Açılış
Nazan kırk beş yaşında, Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde, çarşının başında küçük bir fırın işletiyor. Sabah dörtte kalkar, beşte simitler fırından çıkar. Altıda kapıyı açar.
Fırının önünden her sabah aynı saatte belediyenin sokak süpürücüsü Kadri geçer. Altmışına yakın, sessiz, eski turuncu yeleği solmuş bir adam. Nazan iki yıl önce bir kış sabahı, adamın ellerinin soğuktan morardığını görünce ona bir simit ve bir çay uzatmıştı. O günden beri her sabah aynı şeyi yapıyor: kapıda, tezgâhın önünde, «Al bakalım Kadri amca, sıcak sıcak» diyerek.
Kadri simidi alır, başını hafifçe eğer, bir şey demeden yürür. İki yıl boyunca bir kez bile teşekkür etmedi. Bazı sabahlar simidi almadı bile; başını çevirip geçti. Nazan önce buna aldırmadı, sonra kırıldı, sonra kızdı. Geçen ay kız kardeşine şöyle dedi: «İki yıldır bu adama simit veriyorum, bir teşekkür bile etmedi. İnsan biraz minnet bekliyor.»
Geçen hafta bir sabah, Kadri yine simidi almadan geçerken, Nazan arkasından seslendi: «Kadri amca, beğenmedin mi?» Kadri durdu, döndü ve ilk kez konuştu: «Abla, sağ ol. Ama her sabah kapında, müşterilerin önünde bana sadaka verir gibi veriyorsun. Ben dilenci değilim.»
Nazan donup kaldı. Kadri süpürgesini omzuna alıp yürüdü ve köşeyi dönüp gözden kayboldu.
Bilgenin kapısı
Analektler'de Konfüçyüs, insancıl olanla bilge olanı bir ayrımla tarif eder:
«Usta dedi ki: "İnsancıl olmayan, uzun süre yoksullukta da kalamaz, uzun süre rahatlıkta da. İnsancıl olan insanlıkta dinlenir; bilge olan insanlıktan yarar görür."»
Başka bir yerde öğrencisi Fan Chi ona insancıllığı sorar:
«Usta dedi ki: "İnsancıl olan, zor olanı öne koyar, kazancı sonraya bırakır. Buna insancıllık denebilir."»
«仁者安仁»: insancıl olan, insanlıkta «dinlenir», onu bir yuva gibi kullanır. Bilge olan ise insanlıktan «yarar görür», onu bir araç gibi kullanır. Konfüçyüs ikisini de küçümsemez; ama birinin iyiliği bir evdir, öbürününki bir yatırım.
Bakmadığın yer
Nazan'ın iki yıllık iyiliği gerçekti. Kış sabahlarında sıcak bir simit ve bir bardak çay, soğukta çalışan biri için az şey değildi. Nazan bunu hiçbir zorunluluk olmadan, her sabah, iki yıl boyunca yapmıştı. Konfüçyüs'ün sözü bu iyiliği küçümsemiyor.
Ama Nazan'ın kız kardeşine söylediği cümle, «İnsan biraz minnet bekliyor», Konfüçyüs'ün iki türlü iyiliğini ayırmaya yarıyor. Nazan'ın iyiliği zamanla bir yatırıma dönmüştü. Her simit, bir teşekkür beklentisiyle veriliyordu; teşekkür gelmeyince iyilik bir kırgınlığa dönüşüyordu. Konfüçyüs'ün «zor olanı öne koy, kazancı sonraya bırak» sözü tam bu noktaya dokunuyor: Nazan kazancı, yani minneti, iyiliğin önüne koymuştu.
Kadri'nin cümlesi ise Nazan'ın hiç görmediği bir şeyi gösterdi. Nazan iki yıl boyunca bir iyilik yaptığını sanıyordu. Kadri ise iki yıl boyunca bir sadaka aldığını hissediyordu. Aynı simit, iki ayrı gözde iki ayrı şeydi. Veren için sıcak bir ikram, alan için herkesin önünde uzatılan bir el. Kapıda, müşterilerin önünde, «Al bakalım Kadri amca» diye uzatılan bir simit, alan kişi için bir küçülmeydi.
Bu, Nazan'ın beklediği minnetin neden gelmediğini açıklıyordu. İnsan, kendisini küçülten bir iyiliğe kolay kolay teşekkür etmez. Kadri'nin sessizliği bir nankörlük değil, bir onur meselesiydi. Bazı sabahlar simidi almaması da öyle; o sabahlar belki bir müşteri kapıda durmuş, bakıyordu. Nazan'ın kırgınlığı ile Kadri'nin kırgınlığı, aynı tezgâhın iki yanında, iki yıl boyunca birbirini görmeden büyümüştü.
Konfüçyüs'ün bakışında soru burada başka bir yere kayıyor: iyilik, alanın onurunu koruyor mu? Nazan karşılık bekliyordu; ama asıl eksik olan karşılık değil, saygıydı. Bir iyilik, verenin içinde bir yuva gibi olabilir; ama alanın gözünde bir yük olabilir. İnsanlıkta dinlenmek, yalnızca kendi iyiliğinde rahat etmek değil, iyiliği alanın da rahat edebileceği bir biçimde vermektir.
Derinleşme
Mengzi bu meseleyi tek bir sözle bir aynaya çevirir:
«Mengzi dedi ki: "Başkalarını sevdiğin hâlde sana yakınlaşmıyorlarsa, kendi insancıllığına dön. İnsanları yönettiğin hâlde düzene girmiyorlarsa, kendi bilgeliğine dön. İnsanlara saygıyla davrandığın hâlde karşılık vermiyorlarsa, kendi saygına dön. Yaptığın bir şey istediğin sonucu vermiyorsa, hepsinde dönüp kendinde ara."»
