İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Kalbin erdemleri

Baş olmak isteyen bilgi

Alçakta duran su neden bütün dereleri toplar?

1.214 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Doğukan yirmi yedi yaşında, Nevşehir'in Avanos ilçesinde çömlekçi. On altı yaşında, okuldan kaçtığı bir yaz, Kızılırmak kıyısındaki Galip Usta'nın atölyesine çırak girdi. Galip Usta altmış yıldır çamur çalışan bir adamdı; babasından, dedesinden kalma ayakla döndürülen bir tornası vardı. Doğukan çarkı çabuk öğrendi. İki yılda ustanın bile beğendiği testiler çekiyordu.

Yirmi üç yaşında atölyeden ayrıldı. Kendi dükkânını açtı, çarşının turistlik sokağında. Sosyal medyada çalışırken çektiği videolar milyonlarca kez izlendi. Yabancı turistler onun önünde sıraya giriyordu. Bir röportajda Galip Usta'yı sordular; Doğukan güldü: «Ustam iyi bir adamdır, ama eski usul. Ben bu işi yeniden icat ediyorum.»

Geçen yıl Doğukan sırlı işlere geçti. Yeni bir elektrikli fırın aldı, internetten sır tarifleri buldu. Ama işler fırından çatlak çıkmaya başladı. Önce birkaç tane, sonra bir fırının yarısı. Kırmızı Avanos çamurunu doğru dinlendirmemiş miydi? Sırrı mı yanlıştı? Pişirme eğrisi mi? Doğukan üç ay boyunca deneme yaptı, yüzlerce parça kırdı. Siparişleri geciktirdi, iki büyük müşteriyi kaybetti.

Galip Usta'nın atölyesi dükkânından beş yüz metre uzaktaydı. Doğukan üç ay boyunca o sokaktan geçmedi.

Bilgenin kapısı

Mevlânâ, Mesnevî'nin ikinci defterinde, ayıyı ejderhanın ağzından kurtaran adamın hikâyesini anlatırken, bilgi ile kibir üzerine şöyle der:

«Yüz oyun görmüş sonunu gören, bir oyun duymuş olana benzemez. O tek oyunla öyle mağrur oldu ki, kibirden ustalardan uzak düştü. … Nice bilgi başa koşar, baş olsun diye; o bilgiyle baş gider. Başın gitmesini istemiyorsan ayak ol; görüş sahibi bir kutbun sığınağında dur. Padişah olsan da kendini onun üstünde görme; bal olsan da onun şekerinden başka bir şey devşirme.»

Farsçadaki söz oyunu çevirinin içinde kayboluyor: «ser» hem baş hem önderlik demektir, «server» de önder. Bilgi başa koşar ki baş olsun; ama o bilgiyle baş gider. Mevlânâ'nın önerisi tersten bir hareket: baş değil ayak olmak.

Bakmadığın yer

Doğukan'ın yeteneği gerçekti. İki yılda testi çeken bir çırak, her atölyede çıkmaz. Videolarındaki el hızı, çarkın üstündeki çamuru bir şekilden ötekine geçirişi, gerçek bir ustalığın işaretiydi. Mevlânâ'nın beyitleri bu yeteneği küçümsemiyor. Sorun, yeteneğin nereye koştuğuyla ilgili.

«Bir oyun duymuş olan, yüz oyun görmüş olana benzemez.» Doğukan çarkı öğrenmişti; ama çamuru, sırrı, fırını, havayı, mevsimi altmış yıl boyunca gözlemlemiş birinin bildiğini öğrenmemişti. Çarkın üstünde gördüğü hız, ona bütün işi bildiği duygusunu vermişti. Bu, Mevlânâ'nın dilinde «tek oyun»du. Ve tek oyun, onu «ustalardan uzak» düşürmüştü.

Röportajdaki cümle, «Ben bu işi yeniden icat ediyorum», bu uzaklığın sesiydi. Ustasını «eski usul» diye bir kenara koymak, kendini onun üstüne koymaktı. Mevlânâ'nın uyarısı tam buna: «Padişah olsan da kendini onun üstünde görme.» Doğukan çarşının en çok izlenen çömlekçisi, bir anlamda padişahıydı. Ama o padişahlık, sır çatlağını çözmüyordu.

Üç ay boyunca beş yüz metrelik sokaktan geçmemek, bu hikâyenin en ağır yanıydı. Doğukan'ın derdinin dermanı, yürüyerek beş dakika uzaktaydı. Ama o beş dakikayı yürümek, başı eğmek demekti. Doğukan yüzlerce parça kırmayı, iki müşteri kaybetmeyi, o beş dakikaya tercih etmişti. Kibir bazen bir yüksekte durma değil, bir yere gitmeme biçiminde yaşar.

Dereler neden hep en alçaktaki yere toplanır? Bilgi de su gibidir; yukarıda durana değil, aşağıda durana akar. Doğukan kendini yükseğe koyduğu sürece, altmış yılın bilgisi ona akamıyordu. Galip Usta'nın atölyesindeki bilgi oradaydı, ama Doğukan'ın kabı ters dönmüştü.

Mevlânâ'nın «ayak ol» öğüdü, bir küçülme değildir. Ayak, bedeni taşıyan, yere basan, yürüyen uzuvdur. Baş düşünür, ama ayak gider. Doğukan'ın gitmesi gereken yer belliydi; yalnızca ayak olmayı kabul etmesi gerekiyordu. Baş olarak kaldıkça yerinden kıpırdayamıyordu; ayak olunca, beş dakikalık yol bir sabahlık yürüyüşe dönüşecekti.

