İçeriğe geç

Yunus Emre ile · Kalbin erdemleri

Gözün görürken ye, yedir

Vermek mi zengin eder?

1.242 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Seyfi yetmiş bir yaşında, Kırşehir'in Mucur ilçesinde emekli bir postacı. Kırk yıl boyunca bisikletle, sonra motosikletle, ilçenin sokaklarında ve köy yollarında mektup taşıdı. Babası yoksul bir ırgattı; Seyfi çocukluğunda iki kış aç yattığını hiç unutmadı. Bu yüzden bütün hayatı boyunca biriktirdi. Maaşının bir kısmını her ay, yatak odasındaki dolabın içinde duran tahta bir sandığa koydu. Sandığın adı evde «kara gün parası»ydı.

Eşi Mestan Hanım yıllarca bu sandığa saygı gösterdi. Ama bazen sitem ederdi: «Seyfi, bu sandık kimin için? Çocuklar büyüdü, biz yaşlandık. Hangi kara günü bekliyoruz?» Seyfi her seferinde aynı cevabı verirdi: «Kara gün ne zaman gelir bilinmez.»

Kırk yılda sandık doldu. Çocukları büyüdü, şehirlere gitti; Seyfi ile Mestan hiç tatile çıkmadı, evi boyatmadı, eski sobayı değiştirmedi. Bir kış soba duman yaptı, Mestan Hanım öksürükten haftalarca yattı. Seyfi yine sandığı açmadı. «Daha idare eder» dedi.

Geçen bahar torunu Emir, oğlunun on sekiz yaşındaki oğlu, Ankara'da üniversiteyi kazandı. Ailesinin durumu darlaşmıştı; oğlu işini kaybetmişti. Emir bir akşam telefonda dedesine, utanarak, yurt parasını ödeyemezlerse okula başlayamayacağını söyledi. Seyfi telefonu kapattı ve uzun süre dolaba baktı.

O gece Mestan Hanım ona yalnızca şunu sordu: «Seyfi, kara gün bu değil mi?»

Bilgenin kapısı

Dîvân'daki 148. şiir, dünya malına tutunmayı ve geleceğin kaygısını şöyle sorgular:

«Gece gündüz kaygı yersin, "ne yapayım, yoksulum" dersin;
O cömerttir, rızkını verir; kaygı yemek nendir senin?
… Bu mala, hazineye sevgin; âşıksan, nendir senin?
Ye, yedir, ey çaresiz; eksilirse Tanrı'n verir.
Bir gün tenin yere girer; geride kalan nendir senin?»

Şiirin her beyti aynı soruyla biter: «nendir senin?», yani «bunun seninle ne ilgisi var, senin neyin?» Yunus bu soruyu mala, hazineye, kaygıya yöneltir. Ve ortasında kısa, sert bir öğüt durur: «Ye, yedir.»

Bakmadığın yer

Biriktirmeyi genellikle bir erdem sayarız. Tutumlu olmak, kara güne hazırlanmak, savurgan olmamak; bunlar sağlıklı bir hayatın parçalarıdır. Seyfi'nin sandığı da bunun en somut hâliydi. Ve sandığın arkasında bir hikâye vardı: çocukluğunda aç yatılan iki kış. Seyfi'nin biriktirmesi bir cimrilik değil, bir korkunun sesiydi.

Yunus'un şiiri bu korkuya doğrudan dokunuyor: «Gece gündüz kaygı yersin, "ne yapayım, yoksulum" dersin.» Seyfi kırk yıldır yoksul değildi; ama içindeki çocuk hâlâ aç yatıyordu. Sandık dolsa da o kaygı doymuyordu. Ve Yunus'un sorusu tam bu kaygıya yöneliyor: «Kaygı yemek nendir senin?» Yani bu kaygı, artık senin gerçek durumunla ne kadar ilgili?

Şiirin ikinci öğüdü daha da keskin: «Ye, yedir.» Seyfi kırk yıl ne yemiş ne yedirmişti. Biriktirmenin amacı, bir gün kullanılmaktı; ama o gün hiç gelmiyordu. Mestan Hanım'ın öksürdüğü kış bile «Daha idare eder» demişti. Sandık, korunması gereken bir şey olmaktan çıkıp, kendisi korunan bir şeye dönüşmüştü. Para, bir amaca hizmet etmek yerine, Seyfi'nin korkusuna hizmet ediyordu.

Konunun sorusu burada ters yönden soruluyor: vermek mi zengin eder? Seyfi'nin durumunda, vermemek onu zengin etmişti; sandık doluydu. Ama bu zenginlik ne Seyfi'yi ne Mestan Hanım'ı ısıtmıştı. Duman yapan soba gibi, kırk yıllık birikim de bir evin içinde, kimseye yaramadan duruyordu.

Şiirin son dizesi ise en ağır soruyu soruyor: «Bir gün tenin yere girer; geride kalan nendir senin?» Seyfi yetmiş bir yaşındaydı. Kara gün beklenirken, ömür geçiyordu. Ve bir gün sandık açıldığında, onu açan Seyfi olmayabilirdi.

Mestan Hanım'ın o gece sorduğu şey, kırk yıllık bir kapıyı aralıyordu: «Kara gün bu değil mi?» Seyfi kırk yıl boyunca kara günü kendi açlığı, kendi yoksulluğu olarak hayal etmişti. Ama kara gün başka bir yüzle gelmişti: bir torunun okulu, bir oğlun işsizliği. Ve bu kez, sandığın içindeki para bir korkuyu değil, bir geleceği koruyabilirdi.

