İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Kalbin erdemleri

Kendi yaptığının aynası

Affetmek kimin için?

1.350 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Rüştü altmış iki yaşında, Malatya'nın Akçadağ ilçesinde kayısı tüccarı. Otuz yıldır köylerden kuru kayısı toplar, işler, büyük firmalara satar. Deposunun ustabaşı Vedat yirmi yıldır yanında; Rüştü onun düğününde sağdıç oldu, oğlunun sünnetini o yaptırdı. Depo anahtarı Vedat'ta durur, kantar onun elindedir.

Geçen ağustos Rüştü bir şey fark etti. Bir köyden aldığı kayısının kantar fişinde yazandan az mal depoya girmişti. Önce bir hata sandı. Sonra bir başka fişte, bir başkasında. Sonunda bir akşam, depoyu kapattıktan sonra arabasıyla geri döndü ve Vedat'ı, gece yarısı, rakip bir tüccarın kamyonuna yirmi çuval yüklerken gördü.

Rüştü kamyonun farlarının önünde durdu. Vedat donup kaldı. İkisi de bir şey demedi. Rüştü arabasına bindi ve eve döndü.

O gece Rüştü uyumadı. Öfkesi bir saat içinde bir plana dönüştü: sabah savcılığa gidecek, Vedat'ı emniyete teslim edecek, bütün çarşıya duyuracaktı. Yirmi yılın karşılığı buydu demek. Eşi Hikmet Hanım ona yalnızca bir şey hatırlattı: «Rüştü, sen de bir zamanlar Halit Ağa'nın yanında çalışmıştın.»

Rüştü sustu. Otuz yıl önce, daha yirmi iki yaşında, ilk patronu Halit Ağa'nın deposunda çalışıyordu. Bir sezon boyunca, Halit Ağa'nın haberi olmadan, onun müşterilerinden birine kendi hesabına mal satmış, o parayla kendi ilk dükkânını açmıştı. Halit Ağa bunu hiç öğrenmemişti. Rüştü de bunu kimseye anlatmamıştı; Hikmet Hanım'a bile, yıllar önce, bir gece bir kez.

Bilgenin kapısı

Mevlânâ, Mesnevî'nin beşinci defterinde bir hükümdarın hikâyesini anlatır. Hükümdar, başka bir ülkenin hükümdarından zorla bir cariye aldırmış, onu getirmekle en güvendiği emirini görevlendirmiştir. Emir yolda emanete hıyanet eder. Hükümdar bunu öğrendiğinde önce öfkelenir; sonra kendine döner:

«Şah kendine geldi, istiğfar etti; kendi suçunu, sürçmesini, ısrarını hatırladı. Kendi kendine dedi ki: "Başkalarına ne yaptıysam, karşılığı benim canıma ulaştı." … "Kin tutmanın, öç almanın vakti değil; ben kendi elimle işi çiğ bıraktım. O emire ve o hareme kin güdersem, o haksızlık da yine benim başıma gelir." … "Burada fazlasını yapmanın faydası yok; sabırdan ve merhametten başkası övülmez." … "Ben affettim; sen de beni affet, yeni günahımdan ve eski sürçmelerimden."»

Hükümdarın affı bir yukarıdan bakış değil, bir aynaya bakıştır. Emirin hıyanetinde kendi hıyanetini görür. Ve affını bir duayla bağlar: «Ben affettim; sen de beni affet.»

Bakmadığın yer

Rüştü'nün öfkesi haklıydı. Yirmi yıllık güven, gece yarısı bir kamyonun önünde kırılmıştı. Vedat ondan çalmıştı; kantar fişleri, rakip tüccarın kamyonu, yirmi çuval. Bunlar bir yanlış anlama değil, bir hıyanetti. Mevlânâ'nın hikâyesi de emirin yaptığını küçültmüyor; adını koyuyor: hıyanet.

