Açılış
Remzi Usta elli yedi yaşında, Erzurum'un Oltu ilçesinde bir cağ kebapçısının ustası. Kırk yıldır yatay şişin başında; ateşin hangi odundan yakılacağını, kuzunun hangi yaştan olacağını, eti hangi kalınlıkta keseceğini bilir. Lokantanın sahibi bile kebaba onun sözü olmadan dokunmaz.
Remzi Usta'nın ünlü bir öfkesi var. Bir çırak eti yanlış keserse, mutfağın ortasında bağırır: «Eşek! Kırk yıldır bu işi yapıyorum, sen bana bunu mu öğreteceksin?» Çıraklar onun yanında iki yıl dayanamaz. Son beş yılda yedi çırak gitti.
Geçen bahar köyden yeni bir çırak geldi: Batın, on dokuz yaşında, sessiz, hızlı. İlk haftasında şişe eti yanlış dizdi; yağlı parçalar alta düştü, kebap kurudu. Remzi Usta onu herkesin önünde azarladı. Batın bir şey demedi. Ertesi hafta aynı hatayı yaptı. Remzi Usta bu kez daha sert bağırdı ve Batın'ın telefonunu cebinden aldı: «Mesai saatinde ne yazıyorsun bakayım?» Batın'ın annesiyle yazışmalarını okudu.
O akşam Batın işten ayrılacağını söyledi. Lokantanın sahibi Remzi Usta'yı çağırdı: «Usta, sekizinci çırak. Bu sefer sorun çırakta değil.»
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya ayırdığı kitabında, bir yanlışı düzeltmenin derecelerini sayar. Bunlardan ikincisi, yanlışını bilmeyen birine bildirmektir:
«İkinci derece bildirmektir. Çünkü kişi bir kötülüğe bilgisizliği yüzünden girebilir; onun kötü olduğunu öğrenince bırakır. … Ona yumuşaklıkla, sertlik olmadan bildirmek gerekir. Çünkü bildirmenin içinde onu cahillikle ve ahmaklıkla nitelemek vardır; cahil yerine konmak da bir eziyettir. İnsan pek az durumda cahillikle anılmaya razı olur. … Ona şöyle denir: "İnsan âlim doğmaz; biz de bunları bilmiyorduk, âlimler bize öğretti. Belki senin köyünde bunu açıklayan biri yoktu." … Çünkü bir Müslümana eziyet etmek, onu yanlışında bırakmak kadar sakıncalıdır. Akıllılardan hiç kimse kanı kanla ya da sidikle yıkamaz.»
Gazâlî'nin ölçüsü iki yöne birden işler. Yanlışı görmezden gelmek bir hatadır; ama yanlışı düzeltirken karşıdakini ezmek de bir hatadır. Birinden kaçıp öbürüne düşen, «kanı sidikle yıkamış» olur.
Bakmadığın yer
Remzi Usta'nın sertliğinin bir mantığı vardı. Kebap bir zanaattı; yanlış dizilmiş bir şiş, bir müşterinin tabağında kuru bir et demekti. Kırk yıllık bir ustanın standardı, lokantanın ününü taşıyordu. Batın'ın hatasını görmezden gelmek, Gazâlî'nin diliyle, onu yanlışında bırakmak olurdu. Remzi Usta bunu yapmadı; hatayı gördü ve söyledi.
Ama Gazâlî'nin metni, hatayı söylemenin biçimine bakıyor. Batın köyden yeni gelmişti; cağ kebabının şişe nasıl dizildiğini kimse ona öğretmemişti. Hatası bir bilgisizlikti, bir inat değil. Gazâlî'ye göre böyle birine yapılacak şey, yumuşaklıkla bildirmektir: «İnsan âlim doğmaz; biz de bilmiyorduk.» Remzi Usta ise «Eşek!» diyordu. Hatayı düzeltirken, çırağı cahil ve ahmak yerine koyuyordu.
Gazâlî bunun neden işe yaramadığını da söylüyor. Cahillikle anılmak, insanın en çok direndiği şeydir; çünkü bilgisizlik kişinin iç yüzündeki bir kusur gibi algılanır. Biri bu kusuru herkesin önünde açarsa, kişi ya kaçar ya da inatla hatasını savunur. Batın'ın aynı hatayı ertesi hafta tekrarlaması belki de bundandı: azarın içinde ne doğru yöntem vardı ne de öğrenme isteğini besleyecek bir yer.
Gazâlî'nin cevabı bu noktada incelir. Hoşgörü, yanlışı görmezden gelmek değildir; ama yanlışı düzeltenin elindeki araç, öfke değil yumuşaklıktır. Göz yummak bir hata, azarlamak başka bir hata. Gazâlî'nin önerdiği üçüncü yol: görmek, söylemek, ama karşıdakini ezmeden söylemek.
Remzi Usta'nın kırk yıllık öfkesi, belki kendi ustasından kalmıştı. Belki kendisi de çırakken böyle azarlanmış, böyle öğrenmişti. Ama bu öğrenme biçimi yedi çırağı mutfaktan kaçırmıştı. Kebapçının en iyi ustası, zanaatını kimseye aktaramıyordu.
