İçeriğe geç

İbn Arabî ile · Kalbin erdemleri

Şimşeğin bana sözünü tutmadı

Vermek mi zengin eder?

1.336 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Zehra Nine seksen bir yaşında, Amasya'nın Merzifon ilçesinde, eski bir mahallede, bahçeli bir evde yaşıyor. Bahçede kocası rahmetli Hamdullah Efendi'nin dikip büyüttüğü ağaçlar var: iki dut, bir kiraz, bir ceviz, bir de yaşlı bir armut. Kırk yıl boyunca mahallenin çocukları o bahçeden doydu. Haziranda kiraz, temmuzda dut, eylülde armut, ekimde ceviz. Zehra Nine bahçe kapısını hiç kilitlemedi. Çocuklar dalları silker, sepetleri doldurur, bir kısmını Zehra Nine'ye bırakıp giderdi. Kimin çocuğu olduğuna bakmadan, hepsine bir avuç da kuru dut verirdi.

Son birkaç yıldır elleri tutmuyor. Romatizma parmaklarını büktü; bahçeye inmekte bile zorlanıyor. Ağaçlar budanmadı, meyveler toplanmadı, dut yere döküldü, çürüdü. Kapı hâlâ açık ama çocuklar eskisi gibi gelmiyor; dallar uzamış, bahçe yabanileşmiş.

Geçen yaz, mahalleye yeni taşınmış genç bir baba, Yavuz, dokuz yaşındaki kızıyla bahçenin önünden geçerken durdu. Kızı kiraz dallarını gösteriyordu. Yavuz, biraz da şaka, biraz da sitemle, pencereden bakan Zehra Nine'ye seslendi: «Teyze, mahallede herkes bu bahçeyi anlatıyor, kirazından herkes yemiş diyorlar. Biz geldik, dallar kurumuş.»

Zehra Nine bir şey diyemedi. Pencereden çekildi. O akşam yalnız oturdu ve ağladı. Kırk yıl vermişti; şimdi verecek gücü yoktu. Ve sanki bu bir kusurmuş gibi, bir sitem işitmişti.

Bilgenin kapısı

İbn Arabî, «Tercümânü'l-Eşvâk»ın bir şiirinde, bir dervişten duyduğu tek bir mısranın üstüne bir şiir kurar. Şiirde konuşan, ıssız kalmış bir konak yerine, sevdiklerin bir zaman konakladığı yere seslenir; konak yeri de ona cevap verir:

«"Senin ağacının yanında benim gibi nicelerini gördüm, güzel sûretlerin meyvesini, yemyeşil bir çayırın güllerini derken. Senin bağışını uman herkes bol yağmur alır; şimşeğin bir tek bana sözünü tutmaz." Konak yeri dedi ki: "Evet; dallarımın gölgesinde, en bereketli yerde o buluşma olmuştu; o zaman benim şimşeğim gülen ağızların şimşeğiydi. Bugün ise şimşeğim şu parlak taşın parıltısı. Kınayacaksan, önüne geçemediğimiz bir kaderi kına; konak yerinin ne suçu var?" Sözünü duyunca onu mazur gördüm; o da benim gibi, kederli bir yürekle yakınıyordu.»

Şairin kendi yazdığı şerh bu dizeleri tasavvufî bir dille okur: ıssız konak yerleri, ilahî isimlerin gönüldeki izleridir; şimşek ise bir tecellinin yeridir. Ama şiirin yüzeyindeki sahne de kendi başına bir şey söyler: bir zamanlar herkese bağışta bulunmuş, şimdi verecek gücü kalmamış bir yer ve ona sitem eden, sonra onu mazur gören bir yolcu.

Bakmadığın yer

Cömertliği çoğu zaman yalnızca verenin bir erdemi olarak düşünürüz. Biri verir, öbürü alır; veren iyi, alan minnettardır. Ama Zehra Nine'nin hikâyesi, cömertliğin bir de alan tarafının olduğunu gösteriyor. Kırk yıl boyunca mahalle o bahçeden yemişti. Ve şimdi bahçe veremez olunca, ilk gelen şey bir sitem olmuştu.

İbn Arabî'nin şiirindeki yolcu da önce sitem eder: «Senin bağışını uman herkes bol yağmur alır; şimşeğin bir tek bana sözünü tutmaz.» Bu, Yavuz'un cümlesiydi: herkes yemiş, biz gelince dallar kurumuş. Alıcının gözünden bakınca, cömertlik bir hak gibi görünmeye başlar. Herkese verilmişse, bana da verilmeliydi.

Ama konak yerinin cevabı başka bir şey gösteriyor: «Bugün şimşeğim şu parlak taşın parıltısı.» Konak yeri de değişmişti. Bir zamanlar gülen ağızların şimşeğiydi; şimdi soğuk bir taş. Ve o yer bundan kendisi de mutlu değildi. «Kınayacaksan, önüne geçemediğimiz bir kaderi kına.» Zehra Nine'nin parmakları romatizmayla bükülmüştü; bahçeye inemiyordu. Vermemesi, bir cimrilik değil, bir güçsüzlüktü. Ve bu güçsüzlük, ona herkesten çok acı veriyordu.

Şiirin en ince dizesi son dize: «Sözünü duyunca onu mazur gördüm; o da benim gibi, kederli bir yürekle yakınıyordu.» Yolcu, konak yerinin cevabını duyunca sitemden vazgeçer. Çünkü verenin de bir derdi olduğunu görür. Cömertliğin alan tarafındaki erdem budur: verenin de bir insan olduğunu, onun da yorulabileceğini, yaşlanabileceğini, kendi kaybını yaşayabileceğini görmek.

