Açılış
Ramazan elli yedi yaşında, Kilis'in eski bir mahallesinde bakkal. Dükkân babası Sabri Efendi'den kaldı. Sabri Efendi'nin tezgâhının altında kalın, kahverengi kaplı bir veresiye defteri vardı. Mahallenin yarısı o deftere yazılıydı: işsiz kalan dülger, kocası ölen dul, maaşı geç yatan memur. Sabri Efendi her bayram arifesinde defteri açar, bazı sayfaların üstünü kalemle çizerdi. «Bu da helal olsun» derdi. Ramazan çocukken buna kızardı: «Baba, bu para bizim değil mi?»
Babası öldükten sonra Ramazan dükkânı büyüttü, raflara yeni markalar koydu, kasaya bir bilgisayar aldı. Ve veresiye defterini kapattı. «Artık devir değişti,» dedi, «ben bankacılık yapamam.» Mahalleli önce bozuldu, sonra alıştı. Ramazan'ın hesapları düzgündü, borcu yoktu, dükkânı iyi kazanıyordu. Ama son yıllarda bir şey fark etti: geceleri hesap defterini kapatırken içinde tuhaf bir darlık vardı. Kazanç artıyordu ama o darlık geçmiyordu.
Geçen kış bir akşam, kapanışa yakın, dükkâna küçük bir kız girdi. On yaşında ya var ya yoktu. Bir ekmek ve bir kutu süt istedi. Parasını saydı; biraz eksikti. Ramazan kızın elindeki bozuk paralara baktı, sonra kızın yüzüne. Kızın babası, mahallenin dülgeri Şevket Usta'ydı; iki aydır işsizdi. Ramazan bir an durdu. «Eksik» dedi. Kız sütü rafa geri koydu ve yalnızca ekmeği aldı.
Kız gittikten sonra Ramazan uzun süre tezgâhın başında oturdu. Sütün parası, kasada bir dakikalık kazancı bile değildi. Ama o şişeyi rafa geri koyan küçük elleri unutamıyordu.
O gece eve gittiğinde, babasından kalan eski bir sandığı açtı. Sandığın dibinde kahverengi kaplı veresiye defteri duruyordu.
Bilgenin kapısı
Buda'nın sözlerini derleyen İtivuttaka'da, vermek üzerine kısa bir konuşma yer alır:
«Keşişler, eğer canlılar vermenin ve paylaşmanın meyvesini benim bildiğim gibi bilselerdi, önce vermeden yemezlerdi; cimriliğin lekesi zihinlerini kaplamazdı. Alacak biri olduğu sürece, son lokmalarını, son ağız dolusunu bile paylaşmadan yemezlerdi. Canlılar vermenin ve paylaşmanın meyvesini benim bildiğim gibi bilmedikleri için, önce vermeden yerler ve cimriliğin lekesi zihinlerini kaplar.»
Konuşmanın devamındaki dizeler, vermenin meyvesini öbür dünyadaki iyi bir doğumla anlatır; bu, o geleneğin inancıdır. Ama düzyazı bölümünde bir kelime dikkat çekicidir: cimrilik bir «leke»dir; zihni kaplayan, onu karartan bir şey. Buda burada cimriliği yalnızca başkasından esirgemek olarak değil, insanın kendi zihnini lekelemesi olarak görür.
Bakmadığın yer
Vermeyi genellikle bir kayıp olarak düşünürüz. Bir şey veririz ve o şey artık bizim değildir. Ramazan'ın çocukken babasına sorduğu soru buydu: «Bu para bizim değil mi?» Ve bu soruda bir mantık vardı. Sabri Efendi'nin çizdiği her sayfa, dükkânın kasasından eksilen bir paraydı.
Buda'nın konuşması vermeye başka bir yerden bakıyor. Vermenin meyvesinden söz ediyor; ama meyveyi alanın kim olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Cimriliğin lekesi kimin zihnini kaplıyor? Verenin değil, vermeyenin. Yani vermemek, alıcıdan bir şey esirgemenin yanında, insanın kendi zihnine bir şey yapıyor: onu lekeliyor, daraltıyor.
