Açılış
Gülşen kırk dokuz yaşında, Kırklareli'nin Babaeski ilçesinde ilkokul öğretmeni. Eşi Nihat'la ve on beş yaşındaki kızları Melda'yla yaşıyor. Üç yıl önce Nihat'ın küçük kardeşi Feyzi, boşandıktan sonra «birkaç aylığına» yanlarına taşındı. Birkaç ay üç yıl oldu.
Feyzi iyi kalpli bir adam sayılır; çocukları sever, evin tamirlerini yapar. Ama her akşam içer. İçince de dili sivrileşir. En çok da Melda'ya takılır. Sofrada, Melda ikinci tabağı alırken: «Yavaş kız, yakında kapıdan sığmayacaksın.» Ya da: «Bu kafayla seni kimse almaz.» Sonra güler. Nihat da güler, biraz utanarak. Gülşen bir şey demez.
Gülşen kendine hep aynı şeyi söyler: «Hoş görelim. Ailemiz. Boşanmış, yalnız, içi dolu. Bir şey dersek gider, sokakta kalır.» Üç yıl boyunca her akşam bu cümleyle sofrayı topladı.
Geçen kış Melda'nın öğretmeni Gülşen'i okula çağırdı. Melda okul kantininde hiçbir şey yemiyordu. Beden eğitimi saatinde iki kez başı dönmüştü. Öğretmen, Melda'nın bir arkadaşına «Evde yemek yemiyorum, sofrada herkes bana bakıyor» dediğini anlattı.
Gülşen o akşam eve döndüğünde mutfağa girdi ve Melda'nın son haftalardaki tabağını hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı. Kızının tabağına bakmamıştı; çünkü üç yıldır sofrada başını eğmişti.
Bilgenin kapısı
Aṅguttara Nikāya'da Buda'nın öğrencisi Sāriputta, bir başkasını uyarmak isteyen kişinin önce kendinde kurması gereken beş şeyi sayar:
«Dostlar, bir başkasını uyarmak isteyen keşiş, önce kendinde beş şey kurmalı, sonra uyarmalı. Hangi beş? Vaktinde konuşacağım, vakitsiz değil. Doğruyu konuşacağım, yanlışı değil. Yumuşak konuşacağım, sert değil. Yararlı olanı konuşacağım, zararlı olanı değil. Sevgiyle konuşacağım, içimde saklı bir kinle değil.»
Sutta'nın varsayımı dikkat çekici: uyarmak gerekebilir. Buda'nın topluluğunda bir hatayı görmezden gelmek bir erdem sayılmaz. Soru, uyarıp uyarmamak değil; nasıl uyarmaktır. Beş şart, hoşgörü ile sessizlik arasındaki çizgiyi çizer.
Bakmadığın yer
Gülşen'in hoşgörüsü iyi niyetten doğmuştu. Feyzi gerçekten yalnızdı, gerçekten kırılmıştı. Onu sokağa atmak istemiyordu. Aile içinde huzuru korumak, bir kavga çıkarmamak, bir yetişkinin zaafına katlanmak; bunlar Gülşen'in değerleriydi. Buda'nın sutta'sı bu değerleri küçümsemiyor.
Ama sutta'nın beş şartı, bir şeyi açıkça gösteriyor: hoşgörü, susmak değildir. Sāriputta uyarmayı yasaklamıyor; uyarının bir zamanı, bir doğruluğu, bir yumuşaklığı olmasını istiyor. Gülşen ise üç yıl boyunca hiç uyarmamıştı. Ne vaktinde ne vakitsiz. Ne yumuşak ne sert. Sessizlik, beş şartın hiçbirine uymuyordu; çünkü ortada bir konuşma yoktu.
Ve bu sessizliğin bir bedeli vardı. Feyzi'nin sözleri bir yetişkine söylenseydi, belki o yetişkin kendini koruyabilirdi. Ama Melda on beş yaşındaydı. Her akşam sofrada, kendi bedenine dair söylenen sözleri dinliyordu. Ve sofradaki iki yetişkin, annesi ve babası, ya gülüyor ya susuyordu. Melda'nın gözünde bu sessizlik, Feyzi'nin sözlerini onaylamak demekti.
Hoş görmek her şeye göz yummak mı? Gülşen'in hikâyesi bu soruya, hoşgörünün kime yöneldiğini sorarak yaklaşıyor. Gülşen Feyzi'yi hoş görüyordu. Ama o hoşgörünün maliyetini Melda ödüyordu. Bir kişiye gösterilen hoşgörü, başka birine gösterilen bir ihmale dönüşmüştü. Göz yumulan şey Feyzi'nin içkisi değil, Melda'nın acısıydı.
Sutta'nın beşinci şartı da burada önemli: «sevgiyle konuşacağım, içimde saklı bir kinle değil.» Gülşen'in üç yıllık sessizliği, belki içinde bir kin de biriktirmişti. Feyzi'ye karşı, Nihat'a karşı, kendine karşı. Ve bu kin, uzun süre konuşulmadığında, bir gün sevgiyle değil öfkeyle patlayabilirdi. Hoşgörü sanılan sessizlik, sutta'nın uyardığı «saklı kine» zemin hazırlıyordu.
Bir de Gülşen'in kendine söylediği cümle vardı: «Bir şey dersek gider.» Bu cümle, uyarmanın tek biçiminin kapıyı göstermek olduğunu varsayıyordu. Sutta ise başka bir yol gösteriyor: vaktinde, doğru, yumuşak, yararlı, sevgiyle. Kapıyı göstermeden de söylenebilecek bir söz vardı.