Vermenin insanı zengin edip etmediği sorusu, Zehra Nine'de beklenmedik bir yüz gösteriyor. Zehra Nine kırk yıl vermişti; şimdi veremiyordu. Ama vermiş olmanın zenginliği nereye gitmişti? Mahallenin hafızasındaydı: «Kirazından herkes yemiş diyorlar.» Yavuz'un sitemi bile, aslında bir övgünün tersten söylenmesiydi. Zehra Nine'nin cömertliği, bir mahallenin ortak hatırası olmuştu.

Ve bu hatıranın bir çağrısı vardı: bir zamanlar alanlar, şimdi verebilirdi.

Derinleşme

İbn Arabî, bir başka şiirine yazdığı şerhte, bağışın doğası hakkında kısa ama dikkat çekici bir gözlem yapar:

«Bu beyit, Tanrı'nın kullarına yığdığı, manevi olan ve olmayan sonsuz bağışlara işaret eder. … Güneş gibi herkese ortak olduğu için, kıskançlık uyandırmaz.»

Bu iki cümle, şerhte sevilenin niteliklerini anlatır; ama bağışın bir özelliğini de gösterir. Güneş herkese aittir; kimse güneşi kıskanmaz. Herkese ortak olan bir bağış, kimsede «neden ona da, bana değil» duygusu uyandırmaz. Zehra Nine'nin bahçesi de kırk yıl böyle bir güneşti; kimin çocuğu olduğuna bakmadan herkese açıktı. Ve böyle bir bağış, bir tek kişiye ait olmaktan çıkar; bir mahallenin ortak malı olur.

Ortak olan bir şeyin bakımı da ortak olabilirdi. Yavuz bunu ertesi gün anladı. Akşam kızı Ece ona sordu: «Baba, teyzenin eli niye öyle?» Yavuz kızına romatizmayı anlatmaya çalıştı ve anlatırken utandı. Sabah Zehra Nine'nin kapısını çaldı. «Teyze,» dedi, «dünkü sözüm için kusura bakma. Bilmiyordum.» Zehra Nine onu içeri aldı, çay koydu ve kırk yıllık bahçenin hikâyesini anlattı: Hamdullah Efendi'nin kirazı nasıl aşıladığını, dutları kurutmak için çatıya nasıl serdiklerini.

O hafta sonu Yavuz mahalledeki birkaç babayla, bir dizi çocukla bahçeye girdi. Dalları budadılar, yabani otları temizlediler, kiraz ağacının altına bir branda serdiler. Çocuklar dalları silkti; kirazlar brandaya döküldü. Ece, kırk yıl önceki çocuklar gibi, ilk sepeti Zehra Nine'nin penceresinin altına bıraktı.

Bahçe o yaz yeniden açıldı; ama artık başka bir düzenle. Mahallenin çocukları ve aileleri, sırayla budama, toplama, temizlik yaptı. Zehra Nine pencereden onlara bakıyor, gerektiğinde hangi dalın kesileceğini, hangi dutun kuruyacağını söylüyordu. Kırk yıl vermişti; şimdi bir şeyi daha veriyordu: bilgisini.

Ekimde ceviz toplandığında, Yavuz'un kızı Ece bir avuç cevizi Zehra Nine'nin eline koydu. Zehra Nine bükük parmaklarıyla bir taş alıp onu kırdı, içini Ece'ye uzattı. Kırk yıl önce de böyle yapardı.

Okurken iki şeyi unutmamak gerekir. İbn Arabî'nin şiiri ve şerhi tasavvufî bir dünyadan konuşur ve burada yüzeydeki imgeleri gündelik bir hikâyeye bağladık; şiirin asıl anlamı, ilahî tecelliler ve gönül hâlleri üzerinedir. Bir de, yaşlı ve tek başına yaşayan insanların ihtiyaçları, komşuluk iyiliğine bırakılamayacak kadar önemlidir; evde bakım hizmetleri ve sosyal destekler onların da hakkıdır ve onlara bu hakları hatırlatmak, bir bahçe kadar önemli bir iyiliktir.

Öbür bilgeler

Mucur'daki Seyfi, kırk yıllık sandığı açtıktan sonra eşine bir otobüs bileti göstermiş, Kapadokya'ya gitmeyi önermişti (YUN-K06.3). Seyfi verebilecekken vermemişti; Zehra Nine ise veremez olmuştu. Yunus «gözün görürken ye, yedir» der; İbn Arabî'nin yolcusu ise artık veremeyen konak yerini mazur görür. İki hikâye, cömertliğin iki zamanını gösteriyor: verebildiğin zaman ve veremez olduğun zaman.

Sivas'taki Kâzım'ın semaverine, ihtiyaç görünür olunca bir hastane dolusu insan ortak olmuştu (MEV-K06.3). Zehra Nine'nin bahçesine de bir mahalle ortak oldu. Mevlânâ helvacı çocuğun ağlamasından söz eder; İbn Arabî herkese ortak olan güneşten. İkisinde de bir kişinin cömertliği, bir noktada bir topluluğun cömertliğine dönüştü.

Bugün bir kez dene

Hayatında bir zamanlar çok şey vermiş, şimdi veremez olmuş biri var mı? Bir anne, bir öğretmen, bir komşu, bir dost? Ona hiç sitem ettin mi, belki farkında olmadan?

İbn Arabî'nin yolcusu gibi, onun cevabını dinle. Belki onun da bir derdi, bir yorgunluğu, bir kaybı var.

Bu hafta, bir zamanlar senden esirgemeyen birine, onun ağacının dallarını budar gibi küçük bir şey ver. Bir ziyaret, bir yardım, bir sepet meyve.

Yanında taşıyacağın soru

Bir zamanlar senin için bol yağan biri, şimdi kuruduğunda, ona ne veriyorsun?