" kelimesi benim amacımdır; ve O'nun uğruna alışverişi sevmem, "ver ve al" dışında.»

Nicholson son dizeye bir not düşer: anlamı kapalıdır; «ver ve al» belki bir alışverişi kapatırken söylenen bir formüldür. İbn Arabî bu kapalılığı bilerek bırakır gibidir. Şiirin başında hediyenin övgü doğurduğu söylenir; sonunda ise şair, şiirini bir alışveriş olarak değil, yalnızca bir yönelme olarak sunar.

Bakmadığın yer

Gül'ün sorusu kötü niyetli değildi. Annesinin yaşını, yorgunluğunu, harcadığı zamanı düşünüyordu. «Sana ne kazandıracak?» sorusu, bir kızın annesini korumaya çalışmasıydı. İbn Arabî'nin şiiri de bu soruyu küçümsemiyor; hediyenin övgü doğurduğunu, bunun dünyanın işleyişi olduğunu kabul ediyor.

Reşide Hanım'ın otuz beş yıllık sahne hayatı tam bu işleyişin içinde geçmişti. Sahneye çıkmak, sesini sunmak, karşılığında alkış almak. Bu bir alışverişti ve onurlu bir alışverişti. İbn Arabî'nin «hediyeler ağzı övgüye açar» dizesi, Reşide Hanım'ın sahne hayatını tarif ediyordu: sevdiği dinleyiciler için kendini sunmuş, onlar da onu övmüştü.

Ama şiirin sonu başka bir yere işaret ediyor. «Bu şiirim kafiyesizdir.» Kafiye, şiirin dinleyiciye verdiği bir sözdür; kulağı tatmin eden, beklentiyi karşılayan bir düzen. İbn Arabî bu şiiri kafiyesiz bıraktığını söylüyor, çünkü onunla bir dinleyicinin beğenisini değil, yalnızca O'nu kastediyor. Reşide Hanım'ın Ecrin'le çalışması da kafiyesiz bir şarkıya benziyordu: dinleyicisi yok, alkışı yok, bir sonraki rolü yok.

Karşılığı olmayan bir iyiliğin imkânı, Reşide Hanım'da başka bir biçim alıyordu. Reşide Hanım için mesele, bir şey kazanıp kazanmamak değildi; otuz beş yıl kazanmıştı. Mesele, karşılığı olmayan bir işin bir anlamı olup olamayacağıydı. Gül'ün sorusu bunu soruyordu ve Reşide Hanım'ın cevabı yoktu; çünkü o da bu soruyu hiç sormamıştı.

İbn Arabî'nin «alışverişi sevmem» sözü burada bir ipucu veriyor. Alışveriş, iki tarafın birbirine bir şey borçlu olduğu bir ilişkidir. Reşide Hanım ile Ecrin arasında bir borç yoktu. Ecrin'in ödeyecek bir şeyi yoktu; Reşide Hanım'ın da talep edecek bir şeyi. Bu, bir eksiklik değil, bir serbestlikti. Kimse kimseye bir şey ödemiyordu; bu yüzden ikisi de, borcun ağırlığı olmadan, yalnızca sesin peşinden gidebiliyordu. Alkışın olmadığı yerde, şarkının kendisi kalıyordu.

Ve belki de Reşide Hanım'ın kafasını karıştıran şey buydu: otuz beş yıl boyunca şarkısını hep birilerine söylemişti. İlk kez, şarkıyı yalnızca şarkı için, sesi yalnızca ses için öğretiyordu.

Derinleşme

İbn Arabî, aynı derlemenin yirminci şiirinin ilk dizesini, «Hastalığım, gözkapakları hasta olan ondandır; onu anarak beni teselli edin», şerhinde şöyle açıklar:

«Âriflerin arzuladığı Huzur'u kastediyor. O, bilinmek ve sevilmek için fazlasıyla yüce olsa da, onlara merhamet ve şefkatle eğilir ve bir tür tecelliyle kalplerine iner.»

