Açılış
Sema elli bir yaşında, Kırşehir'in Kaman ilçesinde ebe. Otuz yıldır ilçenin doğumlarında çalışıyor; kasabadaki gençlerin yarısını o karşıladı. Ablası Meliha'nın kızı Damla, ilkbaharda evlenecekti. Ve düğün hazırlıkları, ailenin üç kuşağını birbirine düşürmüştü.
Annesi Kevser Nine, seksen dört yaşında, kına gecesinin eski usulle yapılmasını istiyordu: gelinin başına kırmızı örtü, ağıtlı türküler, kadınların halay çektiği bir avlu. Meliha, otuz yıllık bir terzi, düğünün ilçenin en iyi salonunda, beyaz örtülü masalarla, bir orkestrayla yapılmasını istiyordu; «İnsanlar ne der?» sorusu onun her cümlesinin altındaydı. Damla ise, Ankara'da çalışan yirmi altı yaşında bir mühendis, yalnızca ailesiyle ve en yakın arkadaşlarıyla, bağ evinde, akşam yemeği gibi küçük bir şey istiyordu.
Üçü de sesini yükseltti. Kevser Nine «Benim torunum kınasız mı evlenecek?» dedi. Meliha «Bütün kasabanın önünde rezil mi olalım?» dedi. Damla «Bu benim düğünüm!» dedi ve kapıyı çarptı.
Ailenin geri kalanı, çoğu zaman olduğu gibi, Sema'ya döndü. «Sen bir şey söyle.» Sema, otuz yıl boyunca doğumhanede sancıdan bağıran kadınları sakinleştirmişti. Ama bu kez ne diyeceğini bilmiyordu. İçinden ilk geçen şey de şuydu: «Karışmayayım. Herkes istediğini yapsın, ben hoş görürüm.»
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin ikinci defterinde dört kişinin hikâyesini anlatır. Biri onlara bir dirhem verir. Ne alacakları konusunda tartışırlar:
«Bir adam dört kişiye bir dirhem verdi. Biri dedi ki: "Bunu üzüme (angûr) veririm." Öbürü Araptı, dedi ki: "Hayır, ben 'ineb' isterim, üzüm değil, ey hilekâr!" Biri Türktü, dedi ki: "Bu benim; ineb istemem, 'üzüm' isterim." Biri Rumdu, dedi ki: "Bu lafı bırakın, biz 'istafil' isteriz." Bu çekişmede kavgaya tutuştular, çünkü adların sırrından habersizdiler. Ahmaklıktan birbirlerine yumruk atıyorlardı; cehaletle dolu, bilgiden boşturlar. Yüz dil bilen sır sahibi aziz biri orada olsaydı, onları barıştırırdı. Derdi ki: "Ben bu bir dirhemle hepinizin isteğini veririm."»
Dördü de aynı şeyi istiyordu: üzüm. Ama her biri onu kendi dilinde adlandırıyordu ve öbürünün kelimesini bir düşmanlık sanıyordu. Mevlânâ'nın barıştırıcısı onlara «Herkes istediğini alsın» demez; onlara, aslında aynı şeyi istediklerini gösterir.
Bakmadığın yer
Sema'nın ilk düşüncesi, «Herkes istediğini yapsın, ben hoş görürüm», bir hoşgörü gibi görünüyordu. Kimsenin tarafını tutmamak, kimseyi kırmamak, aile içinde tarafsız kalmak. Ama Mevlânâ'nın hikâyesi bu tarafsızlığa başka bir yerden bakıyor. Dört kişi kavgada yumruk atarken, yanlarından geçip «Siz bilirsiniz» diyen birinin hoşgörüsü, kavgayı durdurmaz. Yalnızca seyreder.
Mevlânâ'nın barıştırıcısı ise «yüz dil bilen»dir. Onun hoşgörüsü, karışmamaktan değil, anlamaktan gelir. Her birinin kelimesini bilir ve her kelimenin altında aynı isteği görür. Hoşgörü burada göz yummak değil, görmektir: kavganın altındaki ortak isteği görmek.
Sema'nın ailesindeki üç kadın da, belki, aynı şeyi istiyordu. Kevser Nine'nin «kına» kelimesinin altında ne vardı? Torununu kendi annesinden, kendi geçmişinden kopmadan evlendirmek; bir kuşaktan öbürüne bir şey aktarmak. Meliha'nın «salon» kelimesinin altında? Kızının düğününün değerli, görülür, saygın olması; otuz yıl iğne iplikle kazandığı bir hayatın, kızının en önemli gününde bir karşılık bulması. Damla'nın «bağ evi» kelimesinin altında? Kendi düğününün bir gösteri değil, sevdikleriyle geçen gerçek bir akşam olması.
Üç kelime: kına, salon, bağ evi. Üçünün altında belki tek bir istek: bu düğün, Damla için ve bu aile için bir anlam taşısın. Ama üçü de kendi kelimesinde ısrar ediyordu, tıpkı angûr, ineb, üzüm ve istafil gibi. Ve her biri, öbürünün kelimesini kendi isteğine bir saldırı olarak duyuyordu.
Sema'nın «karışmayayım» düşüncesi, bu yüzden bir hoşgörü değil, bir geri çekilmeydi. Mevlânâ'nın diliyle, «adların sırrından habersiz» bir kavgayı seyretmek. Oysa Sema, belki ailede bu üç dili de bilen tek kişiydi. Kevser Nine'nin annesinin kına türkülerini hatırlıyordu; Meliha'nın yıllarca başkalarının düğün elbiselerini dikip kendi kızının gününü nasıl hayal ettiğini biliyordu; Damla'nın Ankara'daki yalnızlığını, kalabalıktan neden kaçtığını anlıyordu.
