Açılış
Kâzım altmış iki yaşında, Sivas'ta emekli bir tır şoförü. Otuz beş yıl Avrupa yollarında, gümrük kapılarında, dinlenme tesislerinde geçti. Emekli olduktan sonra bir şey yapmaya başladı: Sivas'taki büyük hastanenin acil servis kapısının yanında, belediyeden izin alarak küçük bir semaver kurdu. Her sabah altıda geliyor, gece hasta yakınlarına, nöbet bekleyenlere, ambulans şoförlerine bedava çay dağıtıyor.
Çayı, şekeri, bardakları mahalledeki bakkal Hamza'dan veresiye alıyor. Emekli maaşı bir yere kadar yetiyor; gerisi deftere yazılıyor. Eşi Gülsüm önce kızdı: «Kâzım, emekli maaşıyla hastane mi doyuracaksın?» Sonra sustu; çünkü kocasının yüzünde yıllardır görmediği bir şey vardı.
Üç yıl böyle geçti. Bu kış Hamza'nın defterindeki borç büyüdü. Hamza da dar gelirliydi; dükkânı kirada, iki çocuğu üniversitedeydi. Bir sabah Kâzım çay almaya gittiğinde Hamza utanarak söyledi: «Kâzım Abi, kusura bakma. Bu ay borcu kapatmazsan veremeyeceğim. Ben de batıyorum.»
O sabah Kâzım semaveri boş kurdu. Acil servisin kapısında, soğukta bekleyen insanlar ona baktı. Bir kadın, kocası yoğun bakımda olan, Kâzım'a doğru geldi ve «Bugün çay yok mu?» diye sordu. Kâzım bir şey diyemedi. Kadının yanındaki küçük oğlan, sabahtan beri annesiyle bekleyen yedi sekiz yaşında bir çocuk, ağlamaya başladı. Ne çaydan ne soğuktan; sanki o boş semaver, bütün gecenin yorgunluğunu birden üstüne yıkmıştı.
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin ikinci defterinde, Şeyh Ahmed-i Hızraveyh adında, cömertliğiyle tanınan bir şeyhin hikâyesini anlatır:
«Bir şeyh vardı, cömertliğinden ötürü hep borçluydu; o ünlü kişi. Ulu kişilerden on binlerce borç alır, dünyanın yoksullarına harcardı. Borçla bir dergâh da yapmıştı; canını, malını, dergâhını feda etmişti. … Şeyh yıllarca bunu yaptı; alıyor, veriyordu. Ecel gününe kadar tohum ekti. Şeyhin ömrü sona erince, alacaklılar çevresine toplandı; şeyh bir mum gibi tatlı tatlı eriyordu. Alacaklılar umutsuz ve ekşi yüzlüydü. Şeyh dedi ki: "Şu kötü zan sahiplerine bakın; Hak'ın dört yüz dinar altını yok mu?" Dışarıda bir çocuk helva diye bağırdı. Şeyh hizmetçisine başıyla işaret etti: "Git, o helvanın hepsini al; alacaklılar yesin de bir an bana acı acı bakmasınlar." … Tabak boşalınca çocuk parasını istedi. Şeyh dedi ki: "Nereden bulayım parayı? Borçluyum, yokluğa gidiyorum." Çocuk tabağı yere vurdu, ağlayıp inlemeye başladı.»
Ahmed-i Hızraveyh, dokuzuncu yüzyılda Belh'te yaşamış, cömertliğiyle anılan bir sûfîdir. Mevlânâ onun hikâyesini, Tanrı'nın verene karşılığını vereceğine dair inancın bir örneği olarak anlatır. Bölümün bazı beyitleri bu inancı başka kutsal anlatılara bağlar; bu sohbette o beyitleri dışarıda bırakıyoruz.