Ama hikâyenin ağırlığı, hükümdarın öfkesinden sonra yaptığı şeyde. «Şah kendine geldi.» Öfkenin ilk dalgası, bir planı doğurur: cezalandırmak, teşhir etmek, öç almak. Rüştü'nün gece yarısı kurduğu plan buydu. Hükümdarın da ilk tepkisi aynıydı. Ama sonra bir şey oldu: kendine döndü. Ve kendine dönünce, emirin hıyanetinde kendi yaptığını gördü.

Hikmet Hanım'ın cümlesi, Rüştü için o dönüşü başlattı. Otuz yıl önce Rüştü de bir depoda çalışan bir gençti. O da patronunun güvenini kullanmıştı. O da bir müşteriyi gizlice kendine çekmişti. Ve o parayla kendi dükkânını açmıştı; yani bugün Vedat'ın çaldığı deponun temelinde, Rüştü'nün otuz yıl önceki hıyaneti yatıyordu.

Konunun sorusu burada bir açıdan değişiyor: affetmek kimin için? Hükümdarın cevabı ilk bakışta tuhaf: kendisi için. «O emire kin güdersem, o haksızlık yine benim başıma gelir.» Bu, bir hesap gibi görünebilir; ama Mevlânâ'nın gösterdiği şey daha derin. Hükümdar, kendi suçunun karşılığını emirin hıyanetinde görmüştü. Şimdi emiri cezalandırırsa, kendi suçunu cezalandırmamış olacaktı; yalnızca onun bir başkasında görünen yüzünü ezecekti. Ve bu döngü sürecekti.

Rüştü'nün savcılık planı da, belki, Halit Ağa'nın hiç öğrenmediği o sezonu gömmenin bir yoluydu. Vedat'ı çarşıda teşhir ederek, kendi sırrını daha derine itebilirdi. Hikmet Hanım'ın cümlesi bunu engelledi. Rüştü artık Vedat'a bakarken, yirmi iki yaşındaki kendini de görüyordu.

Ama bu ayna, hıyaneti küçültmüyordu. Rüştü'nün otuz yıl önce yaptığı, Vedat'ın yaptığını meşru kılmıyordu. Ayna bir mazeret değil, bir alçakgönüllülük kaynağıydı: yargılayan kişinin de yargılanacak bir geçmişi olduğunu bilmek. Hükümdar emirini affederken, onun yaptığına «doğru» demedi; yalnızca, öç almanın kendine de zarar vereceğini gördü.

Derinleşme

Mevlânâ'nın hikâyesinde hükümdar affettikten sonra bir şey daha yapar. Cariyeye, öğrendiği şeyi kimseye söylememesini emreder. Ve emirini çağırıp, olanları hiç açmadan, cariyeyi ona onurlu bir bahaneyle verir:

«"Bunu emirinle evlendireceğim; Allah için, bu hikâyeden söz etme; ta ki o benim yüzüme karşı utanmasın. O bir kötülük yaptı, ama yüz bin iyilik. Ben onu defalarca sınadım; senden daha güzellerini ona emanet ettim, emanette onu tam buldum. Bu bir kaderdi, benim kendi yaptıklarımdan." … Emirini yanına çağırdı; içindeki kahredici öfkeyi öldürdü.»

«Bir kötülük yaptı, ama yüz bin iyilik.» Hükümdar, emirin hıyanetini emirin bütün hayatından ayırmaz; onu bir bütünün içine yerleştirir. Ve «utanmasın» der. Affın içinde bir örtme vardır: suçluyu teşhirden korumak.

Rüştü sabah savcılığa gitmedi. Depoya erken geldi. Vedat oradaydı; gece hiç uyumamış gibiydi. Rüştü onu yukarıdaki küçük ofise çağırdı, kapıyı kapattı. Vedat konuşmaya başladı: kızının hastanesi, borçlar, rakip tüccarın teklifi. Rüştü dinledi. Sonra şunu söyledi: «Yirmi yıl bu kantarı sana bıraktım. Bir sezon çaldın. Yirmi yıl çalmadın. İkisini de biliyorum.»

