İçeriğe geç

Yunus Emre ile · Kalbin erdemleri

Pişmiş söz

Hoş görmek her şeye göz yummak mı?

1.203 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Müzeyyen altmış iki yaşında, Adana'nın Ceyhan ilçesine bağlı bir köyde bakkal. Dükkân köyün meydanında, çeşmenin karşısında. Otuz beş yıldır köyün bütün ihtiyacı oradan geçer: ekmek, gaz, şeker, borç defteri.

Her yıl ekim sonunda, portakal hasadı için köyün kenarına, dere boyuna mevsimlik tarım işçileri gelir. Çadırlar kurulur, aileler çocuklarıyla birlikte iki ay kalır. Köyde bunu sevmeyenler var. Kahvede her yıl aynı cümleler: «Bunlar gelince köy kirleniyor.» «Çocukları başıboş.» «Çeşmeden su taşıyıp duruyorlar.»

Geçen kasım bir öğleden sonra, meydanda bir bağırış koptu. Bahçe sahibi Hüsamettin, çadırlardan on yaşında bir çocuğu, Rıdvan'ı, kendi bahçesinin kenarından portakal toplarken yakalamıştı. Çocuğu kolundan sürükleyerek meydana getirdi ve herkesin önünde bir tokat attı. Çadırlardan çocuğun babası Mahmut koşarak geldi. Kahveden adamlar kalktı. İki taraf karşı karşıya geldi; biri bir sopa almıştı.

Müzeyyen dükkânın kapısında duruyordu. İçinden iki ses geçti. Birincisi: «Karışma. Köyün işi, onların işi. Hoş gör, geçer.» İkincisi daha alçak bir sesti: on yaşında bir çocuk, meydanın ortasında, yanağı kızarmış, ağlıyordu.

Meydandaki herkes bir şey bekliyordu. Kahvedekiler Hüsamettin'in yanında duruyordu, çadırlardan gelenler Mahmut'un arkasında. Arada, çeşmenin taşına dökülmüş birkaç portakal, bir de düşmüş bir çocuk terliği vardı. Müzeyyen'in elinde hâlâ tartıdan yeni indirdiği bir torba şeker duruyordu.

Bilgenin kapısı

Dîvân'daki 333. şiir, Yunus'un dervişlerin bakışını anlattığı şiirlerden biridir:

«Kimseye düşman tutmayız, yabancı da dosttur bize; nerede ıssızlık varsa, mahalle ve şehirdir bize. Adımız miskindir bizim, düşmanımız kimdir bizim? Biz kimseye kin tutmayız, bütün âlem dosttur bize.»

«Agyâr dahı yârdur bize»: yabancı da dosttur bize. Yunus'un hoşgörüsü, yabancıyı yabancı olarak bırakmamaktır. «Ağyar», sevgiliye engel olan, rakip, dışarıdan gelen kişidir. Yunus onu dostluğun içine alır. Ve ıssız yeri, kimsenin yaşamadığı yeri, bir mahalleye çevirir.

Bakmadığın yer

Köydeki rahatsızlığın bir kısmı gerçek sorunlardan doğuyordu. Hüsamettin'in bahçesi onun geçimiydi; izinsiz toplanan portakal bir kayıptı. Çeşmenin kalabalıklaşması, çocukların gözetimsiz dolaşması, iki aylık bir yoğunluk. Yunus'un şiiri bu sorunları yok saymıyor. Ama köyün dilinde bu sorunlar, zamanla bir düşmanlığa dönüşmüştü. «Bunlar» kelimesi her yıl biraz daha keskinleşiyordu.

Yunus'un «agyâr dahı yârdur bize» dizesi bu keskinliği tam yerinden yakalıyor. Mevsimlik işçiler köy için ağyardı: dışarıdan gelen, iki ay kalan, sonra giden. Köy onları komşu olarak değil, bir yük olarak görüyordu. Ve bu bakış, on yaşında bir çocuğa atılan tokatla somutlaşmıştı.

Müzeyyen'in içinden geçen ilk ses, «Hoş gör, geçer», tanıdık bir sesti. Bir çatışmaya karışmamak, iki tarafa da gücenmemek, sessizce dükkâna dönmek. Ama bu sesin «hoş gördüğü» şey neydi? Meydanın ortasında ağlayan bir çocuk, bir sopa, iki tarafın birbirine yaklaşan yumrukları. Bu sahneye göz yummak, hoşgörü değildi; bir kavganın büyümesine seyirci kalmaktı.

Hoşgörü ile göz yummak arasındaki farkı Yunus'un şiiri kendi biçiminde gösteriyor. «Kimseye kin tutmayız» diyor; yani ne Hüsamettin'e ne Mahmut'a. Ama bu, kavganın ortasından çekilmek demek değil. Kin tutmamak, iki tarafı da dost olarak görmektir; ve dostlar birbirine vururken, dost olan araya girer.

Bir de Rıdvan'ın yaptığı vardı. Çocuk portakalı izinsiz toplamıştı. Yunus'un hoşgörüsü bu hatayı silmiyor. Ama hatanın karşılığı bir tokat değil, bir uyarı olabilirdi. Hüsamettin'in tokadı, kendi kaybından çok daha büyük bir şeyi, köyün yıllardır biriktirdiği öfkeyi taşıyordu. Bir çocuğun yanağı, bütün o «bunlar» cümlelerinin indiği yer olmuştu.

Müzeyyen'in içindeki ikinci ses, alçak olan, tam bunu duyuyordu. Hoşgörünün sınırı, zarar gören birinin olduğu yerdi. Ve meydanda zarar gören bir çocuk vardı.