Derinleşme
Majjhima Nikāya'da bir prens, Buda'yı zor bir soruyla sıkıştırmak ister: «Buda hiç başkalarının hoşuna gitmeyen bir söz söyler mi?» O sırada prensin kucağında küçük bir bebek oturmaktadır. Buda ona sorar:
«"Ne dersin prens: senin ya da dadının dalgınlığı yüzünden bu çocuk ağzına bir çubuk ya da taş alsa, ne yapardın?" "Onu çıkarmaya çalışırdım efendim. Hemen çıkaramazsam, sol elimle başını tutar, sağ elimin parmağını kıvırıp kanatsa bile çıkarırdım. Neden? Çünkü çocuğa şefkatim var." "İşte öyle, prens. … Tathāgata doğru, gerçek ve yararlı olduğunu bildiği, ama başkalarının hoşuna gitmeyen bir sözü söylemenin vaktini bilir. Neden? Çünkü Tathāgata'nın varlıklara şefkati vardır."»
Buda'nın benzetmesi hoşgörünün sınırını çok somut bir yere koyuyor. Çocuğun ağzındaki taş hoş görülmez. Çıkarılır; gerekirse kanatarak. Bu sertlik bir öfkeden değil, şefkatten gelir. Ve aynı sutta'da Buda, hoşa gitmeyen bir doğruyu söylemenin «vaktini bildiğini» de söyler. Şefkat bazen susmayı değil, zamanını bilerek konuşmayı gerektirir.
Gülşen o gece uyumadı. Sabah, Feyzi işe gitmeden önce, mutfakta onu yalnız yakaladı. Sofrada değil, Melda'nın yanında değil, içkili değil. Çay koydu ve konuştu.
«Feyzi,» dedi, «sana bir şey söyleyeceğim ve bunu seni sevdiğim için söylüyorum. Melda yemek yemiyor. Okulda başı dönmüş. Arkadaşına "sofrada herkes bana bakıyor" demiş. Senin akşam sözlerin onu yaralıyor. Bundan sonra sofrada Melda'nın bedenine, yüzüne, yemeğine dair tek bir söz istemiyorum. Bu evde kalmanı istiyorum; ama bu sözlerle değil.»
Feyzi önce bozuldu. «Şaka yapıyordum yenge,» dedi. Sonra sustu. Bir süre çayına baktı. «Bilmiyordum,» dedi en sonunda. «Benim babam da bana böyle derdi. Ben de güler geçerdim.»
O akşam sofrada Feyzi hiçbir şey demedi. Ertesi akşam da. Bir hafta sonra Melda'ya yemekten sonra bir kutu çikolata getirdi, sonra durdu ve kutuyu geri aldı. «Yok,» dedi, «bunu da yapmayayım.» Melda ilk kez ona güldü.
Gülşen bir şey daha yaptı: Nihat'la konuştu. «Sen de gülüyordun,» dedi. Nihat başını eğdi. «Kardeşimi kırmamak için,» dedi. Gülşen ona yalnızca bir şey sordu: «Peki kızını kırmamak için ne yaptın?» O gece Nihat, Melda'nın odasının kapısını çaldı ve uzun süre kızının yatağının kenarında oturdu. Ve Melda'yı, okulun rehberlik servisinin yönlendirmesiyle, bir ergen psikoloğuna götürdüler.
Buda'nın «ağızdaki taş» benzetmesi, her rahatsız edici davranışa sert müdahale anlamına gelmez; çocuğun ağzındaki taş bir tehlikedir, her alışkanlık öyle değildir. Hoşgörü ile müdahale arasındaki çizgi, çoğu zaman zarar gören birinin olup olmadığına bağlıdır. Ayrıca yeme sorunları, çocuklarda ve ergenlerde ciddi sağlık sonuçları doğurabilir; erken dönemde bir hekime ve bir çocuk-ergen ruh sağlığı uzmanına başvurmak önemlidir. Aile içinde alkol kullanımı da bir destek gerektirebilir.
Öbür bilgeler
Sorgun'da Ziya, kardeşine kefil olmayı reddetmiş ama ona atölyede bir iş vermişti (KON-K06.6). Gülşen de Feyzi'yi evden çıkarmadı; ama sofrada bir sınır çizdi. Mengzi'nin Shun'u kardeşini sever ama ona zarar verme gücü bırakmaz; Buda'nın sutta'sı uyarıyı sevgiyle yapmayı öğütler. İki hikâyede de sınır, sevginin bir parçası olarak çizildi.
Bolvadin'de Nadire'nin tezgâhına salı günleri gelen Batuhan, borcu bittikten sonra da baharı kasa taşıyarak karşılamıştı (GAZ-K06.6). Feyzi de sınırdan sonra evden gitmedi; kaldı ve değişmeye başladı. Gazâlî affı hakkını bilerek düşürmek sayar; Buda uyarıyı vaktinde ve yumuşaklıkla yapmayı. Nadire de Gülşen de karşısındakini kapının dışına itmeden, bir sınırın içinde tutmayı seçti.
Bugün bir kez dene
Hayatında «hoş gördüğün» ama aslında başka birinin zarar gördüğü bir durum var mı? Kendine sor: bu hoşgörünün bedelini kim ödüyor?
Eğer bir uyarı gerekiyorsa, Sāriputta'nın beş şartını tek tek kontrol et. Vakti mi? Doğru mu? Yumuşak mı? Yararlı mı? Sevgiyle mi? Beşi de hazırsa, bu hafta o sözü söyle. Hazır değilse, hangisinin eksik olduğunu bul ve önce onu kur.
Yanında taşıyacağın soru
Hoş gördüğün şeyin bedelini, sofranın hangi köşesinde biri ödüyor?