Hoş görmek, burada, üç dili de bilen birinin susmaması anlamına geliyordu.
Derinleşme
Mevlânâ aynı bölümde barıştırıcının ne dediğini sürdürür; sonra bir uyarıda bulunur:
«Her biriniz kavga ve ayrılık getirir; ben size birlik getiririm. O hâlde susun, dinleyin; ta ki konuşmada sizin diliniz ben olayım. Sözünüz bir türden görünse de, etkisinde çekişmenin ve öfkenin mayasıdır. Ödünç sıcaklık etki etmez; asıl sıcaklığın bir hüneri vardır. Sirkeyi ateşte ısıtsan, yediğinde yine serinlik verir; çünkü o sıcaklık yalnızca giriştedir, aslı serinlik ve keskinliktir.»
Mevlânâ'nın sirke benzetmesi, «Herkes istediğini yapsın» türünden bir hoşgörünün neden işe yaramadığını açıklıyor. Bu, ödünç bir sıcaklıktır. Dışarıdan ısıtılmış sirke gibi, ilk anda sıcak görünür; ama içine girince yine keskin ve serin kalır. Aile, Sema'nın tarafsızlığıyla bir süre sakinleşebilirdi; ama altındaki keskinlik, kavga, yerinde dururdu. Asıl sıcaklık, kavganın altındaki ortak isteği görmekten gelir.
Sema o akşam üçünü bir araya topladı: annesini, ablasını, yeğenini. Önce bir şart koydu: «Bu akşam herkes yalnızca bir şey söyleyecek: neden istediğini. Ne istediğini değil.»
Kevser Nine, uzun bir sessizlikten sonra konuştu: «Annem bana kına yaktığında ağlamıştı. O ağlamayı Damla'ya da istiyorum. Ben gidince kim yakacak?» Meliha sonra konuştu: «Otuz yıl başkalarının kızlarının elbisesini diktim. Benim kızımın günü de güzel olsun istedim. Kimse "Meliha'nın kızına bakın" diye arkasından konuşmasın.» Damla en son konuştu: «Ben kalabalıkta kayboluyorum. Kendi düğünümde kaybolmak istemiyorum.»
Sema üçünü dinledikten sonra bir öneri yaptı. Kına gecesi, Kevser Nine'nin avlusunda, yalnızca kadınlarla, eski türkülerle yapılacaktı; kınayı Kevser Nine kendi eliyle yakacaktı. Düğün yemeği, Damla'nın istediği gibi bağ evinde, küçük olacaktı. Ve Meliha, Damla'nın gelinliğini kendi elleriyle dikecekti; ilçede herkes o gelinliği konuşacaktı.
Üçü de bir süre sustu. Sonra Meliha ağladı. Damla annesinin boynuna sarıldı. Kevser Nine, «Kınayı ben yakacağım ama, haberiniz olsun,» dedi.
Bunu da söylemek gerek: Mevlânâ'nın barıştırıcısı, her çekişmenin altında aynı isteğin yattığını varsaymamızı istemiyor; bazen istekler gerçekten çatışır ve bir uzlaşma bulunamaz. Ayrıca bir ailede «arabulucu» rolü sürekli aynı kişiye düşüyorsa, o kişi de tükenebilir; arabuluculuk bir görev değil, gönüllü bir katkı olmalı. Çatışma derinleştiğinde, aileyle bağı olmayan bir uzman, örneğin bir aile terapisti, herkesin dilini duyulur kılmada daha tarafsız bir yardım sunabilir.
Öbür bilgeler
Babaeski'de Gülşen, sofradaki sözleri hoş görmeyi bırakmış, Feyzi'yle sabah mutfakta yalnız konuşmuştu (BUD-K06.7). Sema da «Karışmayayım» düşüncesini bırakıp üç kadını aynı masaya oturttu. Buda uyarıyı vaktinde ve sevgiyle yapmayı öğütler; Mevlânâ yüz dil bilenin barıştırdığını söyler. Gülşen de Sema da hoşgörünün susmak değil, doğru zamanda doğru sözü söylemek olduğunu buldu.
Sorgun'da Ziya, kardeşinin «Annem beni hiç sormadı mı?» sorusuna «Her gün sordu» diye cevap vermişti (KON-K06.6). Kevser Nine de «Ben gidince kim yakacak?» diye sordu ve cevabını bir kına kabında buldu. Mengzi kardeşi sevgiyle yakın tutmaktan söz eder; Mevlânâ adların altındaki ortak isteği görmekten. İki hikâyede de bir aile, aynı geçmişi farklı kelimelerle taşıyordu.
Bugün bir kez dene
Hayatında bir «üzüm kavgası» var mı? Bir ailede, bir işte, bir arkadaş grubunda, herkesin aynı şeyi farklı kelimelerle istediği bir çekişme? Kendine sor: bu kelimelerin altında ortak bir istek olabilir mi?
Bu hafta, o çekişmedeki kişilerden birine, ne istediğini değil, neden istediğini sor. Cevabını dinle. Sonra kendine sor: «Hoş görüyorum» dediğim şey, bir anlayış mı, yoksa bir geri çekilme mi?
Yanında taşıyacağın soru
Hoş gördüğünü sandığın bir kavgada, aslında yalnızca seyirci misin?