Bakmadığın yer
Cömertliği çoğu zaman bir hesap olarak düşünürüz: ne kadar verdim, ne kaldı, yetecek mi? Kâzım'ın üç yıllık semaveri de sonunda böyle bir hesaba takılmıştı. Hamza'nın defterindeki borç büyümüştü; Kâzım'ın maaşı yetmiyordu. Ve bu hesap haklıydı. Cömertlik, bir noktada bir başkasının sırtına biniyordu: Hamza da batıyordu.
Mevlânâ'nın hikâyesi de tam bu gerilimin üstüne kurulu. Şeyh hayatı boyunca borçla vermiştir; ve ölüm döşeğinde alacaklıları başında umutsuzca beklemektedir. Bu, hikâyenin kolayca geçiştirilemeyecek bir yanıdır. Borçla vermek, alacaklıların hakkını riske atmaktır. Mevlânâ'nın şeyhi bunu Tanrı'ya güvenerek yapar; ama alacaklıların yüzündeki ekşilik, bu güvenin herkes için aynı anlama gelmediğini gösterir.
Kâzım'ın hikâyesinde Hamza, o alacaklılardan biriydi. Ve Hamza'nın itirazı haklıydı. Kâzım'ın cömertliği, Hamza'nın kendi geçimine dokunmaya başlamıştı. Burada cömertliğin bir sınırı görünüyor: verenin kendi cebinden değil, başkasının cebinden verdiği yer.
Ama hikâyenin asıl dönüm noktası başka bir yerde: helvacı çocuğun ağlamasında. Şeyh helvayı alır, alacaklılar yer, çocuk parasını ister, şeyhin parası yoktur, çocuk ağlar. Bu sahne neredeyse acımasızdır. Şeyh bir çocuğu ağlatmıştır. Kâzım'ın acil servis kapısındaki boş semaveri de bir çocuğu ağlatmıştı.
Ve bu ağlama, iki hikâyede de bir şeyi görünür kılıyordu. Bir ihtiyaç ancak bir ses verince fark ediliyordu. Kâzım'ın semaveri üç yıl boyunca sessizce dolmuştu; kimse bu çayın nereden geldiğini, kimin cebinden çıktığını sormamıştı. Boş kaldığı ilk sabah, bir çocuğun gözyaşıyla birlikte, o çayın bir bedeli olduğu ortaya çıktı.
«Vermek mi zengin eder?» sorusu bu hikâyede iki ayrı hesaba bölünüyor. Kâzım'ın cebini zengin etmemişti; tersine, borçlandırmıştı. Ama Gülsüm'ün kocasının yüzünde gördüğü şey, bir zenginlikti. Sorun, o zenginliğin tek bir insanın cebine yüklenmesiydi. Bir kişinin yüzünü aydınlatan iyilik, aynı anda başka bir kişinin defterini karartıyordu.
Derinleşme
Mevlânâ hikâyeyi şöyle sürdürür:
«İkindi namazı oldu; bir hizmetçi geldi, elinde bir tabak, cömert bir zenginin yanından. Şeyhin hâlinden haberdar olan, malı ve hâli yerinde biri, şeyhe hediye göndermişti. Tabağın bir köşesinde dört yüz dinar, bir kâğıdın içinde de yarım dinar daha. … Şeyh dedi ki: "Bunun sırrı şuydu: Hak'tan istedim ve bana doğru yolu gösterdi. O dinar azdır; ama helvacı çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helvacı çocuk ağlamadıkça rahmet denizi coşmaz."»
Hikâyenin sonu bir kerametle gelir: dört yüz dinar ve helvacının yarım dinarı. Mevlânâ'nın inancında bu, Tanrı'nın cömerde karşılık vermesidir. Ama son beyitteki gözlem, inancı ne olursa olsun herkese bir şey söyler: «Helvacı çocuk ağlamadıkça rahmet denizi coşmaz.» Cömertlik bazen, bir ihtiyacın sesini duyana kadar harekete geçmez. Ve o ses, çoğu zaman en güçsüz olanın, bir çocuğun gözyaşıdır.
