İçeriğe geç

Gazâlî ile · Kalbin erdemleri

Ayakkabılığa oturan kibir

Alçakta duran su neden bütün dereleri toplar?

1.463 kelime · yaklaşık 7 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Fahri Bey yetmiş bir yaşında, Isparta'nın Eğirdir ilçesinde emekli bir hâkim. Otuz beş yıl ağır ceza mahkemelerinde görev yaptı. Emekli olunca doğduğu ilçeye, gölün kıyısındaki eski evine döndü. İlçede herkes onu tanır ve sayar.

Fahri Bey'in bilinen bir alışkanlığı var. Bir düğüne, bir taziyeye, bir toplantıya girdiğinde asla başköşeye oturmaz. Kapının yanında, ayakkabıların dizildiği yerin hemen önünde bir sandalye bulur. Ev sahibi koşar, «Fahri Bey, buyurun yukarı» der. Fahri Bey elini kaldırır: «Estağfurullah, ben kimim ki? Burası iyi.» Ev sahibi ısrar eder, Fahri Bey reddeder; bu birkaç dakika sürer. Sonunda bütün oda ona bakar. İlçede bu hâli anlatırlar: «Hâkim bey ne kadar alçakgönüllü.»

Geçen sonbahar Fahri Bey, oturduğu apartmanın yönetim kurulu toplantısına katıldı. Çatı tamiri için bir hesap yapmıştı; teklifleri karşılaştırmış, en ucuzunu seçmişti. Toplantıda yeni taşınmış genç bir inşaat mühendisi, Cihan, söz istedi. «Fahri Amca, bu teklifte yalıtım yok. Öbüründe var. Kış gelince fark iki katına çıkar.» Odada bir sessizlik oldu.

Fahri Bey'in yüzü kızardı. «Evladım,» dedi, «ben otuz beş yıl hüküm verdim. Bir çatı hesabını da yapabilirim herhalde.» Toplantı onun dediğiyle kapandı. Eve döndüğünde bütün gece uyuyamadı. Cihan haklıydı; Fahri Bey bunu biliyordu.

Ertesi sabah on iki yaşındaki torunu Ada, kahvaltıda ona bir şey sordu: «Dede, sen düğünlerde neden hep kapının yanına oturuyorsun? Herkes sana bakıyor.»

Bilgenin kapısı

Gazâlî, İhyâ'nın kibri ve ucbu konu alan kitabında, kibri tedavi etmek için nefsi beş sınavdan geçirmeyi önerir. İlk ikisi şöyledir:

«Birinci sınav: Akranlarından biriyle bir meseleyi tartışır. Eğer arkadaşının dilinde haktan bir şey belirir de onu kabul etmek, ona boyun eğmek, onu itiraf etmek ve uyarısı için ona teşekkür etmek ağır gelirse, bu onda gizli bir kibir olduğunu gösterir. … İkinci sınav: Akranlarıyla toplantılarda bir araya gelir, onları kendinden öne geçirir, arkalarından yürür, başköşede onların altında oturur. Bu ona ağır gelirse kibirlidir. … Burada şeytanın bir tuzağı vardır: ayakkabıların dizildiği sıraya oturur, ya da akranlarıyla arasına bazı aşağılık saydığı kişileri koyar ve bunun tevazu olduğunu sanır. Oysa bu kibrin ta kendisidir.»

Gazâlî bu tuzağın neden kibir olduğunu da açıklar: kibirli insanlar böyle yapmayı kolay bulur, çünkü yerlerini «hak ettikleri hâlde, lütfederek» bıraktıklarını herkese göstermiş olurlar. Önerdiği şey ise basittir: akranlarını öne geçir, onların yanında, onlarla aynı hizada otur; aşağılarına inme.

Bakmadığın yer

Fahri Bey kendini alçakgönüllü biri olarak görüyordu ve ilçe de onu öyle görüyordu. Kapının yanındaki sandalye, «Ben kimim ki?» cümlesi, ısrarla reddedilen başköşe; bunların hepsi tevazunun bilinen işaretleriydi. Torunu Ada'nın sorusu ise bu işaretlerin altındaki bir şeyi açtı: «Herkes sana bakıyor.»

