Açılış
Serpil elli dört yaşında, otuz yıllık bir sınıf öğretmeni. Bursa'da, aynı mahallede, aynı okulda yirmi beş yıl çalıştı. Okuma yazmayı öğrettiği çocukların çocuklarına da okuma yazma öğretti. İşini iyi bildiğinden emindi; meslektaşları zor bir çocukta ona danışırdı.
Geçen yıl, emekliliğinden önce bir değişiklik istedi; tayini Van'ın Erciş ilçesine bağlı bir köy okuluna çıktı. Birleştirilmiş bir sınıf: birinci ve ikinci sınıflar aynı odada, on dört çocuk. Çocukların çoğu evde Kürtçe konuşuyordu; okula başlarken Türkçeleri birkaç kelimeydi.
İlk aylar Serpil için bir yenilgiydi. Bursa'da işleyen her yöntem burada tökezledi. Harfleri tanıtırken kullandığı resimli kartlar, «arı», «elma», «ev», çocukların yüzünde bir şey uyandırmıyordu. Kasımda hâlâ sınıfın yarısı ilk heceleri birleştiremiyordu. Serpil akşamları lojmanda ağlıyor, kendine otuz yılın nereye gittiğini soruyordu.
Bir gün sınıfta, yedi yaşındaki Heval, Serpil'in elindeki «elma» kartını gösterip yanındaki arkadaşına bir şey fısıldadı. Arkadaşı güldü. Serpil sordu: «Ne dedin Heval?» Heval kızardı. «Öğretmenim, bizde buna "sêv" deniyor. Ben ona söyledim.»
Serpil bir an durdu. Otuz yıldır bir çocuğa, sınıfın ortasında, «Bana öğretir misin?» diye hiç sormamıştı.
Bilgenin kapısı
Analektler'de öğrencisi Zigong, Konfüçyüs'e bir devlet adamının neden ölümünden sonra «Wen», yani «kültürlü, ince» unvanıyla anıldığını sorar:
«Usta dedi ki: "Çevikti ve öğrenmeyi severdi; kendinden aşağıdakilere sormaktan utanmazdı. Bu yüzden ona Wen denmiştir."»
Aynı kitabın başka bir yerinde Konfüçyüs bunu kendi hayatına uygular:
«Usta dedi ki: "Üç kişi yürüsek, aralarında mutlaka benim öğretmenim vardır. İyi yanlarını seçip izlerim, iyi olmayan yanlarını görüp kendimde düzeltirim."»
«不恥下問», «aşağıya sormaktan utanmamak», Çincede bugün de kullanılan bir deyimdir. Konfüçyüs bu niteliği bir unvanın gerekçesi sayar: kültürlü olmak, kendinden aşağıdakinden öğrenebilmektir.
Bakmadığın yer
Serpil'in otuz yılı boş değildi. Yüzlerce çocuğa okuma yazma öğretmişti; yöntemleri işe yaramıştı, meslektaşları ona danışmıştı. Konfüçyüs'ün sözü bu tecrübeyi küçümsemiyor. Ama tecrübenin bir yan etkisi vardı: Serpil sınıfta hep soran değil, cevap veren kişi olmuştu. Öğretmen bilir, çocuk öğrenir. Bu düzen otuz yıl boyunca hiç sarsılmamıştı.
Erciş'teki sınıf bu düzeni ters çevirdi. Çocuklar Serpil'in bilmediği bir dili biliyordu. Serpil'in kartlarındaki elma, onların evlerinde «sêv»di. Kart onlar için bir şey ifade etmiyordu, çünkü kelime onların kelimesi değildi. Serpil'in otuz yıllık yöntemi, bir kelimenin çocuğun dünyasında bir karşılığı olduğunu varsayıyordu. Burada o karşılık başka bir dildeydi ve Serpil o dili bilmiyordu.
Kasımdaki yenilgi aslında bir bilgi eksikliğiydi; ama Serpil onu bir yeterlilik eksikliği olarak yaşıyordu. «Otuz yıl nereye gitti?» sorusu, tecrübenin işlemediği bir yerde insanın kendini nasıl sorguladığını gösteriyordu. Oysa sorun Serpil'in yeteneğinde değil, sınıftaki bilgiye kimin sahip olduğundaydı. Bilgi oradaydı; on dört çocuğun ağzında.
Konfüçyüs'ün «aşağıya sormaktan utanmamak» sözü tam burada ağırlık kazanıyor. «Aşağı» Serpil için yedi yaşında bir çocuktu: sınıfın en küçüğü, en az bilmesi gereken. Böyle birine «Bana öğretir misin?» demek, otuz yıllık bir düzeni tersine çevirmekti. Ve bunda bir utanç vardı. Serpil'in otuz yıl boyunca hiç sormamış olması, belki de bu utancın sessiz bir biçimiydi.
Heval'in fısıltısı ise Serpil'e bir kapı açıyordu. Çocuk, öğretmeninin kartını kendi diline çevirmişti; yani zaten bir köprü kuruyordu. Konfüçyüs'ün «üç kişi yürüsek, aralarında mutlaka öğretmenim vardır» sözü, sınıfın içinde canlanıyordu: on beş kişilik bir odada, öğretmen yalnızca kürsüdeki değildi.
Bir de kızarma vardı. Heval «Bizde buna sêv deniyor» derken kızarmıştı. Çocuk, kendi dilini sınıfta söylemenin bir yanlış olduğunu düşünüyordu. Öğretmenin sorma biçimi, bu kızarmayı ya derinleştirecek ya da bir gurura çevirecekti.
