Açılış
Erhan otuz yedi yaşında, Amasya'nın Gümüşhacıköy ilçesindeki devlet hastanesinde dahiliye servisinin hemşiresi. On iki yıldır bu serviste çalışıyor; gece nöbetlerinde hastaların elini tutmasıyla tanınır.
Geçen kış bir gece servise seksen bir yaşında bir adam yatırıldı: zatürre, kalp yetmezliği. Erhan dosyayı açtı ve adı okudu: Muammer Yılmaz. Bir an durdu. Hastanın odasına girdi, yatağın başına geldi ve yüzüne baktı. Yıllar ve hastalık o yüzü değiştirmişti, ama gözler aynıydı.
Muammer Hoca, Erhan'ın ortaokuldaki matematik öğretmeniydi. Erhan on iki yaşındayken, tahtada bir problemi çözemediği bir gün, Muammer Hoca bütün sınıfın önünde ona bir tokat atmış ve «Senden adam olmaz, git babanın yanında çoban ol» demişti. Sınıf gülmüştü. Erhan o yıl matematikten kalmış, ertesi yıl başka bir okula gönderilmişti. Yirmi beş yıl boyunca o cümle aklından hiç çıkmadı. Hemşirelik okulunu bitirdiğinde bile, diploma törenindeki ilk düşüncesi buydu: «Adam oldum mu, hocam?»
O gece Muammer Hoca uyuyamıyordu; nefesi daralıyordu. Erhan'a «Evladım, bir bardak su verir misin?» dedi. Onu tanımadı.
Erhan suyu getirdi. Elleri titriyordu. Odadan çıktı, koridorun sonundaki ilaç odasına girdi ve kapıyı kapattı.
Bilgenin kapısı
Dîvân'daki 111. şiir, dervişliği tarif ederken şöyle başlar:
«"Ben dervişim" diyen kişiye bu yolda ar gerekmez; derviş olan kişilerin gönlü geniştir, dar gerekmez. Derviş gönülsüz gerektir, sövene dilsiz gerektir; dövene elsiz gerektir, halka denk gerekmez.»
«Sövene dilsiz, dövene elsiz.» Yunus'un tarifinde affetmenin ilk adımı, karşılık vermemektir. Ama bu dize önce gönülden söz eder: «gönlü geniştir, dar gerekmez.» Elsizlik ve dilsizlik, ancak geniş bir gönülden doğabilir.
Bakmadığın yer
Erhan'ın yarası gerçekti. On iki yaşında bir çocuğa, bütün sınıfın önünde atılan bir tokat ve «Senden adam olmaz» cümlesi, küçük bir şey değildir. Erhan'ın yirmi beş yıl boyunca o cümleyi taşıması, onun bir zaafı değil, yaranın derinliğinin bir işaretiydi. Yunus'un şiiri bu yarayı inkâr etmiyor.
Ama o gece, ilaç odasının kapısı kapalıyken, Erhan'ın elinde bir güç vardı. Yirmi beş yıl önce eli olmayan, dili olmayan bir çocuktu; şimdi hastanın ilaçlarını veren, nefesini izleyen, gece boyunca ona bakacak olan kişiydi. Yunus'un «dövene elsiz» dizesi, tam bu güç anına denk düşüyor. Elsiz olmak, eli olmayan birinin hâli değil; eli olup da kaldırmayanın hâlidir.
Erhan'ın içinden geçenler belki bir tokat değildi. Ama başka biçimleri vardı: suyu biraz geç getirmek, gece nöbetinde odaya bir kez az uğramak, «Evladım» diye seslendiğinde duymamış gibi yapmak. Bunlar hiçbir rapora geçmezdi. Ama Erhan bunları düşündüğünü fark etti ve korktu. On iki yıldır hastaların elini tutan kendisi, ilk kez bir hastaya karşı içinde soğuk bir şey hissediyordu.
Konunun sorusu tam burada açılıyor: affetmek kimin için? Muammer Hoca Erhan'ı tanımamıştı bile. Tokadı da cümleyi de büyük ihtimalle hatırlamıyordu. Erhan'ın affı ona hiçbir şey kazandırmayacaktı. Affın bir kazananı olacaksa, o Erhan'dı. Ama nasıl?
Yunus'un şiirinin ilk dizesi bir ipucu veriyor: «Gönlü geniştir, dar gerekmez.» Erhan'ın yirmi beş yıllık kini, gönlünde bir köşeyi daraltmıştı. O köşede on iki yaşında bir çocuk, bir tahta, bir tokat ve bir cümle donup kalmıştı. Hemşire Erhan büyümüş, gönlü genişlemişti; ama o köşe hep dardı. Muammer Hoca'ya karşılık vermek, o köşeyi daha da daraltacaktı: kendini, yirmi beş yıl önceki çocuğa geri kilitleyecekti.
Bir de hastane vardı. Erhan bir hemşireydi; hastaya bakmak onun mesleki ve ahlaki yükümlülüğüydü. Kin, bu yükümlülüğü zedelemek üzereydi. Yunus'un «elsizliği» burada yalnızca bir erdem değil, bir meslek ahlakıydı da.
Derinleşme
Yunus başka bir şiirinde kinin gönülde ne yaptığını anlatır:
«Eğriliğini koyasın, doğru yola gelesin; kibri ve kini çıkar ki erenlerden nasip alasın. … Gönülde pas oturur, orada seni yitirir; içeride şah oturur, giremezsin, göresin.»
