İçeriğe geç

Konfüçyüs ile · Kalbin erdemleri

Zengine eklemek

Vermek mi zengin eder?

1.235 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Perran kırk sekiz yaşında, Zonguldak'ın Devrek ilçesinde terzi. Çarşıdaki küçük dükkânında paça kısaltır, fermuar değiştirir, düğün mevsiminde abiye diker. Ailede herkes onun için aynı şeyi söyler: «Perran'ın eli açıktır.» Bayramda yeğenlerine en büyük harçlığı o verir, akraba ziyaretine eli boş gitmez.

Geçen eylülün sonunda, İstanbul'da yaşayan kuzeni Sebahattin'in oğlu evlendi. Sebahattin inşaat işinde para kazanmış bir adamdı; düğün büyük bir otelde yapılacaktı. Davetiye geldiğinde Perran'ın aklına ilk gelen şey takıydı. Akrabalar orada olacaktı; mikrofondan kimin ne taktığı okunacaktı. «Devrek'ten Perran Hanım, yarım altın» dedirtmek istemiyordu. Kuyumcuda bir bilezik seçti; parasını kredi kartına altı taksitle yazdırdı. Kızkardeşinden de otel yolu için borç aldı.

Aynı hafta komşusu Neriman dükkâna uğradı. Kızı Nisa Bartın'da hemşirelik bölümünü kazanmıştı; uygulamaya üniforma ve beyaz ayakkabıyla gitmesi gerekiyordu. Neriman kumaşın fiyatını sordu, Perran söyledi. Neriman «Ay sonunda gelirim» deyip çıktı. Gelmedi.

Düğün gecesi Perran bileziği damadın koluna taktı. Mikrofondaki adam adını söyledi, kimse dönüp bakmadı. Gelin ile damadın kolları omuzlarına kadar altınla doluydu. Sebahattin Perran'ın elini sıktı, «Zahmet ettin» dedi ve bir sonraki misafire döndü.

Dönüş otobüsünde Perran camdan karanlığa bakarken Nisa'yı düşündü. Kızın okulun ilk haftasında, beyaz ayakkabısı olmadan uygulama laboratuvarına girdiğini Neriman'dan duymuştu.

Bilgenin kapısı

Analektler'de, Konfüçyüs'ün öğrencisi Zihua bir görevle Qi'ye gönderildiğinde yaşanan bir olay anlatılır. Başka bir öğrenci, Ran, Zihua'nın annesi için tahıl ister.

«Usta, "Ona bir fu ver" dedi. Ran daha fazlasını istedi. "Ona bir yu ver" dedi. Ran ona beş bing tahıl verdi. Usta dedi ki: "Chi Qi'ye giderken arabasını semiz atlar çekiyordu, üstünde hafif kürkler vardı. Ben şunu duydum: erdemli insan darda olana yetişir, zengine eklemez."»

Fu, yu ve bing birer tahıl ölçüsüdür; geleneksel yorumculara göre Ran'ın verdiği beş bing, Ustanın önerdiğinin kat kat üstündedir. Konfüçyüs cömertliğin miktarını değil, yönünü sorar: «周急不繼富», darda olana yetişmek, zengine eklememek.

Bakmadığın yer

Perran'ın cömertliği sahteydi demek haksızlık olur. Bayram harçlıkları, eli dolu akraba ziyaretleri, hepsi gönülden geliyordu. Düğün takısı da Anadolu'da kötü bir âdet değil; yeni kurulan bir eve akrabaların omuz vermesidir. Konfüçyüs'ün sorusu bunların hiçbirini yasaklamıyor. Yalnızca, verilen şeyin hangi yöne aktığına bakıyor.

Ran, arkadaşının annesine tahıl verirken iyi bir şey yaptığını düşünüyordu. Zihua'nın annesi yaşlıydı, oğlu uzaktaydı; ona yardım etmek bir dostluk göstergesiydi. Ama Konfüçyüs'ün gözünden bakınca resim değişiyor: Zihua semiz atlarla, kürklerle yola çıkmıştı. Ailesi darda değildi. Ran'ın beş bingi, ihtiyacı olmayan bir eve gidiyordu. Bu bir cömertlik gibi görünüyordu, ama aslında bir yere akan suyun yanlış yatağa dökülmesiydi.

