Açılış
Nadire altmış yedi yaşında, Afyonkarahisar'ın Bolvadin ilçesinde yaşıyor. Eşi on yıl önce öldü; o günden beri her salı ilçe pazarında bir tezgâh açıyor. Kendi bahçesinden domates, biber, kendi elinden erişte, tarhana, yufka. Haftalık kazancı küçük, ama kirasını ve ilaçlarını ondan ödüyor.
Geçen ekim bir salı, öğleden sonra, tezgâhın altına koyduğu bez çantası kayboldu. İçinde o haftanın bütün kazancı vardı, bir de eşinin eski saati; kayışını yıllar önce kendisi değiştirmişti. Nadire bütün pazarı dolaştı, yan tezgâhlara sordu. Kimse görmemişti.
Üç gün sonra karakoldan telefon geldi. Çanta bulunmuştu; bir güvenlik kamerası on altı yaşında bir çocuğu göstermişti: Batuhan, pazarın arkasındaki mahalleden. Paranın yarısı harcanmıştı, saat çantanın içinde duruyordu.
Nadire karakola gitti. Komiser odasında, köşede, başı önünde bir çocuk oturuyordu. Zayıf, montunun kolu yırtık. Komiser Nadire'ye dosyayı anlattı ve sordu: «Teyze, şikâyetçi misiniz?»
Nadire çocuğa baktı. Pazarda kaybolan çantayı aradığı o öğleden sonrayı, ilaç parasını nasıl denkleştireceğini düşündüğü üç geceyi hatırladı. İçinde bir öfke kabardı. Ama çocuğun yırtık koluna bakınca, öfkenin yanında başka bir şey de kabardı.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın öfke, kin ve hasede ayırdığı kitabında affı ayrı bir başlık altında ele alır ve onu önce tanımlar:
«Bil ki affın anlamı şudur: insan bir hakka sahip olur; kısas da olsa tazminat da olsa, onu düşürür ve karşı tarafı ondan beri kılar. Bu, hilimden ve öfkeyi yutmaktan başka bir şeydir; bu yüzden onu ayrı ele aldık.»
Gazâlî'nin tanımında üç şey ayrışıyor. Hilim, öfkeye kapılmamaktır. Öfkeyi yutmak, kabaran öfkeyi dışa vurmamaktır. Af ise bunlardan farklıdır: bir hakkın varlığını kabul edip onu bilerek düşürmektir. Affedebilmek için önce bir hakkın olması gerekir.
Bakmadığın yer
Nadire'nin hakkı açıktı. Çalınan para onun haftalık ekmeğiydi; çanta onundu, saat eşinin hatırasıydı. Komiserin sorusu, bu hakkın bir karşılığı olduğunu gösteriyordu: bir şikâyet, bir dosya, bir yaptırım. Gazâlî'nin tanımı bu hakkı küçümsemiyor; tam tersine, onu affın ön şartı sayıyor.
Bu ayrım, affı çoğu zaman karıştırdığımız şeylerden ayırıyor. Af, «Bir şey olmadı» demek değildir; bir şey olmuştur, bir hak doğmuştur. Af, «Kızmadım» demek de değildir; Nadire kızmıştı, kızgınlığı hâlâ oradaydı. Af, hakkın hâlâ geçerli olduğu bir anda, onu düşürmeyi seçmektir. Bu yüzden af, haksızlığa uğrayan ama elinde bir hak tutan kişiye aittir. Komiser Nadire'ye «Şikâyetçi misiniz?» diye sorduğunda, ona bu seçimi veriyordu.
Bu af kime yarayacaktı? Bir yanıyla Batuhan'a; on altı yaşında bir çocuğun önündeki bir dosya, belki bir sicil, belki bir yol. Ama Gazâlî'nin tanımında affın asıl sahibi, hakkı düşüren kişidir. Hak onundur, karar onundur, sonucu da ilk olarak o taşır. Nadire'nin affı, onun elindeki tek güçtü; ve bu güç, kullanılmadığında değil, bilerek bırakıldığında bir anlam kazanıyordu.
Yırtık kol ise Nadire'nin içindeki ikinci kabarmanın sebebiydi. Öfkenin yanında bir merhamet de vardı. Ama Nadire bu merhameti bir zayıflık sanmaktan korkuyordu: «Affedersem, bu çocuk yine yapar. Herkes yaşlı kadının parasını alabilir sanır.» Bu korku haklıydı. Af, bir hakkı düşürür; ama hatanın sonuçlarını sihirli bir şekilde ortadan kaldırmaz.
Bir de saat vardı. Paranın yarısı harcanmıştı, ama saat çantadaydı. Çocuk onu satmamıştı. Belki satamamıştı, belki bir nedenle elinde tutmuştu. Nadire bunu bilmiyordu. Ama bu küçük ayrıntı, çantayı alan elin tamamen bir yabancının eli olmadığını, bir şeyin farkında olabileceğini düşündürüyordu.
Gazâlî'nin tanımı Nadire'ye bir ölçü veriyordu: hakkını bilmek, öfkesini kabul etmek, ve sonra seçmek. Seçimin hangi yöne olacağına Gazâlî karar vermiyor; yalnızca, bir af olacaksa, onun bir unutkanlık ya da bir korku değil, bilinçli bir bırakış olması gerektiğini söylüyor.