Ve telefon meselesi vardı. Remzi Usta, Batın'ın cebinden telefonunu alıp yazışmalarını okumuştu. Bu, hata düzeltmenin değil, bir ihlalin adıydı. Bir çırağın annesine yazdığı satırlar, şişin nasıl dizildiğiyle hiçbir ilgisi olmayan bir yerdi; Remzi Usta oraya, düzeltme bahanesiyle girmişti.
Derinleşme
Gazâlî aynı bölümde, bildirmeden bile önce gelen bir dereceyi, yanlışı araştırmayı ele alır ve onu yasaklar:
«Birinci derece, kötülüğün varlığını araştırmaktır; bu yasaktır, bu daha önce söylediğimiz tecessüstür. İnsan başkasının evine kulak verip saz sesi duymaya, şarap kokusu almaya, giysisini yoklayıp ne taşıdığını anlamaya, komşularına sorup evinde ne olduğunu öğrenmeye çalışmamalıdır. … Denilir ki Lokman'ın yüzüğünün nakşı şuydu: "Gördüğünü örtmek, sandığını yaymaktan daha güzeldir."»
Gazâlî bir de düzelten kişinin kendini sınaması için bir ölçü verir. Düzeltmenin ardındaki niyet, karşıdakinin iyiliği mi, yoksa düzeltenin üstünlüğü mü? Sınav şudur: o kişinin yanlışını senin sözünle değil de bir başkasının sözüyle bırakması sana daha mı sevimli gelir? Eğer yalnızca senin sözünle bırakmasını istiyorsan, düzeltmen, Gazâlî'nin deyişiyle, «gizli bir şehvete», kendi itibarına hizmet ediyordur.
Remzi Usta lokanta sahibinin sözlerinden sonra o gece eve gitmedi. Mutfakta, sönmeye yüz tutmuş ocağın başında oturdu. Sonra Batın'ı aradı. Telefonu açmadı. Bir mesaj yazdı: «Oğlum, telefonuna bakmam yanlıştı. Kusura bakma. Yarın gel, şişi sana baştan öğreteyim.»
Batın ertesi sabah geldi. Remzi Usta onu ocağın başına aldı ve ilk kez bağırmadan anlattı: etin hangi tarafının ateşe döneceğini, yağlı parçaların neden üstte kalması gerektiğini, şişin ne zaman çevrileceğini. Bir ara durdu ve şunu söyledi: «Ben de ilk yıl bunu yanlış yapıyordum. Ustam Sabit Efendi bana üç ay boyunca her sabah eti yeniden dizdirdi.»
Batın o gün şişi doğru dizdi. Remzi Usta bir şey demedi; yalnızca başını salladı. Ertesi ay lokantaya yeni bir çırak geldiğinde, Remzi Usta ona şişi Batın'a gösterttirdi; kendisi kenarda durup izledi.
Burada açıkça yazılması gereken bir sınır var. Gazâlî'nin yumuşaklık öğüdü, ciddi bir ihmal ya da tehlike karşısında sessiz kalmayı önermez; bir mutfakta bir hijyen hatası ya da bir iş güvenliği riski hemen ve açıkça düzeltilmelidir. Ayrıca bir çalışanın kişisel telefonunu karıştırmak, yalnızca bir ahlak sorunu değil, çalışanın mahremiyet hakkının ihlalidir; iş yerlerinde bu hakların korunması yasal bir yükümlülüktür.
Öbür bilgeler
Aksaray'da Kutay, annesinin ot kesesini doktorun masasına koymadan önce, mutfakta oturup o otların nereden geldiğini dinlemişti (IBA-K06.7). Remzi Usta da Batın'a şişi yeniden öğretmeden önce, kendi ustasından nasıl öğrendiğini hatırladı. İbn Arabî yanlış yoldakinin bunu bilmediğini söyler; Gazâlî bilmeyene yumuşaklıkla bildirmeyi öğütler. Kutay da Remzi Usta da karşısındakini cahil ilan etmeyi bırakınca öğretebildi.
Ceyhan'da Müzeyyen, Hüsamettin'in haklı olduğu yeri teslim ederken, tokadın hakkı aştığını da açıkça söylemişti (YUN-K06.7). Remzi Usta'ya da lokanta sahibi benzer bir soru sordu: «Bu sefer sorun çırakta değil.» Yunus sözün pişirilmesini ister; Gazâlî kanın kanla yıkanmamasını. Müzeyyen de lokanta sahibi de, bir öfkenin ortasında, sözü doğru yere yönelttiler.
Bugün bir kez dene
Hayatında sık sık düzelttiğin biri var mı? Bir çocuk, bir çalışan, bir öğrenci, bir eş? Gazâlî'nin iki sorusunu sor. Birincisi: düzeltirken onu cahil yerine mi koyuyorum? «Ben de bilmiyordum» diyebilir miyim? İkincisi: bu yanlışı bir başkasından öğrenip bıraksa, bu bana yeter mi, yoksa benden öğrenmesini mi istiyorum?
Bu hafta bir yanlışı düzeltirken şu cümleyle başla: «Bunu ben de ilk başta yanlış yapıyordum.»
Yanında taşıyacağın soru
Bir yanlışı düzeltirken, kanı kanla mı yıkıyorsun?