Perran'ın bileziği de aynı yatağa döküldü. Sebahattin'in oğlunun kolu zaten altınla doluydu; bir bilezik daha, o evde fark edilmeyecek bir ekleme oldu. Ve o bileziğin parası, kredi kartının altı taksitinde, kızkardeşten alınan yol borcunda, Perran'ın kendi bütçesinden çıkıyordu. Zengine eklenen şey, darda olanın payından kesilmişti. Nisa'nın beyaz ayakkabısının parası, belki de o taksitlerden birinin içindeydi.

Peki Perran neden zengine verdi? Burada Konfüçyüs'ün kısa bir cümlesi işe yarıyor. Analektler'de Usta, dürüstlüğüyle övülen Weisheng Gao'yu sorgular: «Kim demiş Weisheng Gao dürüsttür? Biri ondan biraz sirke istedi; o da komşusundan isteyip adama verdi.» Weisheng Gao'nun evinde sirke yoktu. «Yok» diyebilirdi. Ama demedi; komşusundan alıp kendi sirkesiymiş gibi verdi. Konfüçyüs bu küçük olayda bir eğrilik görür: cömert görünmek için, olmayanı varmış gibi göstermek.

Perran'ın kredi kartı da bir komşudan istenen sirkeydi. Elinde bilezik alacak para yoktu; ama mikrofondan adının küçük bir takıyla okunmasına dayanamadı. Taksitler, kızkardeşten alınan borç, hepsi «Perran'ın eli açıktır» cümlesini ayakta tutmak içindi. Bu, kimsenin görmediği bir yük olarak Perran'ın sırtına bindi; ve görünüşü ayakta tutmanın bedeli, görünmeyen bir yerden, yan komşunun kızından ödendi.

Mengzi bu ayrımı tek bir cümleye sığdırır. Verilebilecek de verilmeyebilecek de bir yerde vermenin, iyiliği zedelediğini söyler. Perran'ın bileziği tam bu türdendi: verilmese o düğünde hiçbir şey eksik kalmayacaktı. Ama verildiği için, verilmesi gereken bir yerde bir şey eksik kaldı.

Derinleşme

Aynı Analektler pasajının ikinci yarısı, sorunun öbür yüzünü gösterir. Konfüçyüs, kendi kasabasının yöneticiliğine öğrencisi Yuan Si'yi atar ve ona dokuz yüz ölçek tahıl verir. Yuan Si yoksul ve sade biridir; tahılı geri çevirir.

«Usta dedi ki: "Geri çevirme! Komşularına, mahallene, köyüne veremez misin?"»

Konfüçyüs'ün cevabı, cömertliğin bir akış olduğunu söylüyor. Yuan Si'nin almayı reddetmesi bir erdem gibi görünse de, Konfüçyüs ona başka bir yol gösterir: al, ama yanında tutma; komşuna, mahallene akıt. Ran'ın hatası suyu yanlış yatağa dökmekti; Yuan Si'nin hatası ise suyu hiç kabul etmemek olurdu.

Mengzi'nin cümlesi aslında üçlü bir yapının ortasında durur:

«Alınabilecek de alınmayabilecek de bir şeyi almak, dürüstlüğü zedeler. Verilebilecek de verilmeyebilecek de bir şeyi vermek, iyiliği zedeler. Ölünebilecek de ölünmeyebilecek de bir yerde ölmek, cesareti zedeler.»

Mengzi'nin üç cümlesi aynı şeyi söylüyor: bir erdemin aşırısı, o erdemin kendisini yaralar. Cömertlik de, ölçüsünü kaybettiğinde, cömertliğe zarar verir.

Perran düğünden döndükten bir hafta sonra, bir akşam dükkânı kapatmadan önce raftan beyaz bir kumaş topu indirdi. Nisa'nın ölçülerini Neriman'dan istedi. İki üniforma dikti; çarşıdaki ayakkabıcıdan da bir çift beyaz ayakkabı aldı. Hepsini bir torbaya koyup Neriman'ın kapısını çaldı.

