Açılış
Şehmus altmış bir yaşında, Mardin'in Kızıltepe ilçesine bağlı bir köyde çiftçi. Köyün en eski ailelerinden birinin büyük oğlu. Babası köyün sözü dinlenen adamıydı; Şehmus da öyle oldu. Köy odasında başköşe ona ayrılır, bir mesele konuşulacaksa önce onun ne dediği beklenir. Ovanın en geniş pamuk tarlaları onun ailesinindir.
Üç yıldır kuraklık ovayı kavuruyor. Kuyular derinleşiyor, yeraltı suyu çekiliyor. Geçen bahar ilçe tarım müdürlüğü köye bir sulama kooperatifi kurulması için bir ziraat mühendisi gönderdi: Rojda, yirmi sekiz yaşında, köyün ilkokulundan çıkıp Harran Üniversitesi'nde okumuş bir kız. Rojda köy odasında bir toplantı yaptı; damla sulamayı, ortak kuyu düzenini, ekim takvimini anlattı.
Şehmus toplantıya gitmedi. Akşam kahvede şöyle dedi: «Benim babam bu ovada pamuk ekerken o kızın babası daha doğmamıştı. Bana su nasıl verilir onu mu öğretecek?» Kahvede gülenler oldu. Şehmus'un kuyusu derindi; o yıl suyu yetti.
Bu yaz Şehmus'un kuyusu da çekildi. Pompa hava çekmeye başladı. Pamuk tarlasının yarısı, temmuz ortasında, sararmaya yüz tuttu. Komşu köylerde kooperatife giren tarlalar ise yeşildi.
Bir akşam eşi Bedriye ona bir şey söyledi: «Şehmus, o kız ilkokuldayken senin tarlanda pamuk toplardı. Annesiyle birlikte. Hatırlıyor musun?» Şehmus hatırlamıyordu.
Bilgenin kapısı
Dîvân'daki 147. şiir, Yunus'un doğrudan suya seslendiği bir şiirdir:
«Ey su, nereden gelirsin, vatanın nerede senin? Nerede çukur bulursan, yatağın orada senin. Sen yüceden çıkarsın, alçak yere akarsın; gönlünü Hakk'a tutarsın, alçak gönlün var senin. Seni bulut götürür, âlemlere yetirir; türlü çiçek bitirir, hoş ustadın var senin. Ağaçlara varırsın, köklerinden girersin; dipten dipten yürürsün, uzun elin var senin.»
«Alçak gönül», Türkçenin tevazuya verdiği addır. Yunus bu kelimeyi suya yakıştırır: su yüceden çıkar ama alçağa akar; nerede çukur bulursa orayı yatak edinir. Ve suyun bu alçaklığı, ona «uzun bir el» verir: ağaçların köküne kadar ulaşır.
Bakmadığın yer
Şehmus'un kibri kendine göre kibir değildi; bir tecrübeydi. Kırk yıldır bu ovada pamuk ekiyordu. Toprağı, havayı, hasat zamanını, pazarın fiyatını biliyordu. Bir ziraat mühendisinin kitaptan öğrendiği şeyi, o tarlada öğrenmişti. Bu bilgi gerçekti ve değerliydi.
Ama Yunus'un şiirindeki su, bu bilgiye başka bir yerden bakıyor. Su yüceden çıkar; dağın başından, bulutun içinden. Yani suyun kökeni yüksektir. Ama su orada kalmaz. Alçağa akar. Kökeninin yüksekliğini bir hak olarak saymaz; nerede çukur bulursa, orayı yatak edinir. Şehmus'un ailesi de ovanın yükseğinden geliyordu. Ama o yükseklik, Şehmus'u yerinde tutmuştu. Akmasını engellemişti.
«Bana su nasıl verilir onu mu öğretecek?» cümlesi, tam olarak bu tutulmanın sesiydi. Şehmus kendini bir yükseğe koymuş, oradan aşağıya bakıyordu. Rojda'yı genç, kadın, «o kızın babası» diye tarif ettiği birinin kızı olarak görüyordu. Bu bakışta Rojda'nın bildiği hiçbir şeye yer yoktu.
Alçakta duran suyun bütün dereleri neden topladığını Yunus'un şiiri kendi diliyle söylüyor: «Nerede çukur bulursan, yatağın orada senin.» Çukur, alçakta olandır; boştur, kabul edicidir. Su ona akar çünkü orada yer vardır. Şehmus'un bilgiyle dolu, tecrübeyle dolu, ailenin adıyla dolu gönlünde ise yeni bir bilgiye yer yoktu. Kap doluydu; su taşıyordu.
Bedriye'nin hatırlattığı şey, bu hikâyenin en sessiz ama en ağır yanıydı. Rojda bir zamanlar Şehmus'un tarlasında pamuk toplamış bir çocuktu. Şehmus onu hatırlamıyordu bile. Yukarıdan bakan göz, aşağıda çalışanları görmez; onlar manzaranın bir parçası olarak kalır. Ve o çocuk, şimdi elinde Şehmus'un tarlasını kurtaracak bilgiyle köye dönmüştü.
Bir de kahvedeki gülüşler vardı. Şehmus'un sözü bir köyün tavrını belirliyordu. Onun toplantıya gitmemesi, başkalarının da gitmemesi demekti. Bir başköşenin kibri, bir köyün susuzluğuna dönüşebiliyordu.