İbn Arabî'nin şerhindeki hareket dikkat çekici: yüce olan, bilinmeye ve sevilmeye ihtiyacı olmayan, yine de eğilir. Merhametle ve şefkatle. Bu eğilişin bir karşılığı yoktur; çünkü eğilenin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. İyiliğin en saf biçimi, ihtiyaçtan değil, taşmadan doğan bir eğiliştir.

Reşide Hanım'ın Ecrin'e eğilişi de böyleydi. Otuz beş yıllık bir sanatçı, hiçbir şeye ihtiyacı olmadan, bir temizlikçi kadının kızının ham sesine eğiliyordu. Bu eğilişte bir hesap yoktu; yalnızca, kendi içinde taşan bir şeyin, bir başkasına akması vardı.

O akşam Reşide Hanım Gül'ü geri aradı. «Kızım,» dedi, «sorduğun şeyi düşündüm. Bana ne kazandıracak, diye. Bilmiyorum. Ama Ecrin bir notayı ilk kez doğru tuttuğunda, otuz beş yılda aldığım bütün alkışlardan daha çok şey hissettim. Belki bu bir kazanç değil. Belki yalnızca bir taşma.»

Gül bir süre sustu. Sonra şöyle dedi: «Anne, sen bana da böyle şarkı öğretmeye çalışmıştın. Ben istememiştim.» Reşide Hanım güldü. «Biliyorum. Belki o yüzden bu kadar seviniyorum.»

Bahar'ın kızı Ecrin, ilkbaharda ilçedeki bir koroya katıldı. İlk konserinde solo bir türkü söyledi. Reşide Hanım en arka sırada oturdu; alkışlar başladığında, kendisi de alkışladı. Otuz beş yıl boyunca alkış alan biri, ilk kez alkışlayan taraftaydı.

İbn Arabî'nin «alışverişi sevmem» sözü, emeğin karşılığının alınmasını küçümsemez; sanatçının, öğretmenin, her çalışanın emeğinin karşılığını alması hem adil hem de gereklidir. Reşide Hanım'ın karşılıksız çalışabilmesi, emekli maaşının ve geçmiş birikiminin ona tanıdığı bir imkândı; her öğretmenden aynı şeyi beklemek haksızlık olur. Karşılıksız iyilik, ancak verenin de ayakta kalabildiği bir zeminde sürdürülebilir.

Öbür bilgeler

Göksun'da Hamide, dükkânına aldığı çırak kıza makinenin eski bir ustadan geldiğini, parasının hiç ödenmediğini anlatmıştı (YUN-K06.8). Reşide Hanım da Ecrin'e otuz beş yılın birikimini, karşılığını beklemeden verdi. Yunus iyilikten kimsenin yitmediğini sorar; İbn Arabî yücenin muhtaç olmadan eğildiğini anlatır. Hamide de Reşide Hanım da bir zamanlar aldıklarını, alışverişe çevirmeden ileriye aktardı.

Çorum'da Necmettin Bey, kırk yıl sınıfta okuttuğu kitabı, bir gencin acemi sesinden her hafta yeniden dinlemişti (MEV-K06.8). Reşide Hanım da otuz beş yıllık bir sesin sahibi olarak, on bir yaşında bir çocuğun ham sesini dinledi. Mesnevî'deki halife, Dicle kıyısında bir testi yağmur suyunu küçümsemeden alır; İbn Arabî'nin sevgilisi muhtaç olmadan eğilir. Necmettin Bey de Reşide Hanım da yüce bir yerden, küçük bir sese eğilmeyi seçti.

Bugün bir kez dene

Hayatında kimsenin alkışlamayacağı bir şey yapıyor musun? Kimsenin göremeyeceği, ödeyemeyeceği, hatırlamayacağı bir emek? İbn Arabî'nin kafiyesiz şiirini hatırla ve kendine sor: bunu kime söylüyorum?

Bu hafta, sende bolca olan bir şeyi, bir beceriyi, bir bilgiyi, bir zamanı, karşılık veremeyecek birine eğilerek ver. Ve ardından içinde ne hissettiğine dikkat et: bir eksilme mi, bir taşma mı?

Yanında taşıyacağın soru

Alkışın olmadığı yerde, şarkını kime söylüyorsun?