Derinleşme
Analektler'de Konfüçyüs'ün öğrencisi Zengzi, ölmüş bir arkadaşını şöyle anlatır:
«Yetenekliyken yeteneksizlere sorardı; çok şeyi varken az şeyi olanlara sorardı; varken yokmuş gibi, doluyken boşmuş gibi idi; kendisine saldırılsa da hesap sormazdı. Eskiden benim bir dostum böyle yaşardı.»
Geleneksel yorumcular bu dostun Konfüçyüs'ün en sevdiği öğrencisi Yan Hui olduğunu söyler. Zengzi'nin tarifindeki en çarpıcı ifade: «doluyken boşmuş gibi». Dolu bir kap yeni bir şey alamaz. Yan Hui'nin tevazusu, bilgisini bir kenara koyup kendini bir boş kap gibi tutabilmesiydi.
Serpil o gün, Heval'in fısıltısından sonra, kartı tahtanın kenarına koydu. Sınıfa döndü. «Çocuklar,» dedi, «ben size Türkçe öğreteceğim. Ama bir şartla: siz de bana Kürtçe öğreteceksiniz. Heval, "elma"ya ne dediğinizi bir daha söyler misin?» Heval bu kez kızarmadan söyledi: «Sêv.» Serpil tahtaya yazdı: «elma — sêv». Sınıf güldü; ama bu kez Heval'e değil, öğretmenin telaffuzuna.
Serpil gülüşe katıldı. Sonra bir kez daha denedi, yine yanlış söyledi; arka sıradan küçük bir kız ayağa kalkıp kelimeyi heceleyerek, ağır ağır tekrarladı. Serpil ona teşekkür etti. Otuz yıl boyunca bir çocuğu heceleri birleştirdiği için kaç kez övmüştü, saymamıştı; bu kez bir çocuk, onun heceleri birleştirmesine yardım ediyordu. Odadaki herkes aynı anda hem öğretmen hem öğrenciydi.
O günden sonra sınıfta yeni bir alışkanlık başladı. Her sabah, Serpil tahtaya bir Türkçe kelime yazıyor, çocuklar ona Kürtçesini söylüyordu. Serpil hiç doğru telaffuz edemiyordu; çocuklar onu düzeltiyordu. Heval sınıfın «kelime sorumlusu» oldu. İki dil arasında gidip gelirken, çocukların Türkçe heceleri de birleşmeye başladı. Şubatta, Serpil'in Bursa'daki sınıflarının hızına yetişmeseler de, sınıfın neredeyse tamamı ilk cümlelerini okuyordu.
Bir akşam, köyde bir velinin evinde, Heval'in annesi Serpil'e çay ikram etti ve Kürtçe bir şey söyledi. Serpil anlamadı; Heval çevirdi: «Annem diyor ki, öğretmen ilk kez bizim dilimizden bir şey sordu.»
Serpil o gece lojmanda Bursa'daki bir meslektaşını aradı. «Otuz yıl öğrettim,» dedi, «ama sormayı bu yıl öğrendim.» Meslektaşı bir süre sustu, sonra kendi sınıfında aylardır neredeyse hiç konuşmayan, Afganistan'dan gelmiş bir çocuktan söz etti. «Ona hiç bir şey sormadım,» dedi. «Yarın soracağım.»
Bu hikâyenin bir yanı da açıkça söylenmeli. Konfüçyüs'ün «aşağıya sormak» öğüdü, bir öğretmenin otoritesini ya da bir müfredatın yapısını terk etmesi anlamına gelmez; Serpil hâlâ sınıfın öğretmeniydi ve çocuklara okuma yazmayı o öğretiyordu. Tevazu, rolü silmek değil, rolün içinde öğrenmeye yer açmaktır. Ayrıca, ana dili farklı olan çocukların okula uyumu, yalnızca bir öğretmenin tutumuyla çözülecek bir mesele değildir; okul rehberlik servisleri ve il millî eğitim müdürlüklerinin uyum programları, bu konuda başvurulabilecek kurumsal kaynaklardır.
Öbür bilgeler
Eğirdir'deki Fahri Bey, yalıtımlı teklifi apartmana önerirken düzeltmenin genç mühendise ait olduğunu toplantıda açıkça söylemişti (GAZ-K06.5). Serpil de tahtaya «elma — sêv» yazarken, kelimeyi Heval'in ağzından aldığını sınıfın önünde söyledi. Gazâlî akranın dilindeki hakkı kabul etmeyi kibrin ilk sınavı sayar; Konfüçyüs aşağıdakine sormaktan utanmamayı bir unvanın gerekçesi. İki hikâyede de birinin bilgisini adıyla anmak, tevazunun ilk adımı oldu.
Kızıltepe'de Rojda, Şehmus'a «Dokuz yaşındaydım, annem elime çuval verirdi» diye gülerek cevap vermişti (YUN-K06.5). Heval de yedi yaşında, öğretmenine bir kelime verdi. Yunus'un beytinde kimse boş değildir; Konfüçyüs üç kişi arasında mutlaka bir öğretmen bulur. İki hikâyede de en küçük sayılan, en çok bilen çıktı.
Bugün bir kez dene
Hayatında «aşağıda» gördüğün birini düşün: bir çocuk, bir çırak, bir stajyer, bir yeni gelen, seninle aynı dili konuşmayan biri. Konfüçyüs'ün sorusunu sor: bu kişi benim bilmediğim neyi biliyor?
Bu hafta, o kişiye gerçek bir soru sor; sınamak için değil, öğrenmek için. «Bunu nasıl yapıyorsun?», «Sizde buna ne denir?», «Bana gösterir misin?» Cevabını dinle, ve öğrendiğin şeyi bir başkasına onun adıyla aktar.
Yanında taşıyacağın soru
En son ne zaman, senden küçük birine, gerçekten bilmediğin bir şeyi sordun?