Derinleşme

Yunus başka bir şiirinde, dünyadaki hâlimizi bir misafirliğe benzetir:

«Çok şaşılacak geldi bana dünya içinde şu hâl: gece misafir olan kişi, sabah göçüp gider hemen. … Malını başka kişi yer; sen orada hesabını ver. … Gözün görürken ye, yedir; bunca özür eyleme. Bu dünyada hâsıl nedir? Hayırla pazarı ver, al.»

«Gözün görürken ye, yedir.» Bu dize, Seyfi'nin «Daha idare eder» cümlesine bir cevap gibi. Yunus «özür eyleme» diyor; erteleme, bahane bulma. Göz görürken, yani hayattayken, verilmesi gereken bir şey var. Sonra o malı başkası yer; sen ise yalnızca hesabını verirsin.

Ve Yunus bir başka şiirinde, yemenin ve yedirmenin neye hizmet ettiğini söyler: «Çalış kazan, ye, yedir; bir gönül ele getir. Yüz Kâbe'den iyidir bir gönül ziyareti.» Mal, bir gönle ulaşmanın aracıdır. Sandıkta kalan mal, hiçbir gönle ulaşmaz.

Mestan Hanım'ın sorusundan sonraki sabah, Seyfi sandığı açtı. Kırk yıl boyunca ilk kez, içindeki paraları masanın üstüne döktü ve saydı. Mestan Hanım yanında oturdu. Para, Seyfi'nin hayal ettiğinden de fazlaydı. Seyfi bir süre sessiz kaldı. Sonra, sanki kendine söyler gibi, şunu dedi: «Bu kadar para varken, sen bir kış öksürdün.»

O gün Ankara'ya, oğlunun hesabına, Emir'in dört yıllık yurt parasını yatırdı. Emir telefonda ağladı. Seyfi de ağladı; ama çocukluğundaki aç kışlar için değil, kırk yıl boyunca torunlarını, eşini, kendini o sandığın arkasında beklettiği için.

Sonraki ay Seyfi bir şey daha yaptı. Eski sobayı söktürüp yerine yeni bir kombi taktırdı. Evi boyattı. Ve bir akşam Mestan Hanım'a bir otobüs bileti gösterdi: «Hani hep Kapadokya'yı görmek istiyordun. Burnumuzun dibinde ama hiç gitmedik.»

Sandıkta hâlâ biraz para kaldı. Seyfi onu tamamen boşaltmadı; kara günler gerçekten de gelebilirdi. Ama artık sandığa bakarken içindeki o aç çocuğu değil, yurt odasında kitaplarını rafa dizen torununu görüyordu.

Bu hikâyenin bir dengesini korumak gerekiyor. Yunus'un «ye, yedir» öğüdü, ihtiyatsızlığı, birikimsiz yaşamayı ya da gelecek için hiç hazırlık yapmamayı önermez; özellikle yaşlılıkta, sağlık ve bakım masrafları için bir birikim gerçek bir güvencedir. Öğüt, birikimin bir korkunun esiri olmasıyla ilgilidir. Bir de, çocuklukta yaşanan yoksulluk ve açlık deneyimleri, yetişkinlikte bile para ile ilişkiyi derinden etkileyebilir; bu kaygı hayatı daraltıyorsa, bir danışmanla konuşmak, o eski açlığın bugünkü kararları ne kadar yönettiğini görmeye yardım edebilir.

Öbür bilgeler

Sivas'taki Kâzım, hastane kapısındaki semaverin yanına «Verebilen bıraksın, veremeyen içsin» yazılı bir kutu koymuştu (MEV-K06.3). Kâzım'ın sorunu fazla vermekti; Seyfi'ninki hiç vermemek. Mevlânâ'nın şeyhi borçla verir; Yunus ise «ye, yedir» der ama «eksilirse Tanrı'n verir» diye ekler. İki hikâye, cömertliğin iki ucunu gösteriyor: biri ölçüsüz verirken başkasının hakkına dokunuyor, öbürü hiç vermeyerek kendi hayatını daraltıyor.

Kilis'teki Ramazan da babasının sandığının dibinde, yıllardır kapalı duran veresiye defterini bulmuştu (BUD-K06.3). Seyfi'nin sandığında ise kırk yıllık birikim vardı ve eşi bir kış öksürmüştü. Buda cimriliği zihnin lekesi sayar; Yunus ise «bu mala sevgin nendir senin» diye sorar. İkisi de malın, tutulduğu yerde değil, bir gönle ulaştığı yerde değer kazandığını söylüyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında bir «kara gün sandığı» var mı? Bir birikim, bir eşya, bir zaman, bir sevgi; «sonra» diye bekletilen?

Yunus'un sorusunu sor: bu kaygı nendir benim? Bugünkü durumumla mı ilgili, yoksa eski bir korkunun sesi mi?

Bu hafta, gözün görürken, o sandıktan küçük bir şeyi bir gönle ulaştır. Bir torunun kitabı, bir eşin sobası, bir komşunun ihtiyacı. Ve ardından kendine sor: bu, sandığı mı eksiltti, yoksa evi mi ısıttı?

Yanında taşıyacağın soru

Beklediğin kara gün, belki de bugün değil mi?