Gazâlî'nin «ayakkabı sırası» uyarısı tam buraya düşüyor. Kapının yanına oturmak, eğer odadaki herkesin bakışını kendine çekiyorsa, bir alçalma değil bir sahnedir. Fahri Bey'in her girişi birkaç dakikalık bir törene dönüşüyordu: ev sahibi koşuyor, ısrar ediyor, reddediliyor, ısrar ediyor. Sonunda Fahri Bey ya kapının yanında kalıyor ya da büyük bir gönülsüzlük gösterisiyle yukarı çıkıyordu. Her iki durumda da oda onun etrafında dönmüştü.

Gazâlî bunun neden kolay olduğunu söyler: yerini bırakan kişi, o yerin kendisine ait olduğunu herkese hatırlatarak bırakır. «Hâkim bey ne kadar alçakgönüllü» cümlesi, aslında «hâkim beyin yeri başköşedir ama o oturmuyor» cümlesiydi. Başköşe hâlâ onundu; yalnızca, lütfen boş bırakılmıştı.

Apartman toplantısı ise Gazâlî'nin birinci sınavıydı ve Fahri Bey o sınavı geçemedi. Cihan'ın dilinden bir hak çıkmıştı: yalıtımsız çatı, kışın iki kat fark. Fahri Bey bunu kabul etmek yerine otuz beş yıllık kürsüsünü masaya koydu. «Ben otuz beş yıl hüküm verdim» cümlesi, kapının yanındaki sandalyenin tam tersiydi. Kimse ona başköşe ikram etmediğinde, Fahri Bey kendi başköşesini kendisi kurmuştu.

İki sahne yan yana konunca bir şey görünür oluyor. Kapının yanında oturan da, toplantıda kürsüsünü hatırlatan da aynı adamdı. Biri tevazu kılığında, öbürü açıkça; ama ikisi de aynı yeri koruyordu: Fahri Bey'in odadaki en yüksek yer olduğu yeri. Gazâlî'nin sınavları bu yüzden önemli: tevazu iddiası, ancak biri sana gerçekten bir şey öğrettiğinde sınanır.

Gazâlî'nin önerdiği ölçü şaşırtıcı derecede sade: akranının yanına otur, onun hizasında. Ne başköşeye kurul ne ayakkabılığa çekil. Fahri Bey'in yetmiş bir yıllık hayatında belki de en zor yer, bu ortadaki sandalyeydi.

Derinleşme

Gazâlî aynı kitabın sonraki bölümünde, tevazunun iki ucunu da adlandırır:

«Bil ki bu huy da öbür huylar gibi iki uca ve bir ortaya sahiptir. Fazlaya kayan ucuna tekebbür denir; eksiğe kayan ucuna kendini değersiz kılma ve zillet denir. Orta ise tevazudur. Övülen, zillete düşmeden ve kendini değersiz kılmadan alçakgönüllü olmaktır. … Bir âlimin yanına bir ayakkabıcı girse, o da yerinden kalkıp onu kendi yerine oturtsa, sonra öne geçip ayakkabılarını düzeltse ve kapıya kadar arkasından koşsa, kendini değersiz kılmış ve alçaltmış olur; bu da övülmez. Övülen adalettir: her hak sahibine hakkını vermek.»

Gazâlî'nin bu ölçüsü, tevazuyu bir gösteriden kurtarıp bir adalete bağlıyor. Ayakkabıcıya ayağa kalkmak, güler yüzle konuşmak, ihtiyacına koşmak tevazudur; ama ona yerini verip ayakkabısını düzeltmek, kendini alçaltmaktır. Fahri Bey'in kapının yanındaki sandalyesi de bir tür alçaltma gösterisiydi. Gazâlî'ye göre ölçü, ne yükselmek ne alçalmak; herkesin hakkını vermek.

Gazâlî aynı bölümde bir de hikâye aktarır. Bir âbide rüyasında, falanca ayakkabıcıya gidip ondan dua istemesi söylenir. Âbid gider, ayakkabıcının ne yaptığını sorar: gündüz oruç tutar, kazancının bir kısmını sadaka verir, bir kısmıyla ailesini besler. Âbid bunu yeterli bulmaz. İkinci rüyada, ayakkabıcıya yüzündeki sarılığın sebebini sorması söylenir. Ayakkabıcının cevabı şudur:

«İnsanlardan kimi gördüysem, içime "Bu kurtulacak, ben helâk olacağım" diye düştü.»