Neriman torbayı açtı ve geri itti. «Olmaz Perran, biz dilenci değiliz. Parasını veremem ki.» Perran bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra Konfüçyüs'ün Yuan Si'ye söylediğine benzer bir şey söyledi, hiç okumadan: «Neriman, bunu sana vermiyorum, Nisa'ya veriyorum. Nisa bir gün hemşire olunca, bir hastanın başında bu borcu öder. Benim yerime.»

Neriman torbayı aldı. Nisa üniformalarını giydiği ilk gün annesine bir fotoğraf gönderdi; Neriman fotoğrafı Perran'ın dükkânına getirdi. Perran fotoğrafa uzun süre baktı. Sebahattin'in düğününde bileziği taktığı an, aklında hiçbir iz bırakmamıştı. Bu fotoğraf ise dükkânın aynasının kenarına sıkıştırıldı ve orada kaldı.

Taksitler bitti. Bir sonraki akraba düğünü geldiğinde Perran yine gitti, yine takı taktı; ama bu kez çeyrek altın, kartsız, borçsuz. Mikrofondaki adam adını okurken Perran'ın içi rahattı.

Burada gözden kaçmaması gereken bir şey var. Düğün takısı, birçok ailede gerçek bir dayanışma ağıdır; gelecekte kendi çocuğunun düğününde geri dönecek bir karşılıklılıktır ve onu yok saymak, insanı akrabalarından koparabilir. Konfüçyüs'ün ölçüsü bu ağı reddetmiyor; yalnızca bir şeyi hatırlatıyor: verilen, verenin kendi bütçesini ve yakınındaki ihtiyacı görmezden gelmemeli. Toplumsal yükümlülükler için alınan borçlar birikip ev bütçesini sarsıyorsa, bir mali danışmanla ya da bankanın yapılandırma servisiyle konuşmak, utanılacak değil, akıllıca bir adımdır.

Öbür bilgeler

Elbistan'daki Muhsin, çırağı Tayfun'un iki aylık eksik maaşını bir zarfa koymuş, fırının arkasında ona uzatmıştı (GAZ-K06.3). Muhsin yabancılara pide dağıtırken yanındaki çocuğu görmemişti; Perran ise uzaktaki zengine bilezik takarken yan komşunun kızını. Gazâlî'nin ölçüsü vermenin yeriydi; Konfüçyüs'ünki «darda olana yetiş, zengine ekleme». İki öğüt de aynı yöne bakıyor: cömertliğin ilk sorusu «ne kadar?» değil, «kime?»

Kilis'teki Ramazan, kapanışa yakın bir akşam, bozuk parası eksik kalan küçük bir kızın sütü rafa geri koyuşunu izlemişti (BUD-K06.3). Nisa'nın beyaz ayakkabısız uygulamaya gidişi de böyle sessiz bir eksiklikti. Buda vermenin zihni arındırdığını söyler; Konfüçyüs ise verilenin nereye gittiğine bakar. İki hikâyede de cömertlik, gözün yakındaki küçük bir eksikliğe takılmasıyla başlıyor.

Bugün bir kez dene

Son bir yılda yaptığın büyük bir hediyeyi, bir takıyı, bir bağışı düşün. Zihua'nın semiz atlarını hatırla ve sor: bu, darda olana mı yetişti, yoksa zaten dolu bir yere mi eklendi?

Sonra Weisheng Gao'nun sirkesini düşün: verdiğim şeyin bir kısmı, komşudan istenen sirke miydi? Olmayanı varmış gibi göstermek için mi verdim?

Bu hafta, yakınında, kimsenin mikrofondan okumayacağı küçük bir ihtiyacı bul. Bir çift ayakkabı, bir okul defteri, bir fatura. Ona yetiş. Ve ardından kendine sor: hangisi aklımda daha uzun kalacak?

Yanında taşıyacağın soru

Verdiğin şey, darda olana mı akıyor, yoksa dolu bir kaba mı?