Açılış
Sertaç kırk dokuz yaşında, Kocaeli'nin Kandıra ilçesindeki bir ortaokulda beden eğitimi öğretmeni. On iki yıldır okulun kız voleybol takımını çalıştırıyor. Geçen nisan, takımı yıldız kızlar kategorisinde Türkiye şampiyonu oldu. İlçenin tarihinde ilk kez.
Dönüşte okulun spor salonunda bir tören yapıldı. Kaymakam geldi, belediye başkanı geldi, yerel gazete geldi. Sertaç mikrofonu aldı ve on dakika konuştu. Antrenman programını, kurduğu disiplini, sabah altıdaki koşuları anlattı. «Bu takımı ben sıfırdan kurdum» dedi. Alkışlar uzun sürdü.
Salonun arka sırasında, bastonuyla, yetmiş sekiz yaşında bir kadın oturuyordu: Mükerrem Hanım. Otuz beş yıl önce bu okulun ilk beden eğitimi öğretmeniydi. Okulda voleybolu o başlatmıştı. Salon yokken bahçeye iki direk diktirmiş, eski bir balık ağını file yapmıştı. Sertaç da o bahçede, o filenin altında, onun öğrencisiydi.
Sertaç konuşmasında Mükerrem Hanım'ın adını anmadı. Aklına gelmedi bile.
Ertesi gün yerel gazetede takımın kaptanı Ilgın'ın kısa bir röportajı çıktı. Son cümlesi şuydu: «Annem de bu okulda oynamış. Mükerrem Hoca'nın balık ağından filesinde. Annemin bana ilk öğrettiği manşet, Mükerrem Hoca'nın ona öğrettiği manşetmiş.» Sertaç gazeteyi okudu ve uzun süre masasında oturdu.
Bilgenin kapısı
İbn Arabî, Tercümânü'l-Eşvâk'ın onuncu şiirinde, sevgili ile seven arasında kısa bir konuşma kurar:
«Dedi ki: "Şaşıyorum bir âşığa, kendi meziyetlerine kapılıp bir bahçede çiçekler arasında gururla yürüyor." Dedim ki: "Gördüğüne şaşma; çünkü sen kendini bir insanın aynasında gördün."»
İbn Arabî kendi şerhinde ikinci beyti şöyle açar: «Ben sana bir ayna gibiyim; bana giydirilmiş niteliklerde sen beni değil, kendini görüyorsun; ama onları bu giysiyi kabul etmiş insan doğamda görüyorsun.»
Şerhteki kelime dikkat çekici: «investiture», yani giydirilme. Âşığın gururla taşıdığı meziyetler, ona giydirilmiş bir kaftandır. Bakan kişi o kaftanda âşığı değil, kaftanı vereni görür.
Bakmadığın yer
Sertaç'ın emeği gerçekti. On iki yıl boyunca sabah altıda koşular, hafta sonları antrenmanlar, kendi cebinden alınan toplar, deplasmanlarda ödenen yol paraları. Bir şampiyonluk, yalnızca yetenekli çocuklarla kazanılmaz. Sertaç'ın konuşmasında anlattığı her şey doğruydu. İbn Arabî'nin şiiri de bu emeği küçümsemiyor.
Ama şiirdeki sevgilinin şaşkınlığı tam Sertaç'ın o günkü hâline denk düşüyor: «Kendi meziyetlerine kapılıp bir bahçede gururla yürüyen bir âşık.» Sertaç kendi meziyetlerini sayıyordu: programı, disiplini, sabah koşularını. Ve bu sayımın içinde, o meziyetleri ona kimin giydirdiği yoktu.
«Bu takımı ben sıfırdan kurdum» cümlesi, tam olarak bu unutuşun sesiydi. Sıfır diye bir şey yoktu. Takım, otuz beş yıl önce balıkçı ağından yapılmış bir filenin altında başlamıştı. Sertaç'ın kendisi o filenin altında yetişmişti. Ilgın'ın annesi de. Ve Ilgın'ın ilk manşeti, iki kuşak önce, Mükerrem Hanım'ın elinden çıkmıştı.
İbn Arabî'nin cevabı burada bir ayna tutuyor: «Sen kendini bir insanın aynasında gördün.» Salondaki alkış, Sertaç'a yönelmiş gibi görünüyordu. Ama aslında o alkış, Sertaç'ın aynasında görünen bir şeye yönelikti: otuz beş yıllık bir emeğin, bir okulun, bir kasabanın, iki kuşak annenin ve öğretmenin birikimine. Sertaç o birikimin son ve en görünür halkasıydı. Ayna gibi.
Kibir, çoğu zaman, aynanın kendini ışık sanmasıdır. Ayna parlaktır, göz alır; ama ışığı kendisi üretmez. Sertaç'ın o gün yaptığı şey, kendisine yansıyan ışığı kendi ışığı saymaktı. Ve bunu kötü niyetle değil, unutarak yaptı. Arka sıradaki kadın, «aklına gelmedi bile».
Arka sıra, bu hikâyenin en sessiz yeriydi. Mükerrem Hanım öne çağrılmamış, adı anılmamış, ama gelmişti. Yetmiş sekiz yaşında, bastonuyla, kendi açtığı yolun ucundaki şampiyonluğu görmeye. Sertaç'ın kürsüde dururken göremediği şey, salonun en alçak yerinde oturuyordu.