Ayakkabıcının tevazusu bir oturma biçiminde değil, bir bakışta yaşıyordu: herkesi kendinden iyi umma bakışında. Kimse bunu görmüyordu; yalnızca yüzündeki sarılıktan anlaşılıyordu.

O sabah kahvaltıda Fahri Bey torununa bir şey diyemedi. Öğleden sonra kalktı, apartmanın üçüncü katına çıktı ve Cihan'ın kapısını çaldı. «Evladım,» dedi, «dün haklıydın. Yalıtım konusunda ben bilmiyordum. Bana anlatır mısın?» Cihan onu içeri aldı, iki teklifi masaya yaydı, farkı gösterdi. Fahri Bey dinledi, sorular sordu ve sonunda şöyle dedi: «Bunu bana gösterdiğin için teşekkür ederim. Bir sonraki toplantıda ben söyleyeceğim; senin hesabınla.»

Bir sonraki toplantıda söyledi. Kararın değiştirilmesini önerdi ve «Bunu Cihan Bey fark etti» diye ekledi. Apartman yalıtımlı teklifi kabul etti.

Kasımda bir akrabanın düğününe gittiğinde, Fahri Bey kapıdan girdi ve ev sahibi koşmadan önce, ortadaki masalardan birine, tanımadığı iki adamın yanına oturdu. Kimse ona bakmadı. Ada, yan masadan, dedesine göz kırptı.

Bu uyarının yanlış okunmaması önemli. Gazâlî'nin «ayakkabı sırası» uyarısı, her alçakgönüllü davranışın gizli bir kibir olduğu anlamına gelmez; birçok insan kapının yanına gerçekten rahat ettiği için oturur. Ölçü, davranışın kendisinde değil, onun bir bakışı toplamak için yapılıp yapılmadığında. Ayrıca, kendini sürekli küçültmek, «Ben kimim ki» diye her övgüyü reddetmek, bazen tevazudan değil düşük bir benlik değerinden gelir; Gazâlî'nin «zillet» dediği uç da bir dengesizliktir ve kronikleşmişse bir uzmanla konuşmaya değer.

Öbür bilgeler

Kandıra'daki Mükerrem Hanım, kendi açtığı yolun sonundaki şampiyonluk töreninde arka sırada oturmuş, öne çağrılmayı beklememişti (IBA-K06.5). Fahri Bey ise kapının yanına oturup öne çağrılmayı bekliyordu. İbn Arabî'nin aynası yansıyan ışığın kime ait olduğunu sorar; Gazâlî ayakkabılığa çekilenin kibrini teşhis eder. İki hikâye, aynı arka sıranın iki ayrı kalpte iki ayrı anlam taşıyabildiğini gösteriyor.

Kızıltepe'deki Şehmus da köy odasında başköşeye oturmamış, kapının yanındaki minderlere geçmişti (YUN-K06.5). Ama Şehmus oraya, gençlerin arasında dinlemek için oturdu; Fahri Bey ise orada görülmek için. Yunus alçakta duranı er sayar; Gazâlî alçakta durmanın da bir gösteri olabileceğini hatırlatır. İki öğüt birlikte okununca ölçü, yerin kendisinden kalbin niyetine kayıyor.

Bugün bir kez dene

Gazâlî'nin birinci sınavını kendine uygula. Son bir ayda biri sana, akranın ya da senden genç biri, bir konuda haklı olduğu bir şey söyledi mi? Onu kabul etmek, ona teşekkür etmek sana ne kadar ağır geldi?

Bu hafta, biri sana bir hata gösterdiğinde, şu cümleyi kur: «Bunu fark ettiğin için teşekkür ederim; ben görmemiştim.» Ve ikinci sınavı da dene: bir toplantıda ya da bir sofrada, ne başköşeye ne kapının yanına; akranlarının yanına, aynı hizaya otur.

Yanında taşıyacağın soru

Alçakgönüllü göründüğün yerde, kimin bakışını bekliyorsun?