Derinleşme
Gazâlî affın faziletini anlatırken, eskilerden çeşitli sözler ve hikâyeler aktarır. Bunlardan biri, İbn Mes'ûd'un pazarda başına gelen bir olaydır:
«İbn Mes'ûd çarşıda yiyecek almak için oturdu, aldı, sonra parasını istedi; para sarığındaydı, bir de baktı ki çözülmüş. "Oturduğumda yanımdaydı" dedi. İnsanlar parayı alana beddua etmeye başladılar: "Allah'ım, onu alan hırsızın elini kes, ona şunu yap." Abdullah ise şöyle dedi: "Allah'ım, onu almaya onu ihtiyaç sevk ettiyse, ona bunda bereket ver; eğer günaha cesaret sevk ettiyse, bunu onun son günahı kıl."»
Aynı bölümde, Fudayl'ın Mescid-i Haram'da gördüğü bir adamın hikâyesi de vardır. Adamın dinarları çalınmış, adam ağlamaktadır. Fudayl «Dinarlar için mi ağlıyorsun?» diye sorar. Adam şöyle der:
«Hayır; ama kendimi ve onu Allah'ın huzurunda yan yana düşündüm. Aklım onun hiçbir savunması kalmayacağını gördü; ağlamam ona acıdığımdandır.»
Gazâlî bu nakillerin arasında, adını vermediği birine ait şu sözü de aktarır: «Hilim sahibi, haksızlığa uğrayıp sabreden, sonra güç bulunca öç alan değildir; haksızlığa uğrayıp sabreden, güç bulunca affedendir.» Af, güç anında sınanır.
İbn Mes'ûd'un duası, Nadire'nin içindeki iki kabarmanın ikisine de bir yer açıyordu. Eğer çocuğu ihtiyaç sevk ettiyse, bereket; eğer cesaret sevk ettiyse, bu onun son hatası olsun. Dua, çocuğu ne aklıyor ne mahkûm ediyordu; onun için hem bir merhamet hem bir sınır istiyordu.
Nadire komisere döndü. «Şikâyetçi değilim,» dedi. «Ama bu çocukla bir konuşmak istiyorum.» Komiser bir an tereddüt etti, sonra izin verdi.
Nadire çocuğun karşısına oturdu. «Paranın yarısını ne yaptın?» Batuhan uzun süre sustu. Sonra, başını kaldırmadan, annesinin üç aydır yatalak olduğunu, babasının evden gittiğini, eczaneye borcu olduğunu anlattı. «Saati satamadım,» dedi. «Elime aldım, satamadım. Üstünde bir isim yazıyordu.»
Saatin arkasında, Nadire'nin yıllar önce kazıttığı iki harf vardı: eşinin adının baş harfleri.
Nadire bir süre sessiz kaldı. Sonra çantasından kalan paranın bir kısmını çıkardı, çocuğun eline koydu ve şunu söyledi: «Bu senin annenin ilacına. Eğer seni ihtiyaç getirdiyse, bereketli olsun. Eğer başka bir şey getirdiyse, bu son olsun. Salı günleri pazara gel; tezgâhı kurarken yardım edersin. Paranın öbür yarısını oradan ödersin.»
Batuhan o kış her salı geldi. Kasaları taşıdı, tente kurdu, akşam toparlamaya yardım etti. Bahara doğru, borcu çoktan bitmişti ama gelmeye devam ediyordu.
Bir sınırı da baştan çizmek lazım. Gazâlî'nin affı tanımladığı biçim, hakkın sahibine aittir; kimse bir başkasından, özellikle de bir mağdurdan, af beklemeye hak kazanmaz. Ayrıca bazı suçlarda yargı süreci yalnızca mağdurun isteğine bağlı değildir; mağdurun affı, kamunun ve hukukun işini ortadan kaldırmayabilir. Ve ihtiyaç içindeki çocuklar için tek başına bir bireyin merhameti yetmez; sosyal hizmet birimleri ve çocuk koruma kurumları, böyle bir ailenin desteklenmesinde başvurulacak ilk adreslerdir.
Öbür bilgeler
Arhavi'de Kâmil, kızının kucağındaki beş yaşındaki torununa cebinden bir avuç fındık uzatmıştı (IBA-K06.6). Nadire de karakolda, çantasındaki paranın bir kısmını bir çocuğun eline koydu. İbn Arabî tehdidini yerine getirmeyen sevgiliyi halîm sayar; Gazâlî hakkını bilerek düşüreni affeden. İkisinde de affın ilk hareketi, bir eli uzatmaktı.
Gümüşhacıköy'de Erhan, bir zamanlar kendisine tokat atan yaşlı adamın ilacını saatinde vermiş, odasına bir kez fazla uğramıştı (YUN-K06.6). Nadire de çalan çocuğu salı günleri tezgâhına çağırdı. Yunus dövene elsiz olmayı öğütler; Gazâlî hilmi, güç anındaki affa bağlar. İki hikâyede de güçlü olan taraf, gücünü bir bakıma dönüştürdü.
Bugün bir kez dene
Sana karşı yapılmış ve hâlâ bir «hakkın» olduğunu hissettiğin bir şeyi düşün. Gazâlî'nin ayrımını uygula: bu konuda öfkeni yutmuş musun, hilim mi gösteriyorsun, yoksa affetmiş misin? Hakkını biliyor musun?
Sonra İbn Mes'ûd'un duasını dene: o kişiyi o şeye ne sevk etti? İhtiyaç mı, cesaret mi? Eğer bilmiyorsan, iki ihtimal için de bir cümle kur: «Eğer ihtiyaçsa, bereketli olsun; eğer başka bir şeyse, bu son olsun.» Ve bu cümleyi kurarken içinde neyin değiştiğine dikkat et.
Yanında taşıyacağın soru
Elindeki hakkı düşürmeyi seçtiğinde, kimin elini serbest bırakıyorsun?