Ramazan'ın son yıllarda geceleri hissettiği darlık, belki de buydu. Kasası doluyordu; ama zihni daralıyordu. Babasının dükkânında hiç olmayan bir şey, onun dükkânında vardı: her kazancın ardından gelen tuhaf bir sıkışma. Ramazan bunu yorgunluğa, yaşa, işin stresine bağlamıştı. Ama sütü rafa geri koyan küçük el, bu darlığın başka bir kaynağını gösteriyordu.
Konunun sorusu burada iki anlama birden açılıyor: vermek mi zengin eder? Kasanın zenginliği açısından, vermek kesinlikle zengin etmez; Sabri Efendi'nin çizdiği her sayfa kasadan eksilmişti. Ama Buda'nın konuşması başka bir zenginlikten söz ediyor: zihnin lekesiz, ferah olmasından. Bu açıdan bakınca, Sabri Efendi'nin dükkânı daha az kazanmış ama sahibini daha zengin bırakmıştı.
Bir de konuşmanın en zor cümlesi var: «Son lokmalarını bile paylaşmadan yemezlerdi.» Bu, bolluktan vermek değil, kıtlıktan vermektir. Ramazan'ın sorunu kıtlık değildi; kasası doluydu. Bir şişe sütün parası onu hiç zorlamazdı. Bu yüzden sütü vermemesi, yoksulluktan değil, bir alışkanlıktan, bir ilkeden geliyordu: «Ben bankacılık yapamam.» Ve o ilke, onu bir çocuğun önünde bir şişe süt için durduracak kadar katılaşmıştı.
Bir şeyi de görmek gerekiyor: Ramazan kötü bir adam değildi. Veresiye defterini kapatmasının gerçek gerekçeleri vardı; borçların toplanamaması, dükkânın batma riski. Ama bu gerekçeler zamanla bir zırha dönüşmüştü ve zırhın içinde bir şey nefes alamıyordu.
Derinleşme
Buda başka bir konuşmasında, insanların neden verdiğini sayar:
«Keşişler, vermenin sekiz gerekçesi vardır. Biri yakınlıktan ya da düşmanlıktan ya da aptallıktan ya da korkudan verir. Ya da şöyle düşünerek verir: "Babam ve babamın babası vermişti; bu aile geleneğini bırakmam doğru olmaz." Ya da şöyle düşünerek verir: "Bunu verirsem, öldükten sonra iyi bir yerde doğarım." Ya da şöyle düşünerek verir: "Bunu verirken zihnim berraklaşır, sevinç ve mutluluk duyarım." Ya da şöyle düşünerek verir: "Bu, zihin için bir süs ve bir donanımdır."»
Buda'nın listesi dürüst bir listedir. İnsanlar korkudan da verir, gösterişten de, gelenekten de, ödül umudundan da. Ve listenin sonlarına doğru, başka türden gerekçeler gelir: vermek zihni berraklaştırdığı için, ve vermek «zihin için bir süs» olduğu için. Bu son gerekçe, sorunun cevabına en yakın olanıdır. Vermek kasayı zengin etmez; ama zihni süsler, donatır.
Listenin ortasında, Ramazan'ın durumuna doğrudan dokunan bir gerekçe de var: «Babam ve babamın babası vermişti; bu geleneği bırakmam doğru olmaz.» Ramazan bu geleneği bırakmıştı. Ama sandığın dibindeki defter, onu hâlâ bekliyordu.
Ertesi sabah Ramazan dükkânı açmadan önce Şevket Usta'nın evine gitti. Kapıyı küçük kız açtı. Ramazan elindeki poşeti ona uzattı: iki şişe süt, bir paket peynir, bir kavanoz bal. «Dün eksik kalmıştı,» dedi. Kız şaşkınlıkla babasını çağırdı. Şevket Usta kapıya geldi; utandı, almak istemedi. Ramazan poşeti geri almadı. Yalnızca şunu söyledi: «Babam olsa deftere yazardı, ustam. İş bulunca ödersin.»