«Gönülde pas oturur.» Yunus'un imgesi tam yerinde: kin, bir anda gelmez; zamanla, ince ince, demirin üstünde pas gibi birikir. Ve pas tuttuğu yerde insanı «yitirir»: kişi kendi gönlünün içine giremez olur. İçeride bir şah oturur, yani gönlün asıl sahibi, en derin hâli; ama pas kapıyı kilitlemiştir. Erhan'ın yirmi beş yıllık kini, onu kendi gönlünün bir odasından dışarıda bırakmıştı.
Erhan o gece ilaç odasında on dakika kaldı. Sonra çıktı, Muammer Hoca'nın odasına döndü. Yaşlı adamın nefesini ölçtü, yastığını düzeltti, ilacını saatinde verdi. Gece boyunca odaya her zamankinden bir kez fazla uğradı. Bunu bilerek yaptı: içindeki soğukluğa karşı bir yürüyüştü.
Sabaha karşı, nöbetin en sessiz saatinde, Erhan bir şeyi fark etti. Muammer Hoca uykusunda bir şeyler mırıldanıyordu; dikkatle dinleyince bunun bir çarpım tablosu olduğunu anladı. Yaşlı adam uykusunda bile bir sınıfın önündeymiş gibi sayıyordu. Erhan yatağın kenarında bir süre durdu. Tokadı atan el de, şu an örtünün üstünde titreyen el de aynı eldi. İkisini birden görebilmek, pasın ilk kez çatladığı andı.
Üçüncü gece, Muammer Hoca biraz toparlanmıştı. Erhan ilaçlarını getirdiğinde, yaşlı adam ona baktı ve sordu: «Evladım, sen buralı mısın?» Erhan bir an düşündü. Sonra şöyle dedi: «Hocam, ben sizin öğrencinizdim. Ortaokulda, yedinci sınıfta.» Muammer Hoca kaşlarını çattı, hatırlamaya çalıştı. Hatırlamadı. «Kusura bakma evladım, çok öğrencim oldu.» Erhan gülümsedi. «Önemli değil hocam.»
Erhan o cümleyi, «Senden adam olmaz», ona söylemedi. Söylemek istemedi değil; ama söylemenin artık kime faydası olacağını bilemedi. Muammer Hoca seksen bir yaşındaydı, nefesi zor çıkıyordu, öğrencilerini hatırlamıyordu. Erhan'ın ihtiyacı onun özrü değildi. Erhan'ın ihtiyacı, kendi gönlündeki o dar köşeyi açmaktı.
Muammer Hoca bir hafta sonra taburcu oldu. Giderken Erhan'ın elini tuttu: «Sağ ol evladım. Sen iyi bir adam olmuşsun.» Erhan koridorun sonundaki ilaç odasına gitti ve bu kez başka bir sebeple ağladı. Yirmi beş yıl bekleyip hiç duymadığı cümleyi, kendisini hatırlamayan bir adamdan duymuştu.
Bu hikâyenin bir dengesi açıkça söylenmeli. Yunus'un «dövene elsiz» öğüdü, şiddete ya da istismara sessizce katlanmayı önermez; bir çocuğa yapılan şiddet bir suçtur ve bugün yaşanıyorsa bildirilmesi bir yükümlülüktür. Affetmek de bir zorunluluk değildir; bazı yaralar için insanın kendi hızında, belki bir uzmanın desteğiyle yürümesi gerekir. Erhan'ın hikâyesi, yıllar sonra güçlü tarafta durduğu bir anda, karşılık vermemeyi seçen birinin hikâyesi; her yaralı için bir kural değil.
Öbür bilgeler
Akçadağ'da Rüştü, Vedat'a «Yirmi yıl çalmadın, ikisini de biliyorum» demişti (MEV-K06.6). Erhan da o gece hem yirmi beş yıllık bir yarayı hem de önünde nefesi daralmış yaşlı bir adamı aynı anda gördü. Mevlânâ'nın hükümdarı öç almanın kendine döneceğini görür; Yunus kinin gönülde pas olup sahibini yitirdiğini. İkisinde de affın ilk kazananı, affedenin kendisiydi.
Gönen'de Yalçın, ablasının kapısına bir zarf ve bir özürle gelmişti (BUD-K06.6). Muammer Hoca'nın ise ne bir özrü vardı ne bir zarfı; Erhan'ı hatırlamıyordu bile. Buda uzatılan özrü almayı öğütler; Yunus özür hiç gelmese de elsiz, dilsiz kalmayı. İki hikâye, affın bir özre bağlı olabildiğini de, olmayabildiğini de gösteriyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında sana zarar vermiş ve muhtemelen bunu hatırlamayan birini düşün. Kendine şunu sor: bu kin, gönlümün hangi köşesini daraltıyor? Orada kaç yaşında biri kalmış?
Bu hafta o kişiye bir şey söylemek zorunda değilsin. Ama bir şey yapabilirsin: içinden ona karşı bir «el» ya da bir «dil» kalktığında, onu fark et ve bir an tut. Sonra kendine sor: bu karşılık kime yarayacak? Eğer hâlâ o kişiyle aynı odada olman gerekiyorsa, bir iş yerinde, bir aile sofrasında, bir hastane koridorunda, yapman gerekeni yap; ama onu, içindeki soğukluğa rağmen, bilerek ve özenle yap.
Yanında taşıyacağın soru
Sana yapılanı hatırlamayan birine taşıdığın kin, kimin gönlünü paslandırıyor?