Derinleşme

Yunus başka bir şiirinde sözün gücünü anlatır:

«Söz bilen kişinin yüzünü ağartır bir söz; sözü pişirip diyenin işini düzeltir bir söz. Söz olur keser savaşı, söz olur bitirir başı; söz olur zehirli aşı bal ile yağ eder bir söz. … Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini; bu cihanın cehennemini sekiz cennet eder bir söz.»

«Sözü pişirip demek.» Yunus'un imgesi ince: söz, çiğ hâliyle söylenirse savaş başlatabilir; pişirilip söylenirse savaşı keser. Pişirmek, sözün zamanını, ölçüsünü, sıcaklığını ayarlamaktır. Hoşgörü burada sessizlik değil, pişmiş bir sözdür.

Müzeyyen dükkândan çıktı. Meydanın ortasına, iki tarafın arasına yürüdü. Önce çocuğun yanına eğildi, yanağına dokundu, ona dükkândan bir su getirdi. Sonra Hüsamettin'e döndü. Sesi yüksek değildi.

«Hüsamettin,» dedi, «senin portakalın gitti, haklısın. Ama bu çocuğun yanağı da senin portakalından değerli. Sen bu köyün çocuğuna böyle vurur muydun?» Hüsamettin bir şey demedi; elini indirdi.

Sonra Mahmut'a döndü. «Mahmut kardeş, çocuğun izinsiz toplamış; bu da doğru değil. Ama bu meseleyi sopayla değil, burada konuşalım.» Mahmut sopayı tutan adama baktı; adam sopayı yere bıraktı.

Müzeyyen dükkâna döndü ve bir kasa portakal getirdi; kendi bahçesinden, sabah toplanmış. Kasayı meydanın ortasına, çeşmenin yanına koydu. «Bu kasa her gün burada olacak,» dedi. «Çadırdaki de alır, köydeki de. Kimse kimsenin bahçesine izinsiz girmesin; ama kimse de bir portakal için bir çocuğa vurmasın.»

O hasat boyunca kasa her sabah çeşmenin yanında durdu. Köyden birkaç kadın da kendi bahçelerinden ekledi. Rıdvan bir gün dükkâna geldi ve Müzeyyen'e çadırda annesinin yaptığı bir tabak ekmek getirdi. Hüsamettin ise hasadın son haftası, bir akşam, çadırlara bir çuval portakal bıraktı; kimseye söylemeden.

Müzeyyen'in o gün neden araya girdiğini köyde pek az kişi biliyordu. Elli yıl önce, on yaşındayken, o da bir hasat mevsiminde bu köye ailesiyle birlikte çadırla gelmişti. Babası portakal toplamış, kendisi de dere boyunda çamaşır yıkayan annesine yardım etmişti. Sonra aile köyde kalmış, babası bir bahçeye ortak olmuş, Müzeyyen de bu dükkânı açmıştı. O gün meydandaki çocuğa bakarken, aslında kendi on yaşına bakmıştı. Yunus'un «yabancı da dosttur bize» dizesi, onun için bir öğüt değil, bir hatıraydı.

Bunu da açıkça söylemek gerekiyor. Yunus'un «bütün âlem dosttur bize» dizesi, gerçek sorunları, bir bahçe sahibinin emeğini ya da bir köyün düzenini yok saymayı istemez. Mevsimlik tarım işçilerinin barınma, su, sağlık ve çocukların eğitimi gibi sorunları da bireysel iyi niyetle çözülemeyecek kadar büyüktür; valilikler ve ilgili kurumlar bu konuda düzenlemeler yapmakla yükümlüdür. Ayrıca bir çocuğa yönelik şiddet, kimden gelirse gelsin, hoş görülecek bir şey değildir.

Öbür bilgeler

Kaman'da Sema, üç kuşağı masaya oturtup herkese neyi değil neden istediğini sormuştu (MEV-K06.7). Müzeyyen de meydanın ortasında iki tarafa ayrı ayrı döndü; birine kaybını, öbürüne çocuğunun hatasını söyledi. Mevlânâ'nın barıştırıcısı her kelimenin altındaki üzümü görür; Yunus pişmiş bir sözün savaşı kestiğini. Sema da Müzeyyen de hoşgörüyü, iki tarafın dilini birden konuşmak olarak buldu.

Babaeski'de Gülşen, Feyzi'ye sabah mutfakta «Bu evde kalmanı istiyorum; ama bu sözlerle değil» demişti (BUD-K06.7). Müzeyyen de Hüsamettin'e kızmadan, ama net bir sınır çizerek konuştu. Buda uyarının beş şartını sayar; Yunus sözün pişirilmesini. Gülşen de Müzeyyen de bir çocuğun zarar gördüğü yerde, hoşgörüyü susmaktan ayırdı.

Bugün bir kez dene

Hayatında bir «ağyar» var mı? Bir komşu, bir yeni gelen, bir yabancı, bir başka mahallenin insanı? Kendine sor: ona karşı içimde biriken cümleler, gerçek bir sorundan mı geliyor, yoksa yıllardır tekrar edilen bir «bunlar» kelimesinden mi?

Bu hafta bir çatışmanın ortasında kalırsan, Yunus'un öğüdünü dene: sözünü pişir. Bağırmadan, ama susmadan. İki tarafa da ayrı ayrı, onların hakkı olanı ve onlardan beklediğini söyle.

Yanında taşıyacağın soru

Susarak geçiştirdiğin bir kavgada, pişmeyi bekleyen bir söz var mı?