Derinleşme
İbn Arabî, aynı derlemenin otuz birinci şiirinde, Zâtü'l-Edâ denen bir yerde çakan bir şimşekten söz eder. Şiirin ortasında sevgiliyi şöyle anlatır:
«Oturduğu yer bir vadi olsaydı (oysa tahtı yüksek bir dağdır), alçak yer onunla yücelirdi; kıskançlıkla bakan, o yüksekliğe asla erişemez.»
İbn Arabî'nin şerhi, şiirdeki yer adına bir anlam verir: Zâtü'l-Edâ, «yüceltmeye ait alçalış makamı»dır; çünkü Tanrı, kendini alçaltanları yüceltir. Ve yedinci, sekizinci beyitler için şunu söyler: sevgilinin yüceliği, içinde bulunduğu herkesi yüceltir. Yani yükseklik, oturulan yerden gelmez; o yere konan şeyden gelir. Bir vadi bile, içinde neyi taşıdığına göre bir dağ olabilir.
Sertaç gazeteyi okuduğu akşam Mükerrem Hanım'ın evine gitti. Kandıra'nın eski mahallesinde, bahçesinde hâlâ bir incir ağacı olan tek katlı bir ev. Mükerrem Hanım kapıyı açtı, onu gördü ve güldü: «Gel bakalım, şampiyon.»
Sertaç içeri girdi, oturamadı. «Hocam,» dedi, «dün sizin adınızı anmadım. Unuttum. Bunu nasıl unuttum bilmiyorum.» Mükerrem Hanım bir süre ona baktı. Sonra şöyle dedi: «Ben de seni anmadım ki. Bana gelip "Hocam, o fileyi nereden buldunuz?" diye sormadın, ben de söylemedim: o fileyi babam yapmıştı. Balıkçıydı. Ben de unutmuştum.»
İkisi de güldü. Mükerrem Hanım çay koydu; Sertaç ona antrenmanları, kızları, final maçını anlattı. Mükerrem Hanım dinledi ve bir şey söylemedi; ama Sertaç onun gözlerinin dolduğunu gördü.
Eylülde okulun spor salonunun girişine küçük bir pano asıldı. Üstünde siyah beyaz bir fotoğraf vardı: okul bahçesinde iki direk, aralarına gerilmiş bir balık ağı, önünde bir grup kız ve genç bir öğretmen. Altında şu yazıyordu: «Bu salonun ilk filesi. Mükerrem Hanım ve öğrencileri.» Sertaç her antrenmandan önce yeni gelen kızları o panonun önünden geçiriyordu.
Ayna imgesini bir uca da taşımamak gerek. İbn Arabî'nin ayna imgesi, insanın kendi emeğini tamamen inkâr etmesi anlamına gelmez; ayna da bir şeydir, her yüzey yansıtmaz. Sertaç'ın on iki yılı, o ışığı bir şampiyonluğa çeviren yüzeydi. Tevazu, emeği yok saymak değil, onu bir zincirin halkası olarak görmektir. Ayrıca, bir işte başkalarının emeğinin sürekli görmezden gelinmesi, yalnızca bir kibir değil, bir haksızlık da olabilir; ekip çalışmasında katkıların adıyla anılması, iş yerlerinde ve okullarda kurumsal bir ilke olarak da savunulabilir.
Öbür bilgeler
Kızıltepe'deki Şehmus, babasının kazdığı arkın kenarına çömelmiş, damla hattının o arkın eğimine göre çekileceğini dinlemişti (YUN-K06.5). Sertaç da bir balık ağının fotoğrafını spor salonunun girişine astırdı. Yunus suyun alçağa akıp ağaçların köküne ulaştığını söyler; İbn Arabî alçak yerin, içine konanla yüceldiğini. Şehmus da Sertaç da kendi başarısının altında bir öncekinin kazdığı yatağı buldu.
Avanos'ta Galip Usta, Doğukan'ın özrüne «Ben televizyon izlemem oğlum, ama çamur izledi» diye karşılık vermişti (MEV-K06.5). Mükerrem Hanım da Sertaç'ın özrüne kendi unuttuğu bir şeyle, babasının yaptığı fileyle cevap verdi. Mevlânâ ayak olmayı önerir; İbn Arabî aynanın kendini ışık sanmamasını. Galip Usta da Mükerrem Hanım da gencin özrünü bir sitemle değil, bir hatırayla karşıladı.
Bugün bir kez dene
Hayatında gururla taşıdığın bir başarıyı, bir beceriyi, bir niteliği düşün. İbn Arabî'nin sorusunu sor: bu niteliği bana kim giydirdi? Bir öğretmen, bir anne, bir usta, bir arkadaş, bir yabancı?
O zinciri geriye doğru yaz: senden önce kim vardı, ondan önce kim? Sonra o zincirin halkalarından birine, bu hafta, bir telefon aç ya da bir not yaz. Yalnızca şunu söyle: «Bu şeyi senden aldım.»
Yanında taşıyacağın soru
Gururla yürüdüğün bahçede, aynada gördüğün yüz kimin?