O gün Ramazan babasının eski defterini tezgâhın altına geri koydu. İlk sayfaya Şevket Usta'nın adını yazdı. Defter yeniden açılmıştı; ama Ramazan kendine bir kural koydu: kimseye sormayacak, kimseyi zorlamayacaktı. Ödeyen öderdi; ödeyemeyenin sayfası, bayram arifesinde çizilirdi.
İlk bayram arifesinde Ramazan defteri açtı ve kalemi eline aldı. Üç sayfanın üstünü çizdi. Kasada bunun bir karşılığı yoktu. Ama o gece hesap defterini kapatırken, yıllardır ilk kez, o tuhaf darlığı hissetmedi. Babasının sesini duyar gibi oldu: «Bu da helal olsun.»
Birkaç ay sonra Şevket Usta bir inşaatta iş buldu. İlk maaşını aldığı gün dükkâna geldi, borcunu kapattı ve bir şey daha bıraktı: tezgâhın üstüne, kimsenin adı yazılmamış bir zarf. «Bu da defterdeki başka birinin borcuna,» dedi.
Bu hikâyenin bir sınırı var. Buda'nın sözleri, kendi geçimini tehlikeye atacak kadar vermeyi ya da ihtiyaç içindeki birinin, kendi ailesinin ekmeğini başkasına vermesini zorunlu kılmaz; cömertlik, kendi sorumluluklarını gözeterek yapılan bir iyiliktir. Bir de, yoksulluğun ve işsizliğin yükü yalnızca bireylerin cömertliğine bırakılamaz; sosyal yardım kurumları ve yerel yönetimlerin destekleri, ihtiyaç sahiplerinin onurunu koruyarak ulaşabileceği haklardır ve bunlara yönlendirmek de bir yardımdır.
Öbür bilgeler
Seydişehir'deki Zübeyde, gelinine kırk altı yıl önce sabaha kadar ağladığı geceyi anlatmıştı (KON-K06.2). Zübeyde'nin verdiği şey bir nesne değil, bir hatıraydı; kendi geçmişinden bir parça. Ramazan'ın verdiği ise bir şişe süt ve bir defter sayfasıydı. Konfüçyüs kalbini ötekininki gibi saymayı öğütler; Buda ise vermenin zihni süslediğini. İkisinde de vermek, önce verenin kalbinde bir şeyi açtı.
Eskil'deki Talat da Ankara'ya giden uzun yollarda dostuna zamanını vermişti (GAZ-K06.2). Zaman, kasada bir karşılığı olmayan bir şeydi; ama Talat'ı kırk yıllık bir dostluğun kaybından kurtardı. Gazâlî kardeşlik haklarını sayar; Buda vermenin gerekçelerini. Bu iki hikâyeden çıkan şey şu: insanın verebildiği en değerli şeyler, çoğu zaman hiçbir deftere yazılmayanlardır.
Bugün bir kez dene
Hayatında verebileceğin ama vermediğin bir şey var mı? Bir para, bir zaman, bir söz, bir yardım? Neden vermediğini kendine sor; gerekçen kıtlık mı, yoksa bir alışkanlık mı?
Buda'nın sekiz gerekçesini hatırla. Son verdiğin şeyi hangi gerekçeyle verdin: gelenekten mi, korkudan mı, ödül umudundan mı, yoksa zihnini ferahlatmak için mi?
Bu hafta, birine, kimse görmeden küçük bir şey ver. Ve verdikten sonra, o akşam zihninde bir darlık mı yoksa bir genişlik mi hissettiğine dikkat et.
Yanında taşıyacağın soru
Bugün kasandan eksilen şey, zihnine ne kattı?