Derinleşme
Yunus başka iki şiirinde, alçakta durmayı bir ölçü olarak koyar:
«Can odur ki Hakk'a ere, ayak odur ki yola gire; er odur ki alçakta dura, yüksekten bakan göz değil.» … «Boş görmeyin kimseyi, hiç kimse boş değil; eksiklikle bakmak, erenlere hoş değil.»
İki beyit birbirini tamamlıyor. Birincisi, insanın kendi yerini tarif ediyor: er, alçakta duran kişidir; yüksekten bakan göz, erlik değildir. İkincisi, insanın başkasına bakışını: kimseyi boş görme, hiç kimse boş değil. Şehmus ikisini birden kaçırmıştı. Kendini yükseğe koymuş, Rojda'yı da boş görmüştü.
Temmuzun son haftası, bir pazartesi akşamı, Rojda köy odasında kooperatifin ikinci toplantısını yaptı. Şehmus geldi. Kapıdan girdiğinde oda bir an sustu; başköşedeki yer, her zamanki gibi, ona boşaltılmıştı. Şehmus oraya oturmadı. Kapının yanındaki minderlerden birine, gençlerin arasına oturdu.
Rojda konuşurken Şehmus bir şey sormadı, itiraz etmedi. Toplantının sonunda kalktı, Rojda'nın yanına gitti. «Kızım,» dedi, «sen benim tarlamda pamuk toplardın, değil mi?» Rojda şaşırdı, sonra güldü: «Dokuz yaşındaydım, Şehmus Amca. Annem elime çuval verirdi.» Şehmus başını salladı. «Benim kuyum çekildi. Ne yapmam gerektiğini bana anlatır mısın?»
Rojda ertesi sabah Şehmus'un tarlasına geldi. Kuyuyu ölçtü, toprağı inceledi. Damla sulama hattının nasıl döşeneceğini, hangi parselin bu yıl dinlenmeye bırakılması gerektiğini anlattı. Şehmus bir defter açtı ve yazdı. Altmış bir yaşında, ilk kez birinden not alıyordu.
Bir ara Rojda, tarlanın kıyısındaki eski arkı gösterdi. «Bu ark doğru yere akıyor, Şehmus Amca,» dedi. «Senin baban kazmış olmalı. Damla hattını bunun eğimine göre çekeceğiz.» Şehmus arkın kenarına çömeldi. Babasının kazdığı ark, kırk yıl sonra, bir gencin bilgisine yol gösteriyordu. Eski bilgi de yeni bilgi de, aynı eğimden akıyordu.
Ertesi yıl Şehmus'un tarlasının yarısı damla sulamayla ekildi. Pamuk az, ama yeşildi. Kooperatife o yıl köyden on bir aile daha katıldı; çoğu, Şehmus'un kapı yanındaki minderde oturduğunu duyduktan sonra. Şehmus kahvede bir akşam şöyle dedi: «O kız bana su vermeyi öğretti.» Kimse gülmedi.
Bir şeyi de eksik bırakmamak gerek. Yunus'un «alçakta dur» öğüdü, insanın kendi tecrübesini ve bilgisini yok sayması anlamına gelmez. Şehmus'un kırk yıllık bilgisi, damla sulamanın hangi tarlada işe yarayacağına karar verirken Rojda'ya da yol gösterdi. Tevazu, iki bilginin buluşmasına yer açmaktır; birinin öbürünü silmesine değil. Ayrıca kuraklık ve su kıtlığı yalnızca bireysel bir tavırla çözülecek bir sorun değildir; il tarım müdürlükleri ve sulama birlikleri, ortak çözümler için başvurulması gereken kurumlardır.
Öbür bilgeler
Avanos'taki Doğukan, Galip Usta'ya çatlaksız partiden bir vazo götürdüğünde, usta yalnızca başını sallamıştı (MEV-K06.5). Şehmus da Rojda'dan not aldığı defterini her akşam yeniden okudu. Mevlânâ'nın beyti «ayak ol» der; Yunus suyun alçağa akarak ağaçların köküne ulaştığını. İki hikâyede de bir adam, kendi alanında bilgisi olan birinin karşısında, ilk kez öğrenen yerine oturdu.
Niğde'de Elçin, şef hekim ondan özür dilediğinde bir şey diyememişti (BUD-K06.5). Rojda ise Şehmus'un «Sen benim tarlamda pamuk toplardın» sorusuna gülerek cevap verdi. Buda'nın sutta'sı kendini yukarı çekenle ötekini aşağı iteni aynı hareketin iki yüzü sayar; Yunus kimseyi boş görmemeyi erenlerin ölçüsü. İki hikâyede de aşağıda durduğu sanılan biri, yukarıdakinin ihtiyaç duyduğu bilgiyi taşıyordu.
Bugün bir kez dene
Hayatında «yüksekten baktığın» biri var mı? Senden genç, senden az deneyimli, senden «aşağıda» gördüğün biri? Yunus'un sorusunu kendine sor: onu boş mu görüyorum? Onun bildiği, benim bilmediğim bir şey olabilir mi?
Önümüzdeki günlerde bir aile sofrasında, bir düğünde, bir sohbette, başköşe sayılan yere oturma. Kapının yanına, gençlerin arasına otur. Ve oradan ne duyduğuna dikkat et.
Sonra Yunus'un suyunu hatırla: nerede çukur bulursan, yatağın orada. Gönlünde yeni bir bilgiye yer var mı?
Yanında taşıyacağın soru
Gönlün, suyun akabileceği kadar alçak mı?