Kâzım'ın sabahında da bir hizmetçi geldi; ama bir keramet değil, bir insan olarak. Acil servisin önünde bekleyenlerden biri, gece boyunca Kâzım'ın çayını içmiş bir adam, yıllardır o kapıda nöbet tutan bir ambulans şoförü, ağlayan çocuğu ve boş semaveri gördü. Kâzım'a yaklaştı ve sordu: «Abi, bu çaylar nereden geliyordu?» Kâzım ilk kez anlattı: maaşı, Hamza'nın defteri, borç.
Ambulans şoförü o gün hastanenin çalışanlarına bir mesaj attı. Akşama kadar hemşireler, temizlik görevlileri, birkaç hekim ve hasta yakınlarından bazıları, Hamza'nın dükkânına uğrayıp Kâzım'ın defterine birer miktar yatırdı. Hafta sonunda borç kapanmıştı. Hamza Kâzım'a defteri gösterdi: «Abi, bu ay borcun yok. Bir de fazlası var.»
Kâzım bir şey yaptı: semaverin yanına küçük bir kutu koydu, üstüne şunu yazdı: «Bu çay herkesindir. Verebilen bıraksın, veremeyen içsin.» Artık çay yalnızca onun cebinden değil, o kapıdan geçen herkesin cebinden geliyordu. Kâzım'ın yüzündeki o şey, Gülsüm'ün yıllardır görmediği şey, yerinde kaldı. Ama artık Hamza'nın defterini korkutmuyordu.
Bu hikâyeyi okurken iki şeyi akılda tutmak gerekir. Mevlânâ'nın şeyhinin hikâyesi, borç alarak vermeyi, ailesinin ya da alacaklıların hakkını riske atarak cömert olmayı bir model olarak önermez; Mevlânâ'nın inancı bu hikâyeyi bir keramet olarak okur, ama gündelik hayatta cömertlik, başkasının hakkına dokunmadan yapılmalıdır. Bir de, bir ihtiyacın görünür olması için bir çocuğun ağlaması beklenmemelidir; topluluk içinde dayanışma ağları ve sosyal yardım kurumları, ihtiyaçların sessizce birikmemesi için vardır.
Öbür bilgeler
Kilis'teki Ramazan, bayram arifesinde babasının veresiye defterinden üç sayfanın üstünü çizmiş ve o gece yıllardır hissettiği darlığı hissetmemişti (BUD-K06.3). Kâzım'ın da bir veresiye defteri vardı; ama o, verenin değil, alanın defteriydi. Buda cimriliğin zihni lekelediğini söyler; Mevlânâ ise bir ağlamanın rahmet denizini coşturduğunu. İki hikâyede de bir defter, iki insan arasındaki bir güvenin kaydıydı.
Seydişehir'deki Zübeyde, gelini ilk tandır ekmeklerini yaktığında bir şey söylemek üzereyken kendi ilk ekmeklerini hatırlamıştı (KON-K06.2). Gelinine verdiği bir anlayıştı; Kâzım'ın hastane kapısında verdiği ise bir bardak çay. Konfüçyüs karşılıklılıktan söz eder; Mevlânâ'nın şeyhi ise karşılığını beklemeden verir. Ama Kâzım'ın kutusu bir şeyi gösterdi: cömertlik, bir kişiden çıkıp bir topluluğa yayıldığında sürdürülebilir hâle geliyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında sessizce, kimsenin sormadığı bir cömertlik yapıyor musun? Bir komşunun bakımı, bir akrabanın faturası, bir derneğin işi? Bu cömertlik, senin ya da bir başkasının cebine fazla mı yükleniyor?
Mevlânâ'nın son beytini hatırla: helvacı çocuk ağlamadıkça deniz coşmaz. Senin cömertliğin, başkalarının da katılabileceği bir yere açılabilir mi?
Bu hafta, sessizce taşıdığın bir iyiliği bir kişiye anlat. Övünmek için değil; o iyiliğe ortak olmak isteyen biri varsa, ona bir kapı açmak için.
Yanında taşıyacağın soru
Verdiğin şeyin bedelini kim ödüyor ve bu yükü kimlerle paylaşabilirsin?