Derinleşme

Mevlânâ aynı bölümde yüksekliğin ne olduğunu da tarif eder:

«Bu yükseklik mekân yönünden değil; bu yükseklikler akla ve cana doğrudur. … Falanca, o dikbaşlının üstünde oturdu, görünüşte onun yanında otursa da. Üstünlük orada, şeref yönündendir; başköşeden uzak yer küçük görülür.»

Mevlânâ'ya göre gerçek yükseklik, oturulan yerde değil, akılda ve candadır. Bir adam başköşede oturabilir, bir başkası onun yanında; ama asıl yüksekte olan, yanında oturandır. Doğukan'ın turistlik sokaktaki dükkânı, sosyal medyadaki milyonlarca izlenmesi, onu görünüşte yükseğe koymuştu. Galip Usta'nın kıyıdaki küçük atölyesi ise görünüşte aşağıdaydı. Ama sır çatlağının cevabı, aşağıdaki atölyedeydi.

Dördüncü ayın başında, bir sabah erkenden, Doğukan elinde bir çatlak vazoyla Galip Usta'nın atölyesine gitti. Usta tornasının başındaydı, başını kaldırmadı. Doğukan vazoyu tezgâhın üstüne koydu. «Usta,» dedi, «üç aydır çözemiyorum. Bilmiyorum.»

Galip Usta vazoyu aldı, parmağıyla çatlağın üstünden geçti. Tabanına baktı, sırrı kokladı. Sonra bir şey sormadan kalktı, atölyenin arkasına gitti ve bir kova çamurla döndü. «Senin çamurun yeni,» dedi. «Avanos'un kırmızısı en az bir kış dinlenmeli. Sen ayında açıyorsun. Bir de fırını çok hızlı soğutuyorsun; bu çamur yavaş soğumak ister. Dedem buna "çamur küser" derdi.»

Doğukan o sabah atölyede üç saat kaldı. Galip Usta ona çamurun nasıl dinlendirildiğini, nemin parmakla nasıl ölçüldüğünü, fırının kapağının ne zaman açılacağını gösterdi. Doğukan ilk kez videosu çekilmeyen bir şey öğreniyordu.

Bir ay sonra, fırından çatlaksız bir parti çıktı. Doğukan o partiden bir vazo aldı, Galip Usta'ya götürdü. Usta vazoya baktı, başını salladı. Doğukan bir şey daha söyledi: «Usta, o röportajda yanlış bir şey dedim.» Galip Usta güldü: «Ben televizyon izlemem oğlum. Ama çamur izledi.»

O yaz Doğukan'ın sosyal medya hesabında yeni bir video yayınlandı. Galip Usta, ayakla döndürülen tornasının başında, bir testi çekiyordu. Altında tek bir cümle vardı: «Ustam.»

Burada bir şeyi de söylemek gerekiyor. Mevlânâ'nın «ayak ol» öğüdü, bir ustanın her sözüne sorgusuz boyun eğmek ya da kendi yeniliğinden vazgeçmek anlamına gelmez. Doğukan'ın sosyal medya becerisi, yeni tasarımları, çarşıya getirdiği canlılık gerçekti ve değerliydi. Tevazu, yeniliği bırakmak değil, yeniliğin altında duran eski bilgiyi küçümsememektir. Bir de: her usta-çırak ilişkisi sağlıklı değildir; sömürüye, aşağılamaya dayanan bir ilişkiden uzaklaşmak kibir sayılmaz.

Öbür bilgeler

Niğde'deki Taşkın Bey, yeni vizite düzeninin üçüncü ayında gece nöbetindeki bir hemşirenin idrar miktarına dair notunu dinleyip hemen tetkik istemişti (BUD-K06.5). Doğukan da altmış yıllık bir ustanın «çamur küser» cümlesini dinledi. Buda bilgiyle kendini yüceltmeyi iyi olmayan insanın niteliği sayar; Mevlânâ başa koşan bilginin başı götürdüğünü söyler. İki hikâyede de biri yukarıdan, öbürü aşağıdan, bilginin akması için birinin alçalması gerekiyordu.

Nazilli'de Nurdan, babasının «Kusura bakma kızım» cümlesine «Bu bir kusur değil» diye karşılık vermişti (KON-K06.4). Galip Usta da Doğukan'ın özrüne, kırgınlık yerine bir kova çamurla karşılık verdi. Konfüçyüs yüzün zorluğundan söz eder; Mevlânâ şerefin yerde değil candaki yükseklikte olduğundan. İki hikâyede de yaşlı biri, bir gencin dönüşünü bir sitemle değil, bir armağanla karşıladı.

Bugün bir kez dene

Hayatında «tek oyun»la kendini usta saydığın bir alan var mı? Bir şeyi hızlı öğrenip, gerisini bildiğini sandığın? Mevlânâ'nın sorusunu sor: yüz oyun görmüş biri bu konuda neyi bilir ki ben bilmiyorum?

Sonra hayatındaki bir «beş yüz metrelik sokağı» düşün: gitmen gereken ama gitmediğin bir kapı. Bir eski usta, bir eski meslektaş, bir yaşlı akraba. Bu hafta o sokaktan geç. Elinde bir soru götür, bir cevap değil.

Yanında taşıyacağın soru

Bildiğin şey, seni bilenlerden uzaklaştırıyor mu?