Mengzi'nin sözü, Nazan'ın kırgınlığını tersine çeviriyor. «Saygıyla davrandığın hâlde karşılık vermiyorlarsa, kendi saygına dön.» Nazan iki yıl boyunca Kadri'nin karşılık vermemesini Kadri'nin kusuru saymıştı. Mengzi ise sorunun bir kısmını verende arar: belki saygı eksikti. Bu, Kadri'yi aklamak değil; Nazan'a, değiştirebileceği tek yeri göstermek.
Nazan o gün bütün sabah fırının tezgâhında bu cümleyi düşündü: «Bana sadaka verir gibi veriyorsun.» İki yıl boyunca simidi hep kapıda, ayakta, aceleyle uzatmıştı. Kadri'ye hiç oturması için bir sandalye göstermemişti. Hiç adını sormamıştı; «Kadri amca» adını bile başka bir esnaftan duymuştu.
Ertesi sabah Nazan, fırının içindeki küçük masanın üstüne iki bardak çay ve iki simit koydu. Kadri önünden geçerken kapıyı açtı: «Kadri Bey, bir dakikanız var mı? Ben de daha kahvaltı etmedim. Birlikte bir çay içelim mi?» Kadri bir an tereddüt etti. Sonra süpürgesini kapının yanına dayadı ve içeri girdi.
O sabah ilk kez konuştular. Kadri otuz yıl bir tekstil fabrikasında dokumacılık yapmıştı; fabrika kapanınca belediyede işe girmişti. Torunlarının fotoğraflarını gösterdi. Nazan da ona fırını babasından nasıl devraldığını anlattı. Çaylar bitince Kadri kalktı. «Sağ ol, Nazan Hanım,» dedi. İki yılda ilk kez adını söylemişti.
Kadri çıktıktan sonra Nazan masadaki iki boş bardağa uzun süre baktı. İki yıl boyunca her sabah bir simit vermişti; ama bu sabah, ilk kez, bir şey almıştı: bir hikâye, bir isim, bir sohbet. Konfüçyüs'ün «insanlıkta dinlenmek» sözünün ne demek olduğunu o an anladı. Önceki iki yılda iyilik bir görevdi, her sabah tamamlanması gereken bir iş. Bu sabah ise bir dinlenmeydi; masada, iki bardak çayın arasında.
O günden sonra Kadri sabahları bazen içeri girip bir çay içiyor, bazen yalnızca kapıdan selam veriyordu. Bir sabah Nazan'a, kendi bahçesinde yetiştirdiği bir torba domates getirdi. Nazan torbayı alırken güldü: «Bunun parasını nasıl ödeyeceğim?» Kadri de güldü: «Simitle.»
Nazan bir şey daha fark etti. Kadri'nin getirdiği domatesleri, ertesi gün dükkânın önünde «Kadri Bey'in bahçesinden» diye küçük bir kâğıtla tezgâha koydu. Müşteriler sordu, Kadri'yi tanıyanlar selam verdi. İki yıl önce kapıda sadaka alan adam, şimdi çarşıda bir bahçesi olan biri olarak anılıyordu.
Mengzi'nin «kendine dön» öğüdü, her karşılıksız kalan iyilikte suçu verene yüklemek değildir; bazen karşılık gelmemesinin sebebi alanın kendisindedir ve bunu da görmek gerekir. Ayrıca yardımın biçimi, alanın onurunu korumalıdır: ihtiyaç içindeki birine yardım ederken, onu başkalarının önünde küçük düşürmemek, yardımın kendisi kadar önemlidir. Sosyal yardım ve dayanışma kurumları da bu ilkeyi gözetir.
Öbür bilgeler
Kağızman'da Fikret, defterini kapatan yabancıyı hiç görmeyecek olsa da, ona karşı içinde bir yakınlık duymuştu (GAZ-K06.8). Kadri ise iki yıl boyunca her sabah simidini veren kadına bir yakınlık duyamamıştı; çünkü veriliş biçimi onu küçültüyordu. Gazâlî uzaktaki iyiyi bile sevebildiğimizi söyler; Mengzi yakındaki iyiliğin bile saygı olmadan sevgi doğurmadığını. Fikret de Kadri de, bir iyiliğin değerini, verilişin biçiminde buldu.
Ayvalık'ta Reşide Hanım, temizlikçisinin kızına şan çalışırken Bahar ödemeye kalkınca elini itmişti (IBA-K06.8). Nazan da sonunda Kadri'ye simidi bir ikram olarak, bir masada sundu. İbn Arabî alışverişi sevmediğini söyler; Konfüçyüs insancıl olanın iyilikte dinlendiğini. Reşide Hanım da Nazan da, iyiliği bir alışverişten çıkarıp bir buluşmaya çevirdi.
Bugün bir kez dene
Hayatında «iyilik yapıyorum ama karşılık gelmiyor» dediğin biri var mı? Mengzi'nin aynasını kendine çevir: benim iyiliğimde bir saygı eksikliği olabilir mi? Bu kişi, benim verişimde kendini nasıl hissediyor?
Bu hafta, yardım ettiğin birine yardımını başka bir biçimde sun. Kapıda değil, masada. Ayakta değil, oturarak. Adını sorarak. Ve kendine Konfüçyüs'ün sorusunu sor: bu iyilikte dinleniyor muyum, yoksa ondan bir kazanç mı bekliyorum?
Yanında taşıyacağın soru
Karşılık gelmeyen iyiliğinde, eksik olan minnet mi, yoksa saygı mı?