Vedat ağladı. Rüştü ona bir şey daha anlattı: Halit Ağa'yı, yirmi iki yaşındaki kendini, o sezonu. Vedat başını kaldırıp şaşkınlıkla baktı. Rüştü bunu, Hikmet Hanım'dan sonra, ilk kez birine anlatıyordu.

Sonra kararını söyledi. Vedat çaldığı malın parasını, taksitle, geri ödeyecekti. Kantar artık ondan alınacak, başka birine verilecekti; Vedat depoda kalabilirdi, ama başka bir işte. Çarşıya hiçbir şey söylenmeyecekti. «Kimse bilmeyecek,» dedi Rüştü. «Ben de Halit Ağa'nın bilmesini istemezdim.»

O kış Rüştü bir şey daha yaptı. Halit Ağa çoktan ölmüştü, ama oğlu Malatya'da yaşıyordu. Rüştü onu ziyaret etti, otuz yıl önceki sezonu anlattı ve o yılın parasını, bugünün değeriyle, bir zarfa koyup bıraktı. Halit Ağa'nın oğlu zarfı almak istemedi; Rüştü ısrar etti. Eve döndüğünde Hikmet Hanım'a «Otuz yıllık bir taş kalktı» dedi.

Bu hikâyenin bir yanını açıkça yazmak gerekiyor. Mevlânâ'nın hükümdarının «örtmesi», her durumda suçun gizlenmesi gerektiği anlamına gelmez; başkalarına zarar veren, tekrarlanan ya da kamusal bir suçta, yasal süreç bir hak ve bazen bir yükümlülüktür. Rüştü'nün kararı, kendi deposunda, kendi malında, kendi geçmişiyle yüzleşerek verdiği kişisel bir karardı. Ayrıca affetmek, güveni otomatik olarak geri vermek değildir: Rüştü Vedat'ı affetti ama kantarı ona geri vermedi.

Öbür bilgeler

Gönen'de Neslihan, kardeşi Yalçın'ın uzattığı zarfı ilk seferinde almamış, kapıyı kapatmıştı (BUD-K06.6). Rüştü ise Vedat'ın açıklamasını ofisin kapısını kapatarak dinledi. Buda itirafı usulünce kabul etmeyi akıllının işi sayar; Mevlânâ affı, affedenin kendi geçmişine bakmasına bağlar. İki hikâyede de kapanan bir kapı, affın hem engeli hem de yeri oldu.

Erciş'te Serpil, «elma — sêv» yazdığı sabahtan aylar sonra, Bursa'daki meslektaşını arayıp «Sormayı bu yıl öğrendim» demişti (KON-K06.5). Rüştü de otuz yıl sonra Halit Ağa'nın oğlunun kapısında, kendi ağzından ilk kez bir şey söyledi. Konfüçyüs'ün sözü aşağıya sorabilmeyi bir unvana bağlar; Mevlânâ'nın hükümdarı affını «sen de beni affet» duasıyla bağlar. Serpil de Rüştü de yıllarca kurduğu bir yüksekliği bırakıp kendi eksiğine doğru yürüdü.

Bugün bir kez dene

Hayatında affedemediğin bir haksızlığı düşün. Mevlânâ'nın hükümdarı gibi «kendine gel» ve şu soruyu sor: ben de hiç benzer bir şey yaptım mı? Daha küçük, daha büyük, başka bir biçimde?

Bu soru haksızlığı küçültmek için değil; yargılayanın da bir geçmişi olduğunu hatırlamak için. Sonra, eğer bir borcun varsa, bir özrün, bir itirafın, onu bu hafta ödemeyi düşün. Belki o zaman, başkasını affetmek de biraz hafifler.

Yanında taşıyacağın soru

Affedemediğin hatada, kendi yaptığın bir şeyin yüzünü görüyor musun?