Açılış
Muhsin elli iki yaşında, Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesinde bir pide fırınının sahibi. Fırın babasından kaldı; çarşının girişinde, odun ateşiyle çalışan, sabah beşte kapısı açılan eski bir dükkân. Elbistan'da Muhsin'i herkes tanır, çoğu da «Hayırsever Muhsin» diye anar. Her ramazan iftar saatinde fırının önüne masa kurar, yüzlerce pideyi parasız dağıtır. Kış başında okullara simit gönderir. Camiye halı aldırdığında adı kapının yanındaki levhaya yazıldı.
Muhsin bunların hepsini fotoğraflar. Telefonunda bir klasör var: masanın önünde uzayan kuyruk, simit kolilerini taşıyan çocuklar, levhanın önünde kendisi. Fotoğrafları akşamları ilçenin sosyal medya grubuna koyar ve altına gelen yorumları tek tek okur. «Allah razı olsun Muhsin abi.» «Elbistan'ın gururu.» Yorum az gelirse sabah keyifsiz kalkar.
Fırında on dokuz yaşında bir çırak çalışıyor, Tayfun. Hamuru o yoğurur, odunu o taşır, gece üçte o gelir. Üç yıldır sigortasız çalışıyor. Son iki aydır da maaşının yarısını alabildi; Muhsin «Ramazan masrafı çok oldu, toparlanınca veririm» dedi. Tayfun bir şey demedi.
Ocak ayında bir sabah Muhsin dükkânın arka kapısında bir şey gördü. Kar yağıyordu. Sanayi sitesinin oradan gelen sarı bir sokak köpeği kapının önünde titriyordu. Tayfun, evden getirdiği öğle yemeğini, iki dilim ekmeği ve bir kap mercimek çorbasını köpeğin önüne koydu. Muhsin sordu: «Sen ne yiyeceksin?» Tayfun omuz silkti: «Akşama kadar dayanırım usta. Bu hayvan uzaktan geldi, aç. Ben doyup o aç kalırsa içim rahat etmez.»
Muhsin içeri girdi ve o gün telefonunu hiç açmadı.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın cimriliği ve mal sevgisini konu alan kitabında, cömertliğin sınırını çizerken önce herkesin kendini cömert sandığını söyler. Sonra bir ölçü koyar:
«Malı, gereken yerde tutmak ve gereken yerde vermek adalettir. Vermenin gerektiği yerde tutmak cimriliktir; tutmanın gerektiği yerde vermek savurganlıktır. İkisinin arasında bir orta vardır; övülen odur. Bunu yalnızca organlarla yapmak da yetmez; kalp de buna gönülden razı olmalı, ona karşı çekişmemelidir. Biri vermesi gereken yerde verir de nefsi onunla çekişir, o da nefsine sabredip direnirse, o kişi cömertlik etmeye çalışandır, cömert değildir.»
Gazâlî'nin tanımında cömertlik bir miktar değil, bir yerdir: vermek gereken yer ve tutmak gereken yer. Ve ölçü yalnızca elde değil, kalpte de aranır. Arapçadaki ayrım ince: «sahî», cömert olandır; «müteseḫḫî», cömertliği kendine zorla giydiren.
Bakmadığın yer
Muhsin'in hayrı gerçekti. Ramazan masasında doyan insanlar gerçekti, okullardaki simitler de, caminin halısı da. Gazâlî'nin metni bu iyiliği küçümsemiyor. Ama Muhsin'in kendine hiç sormadığı bir soru vardı: verdiği şey, vermesi gereken yere mi gidiyordu?
Gazâlî vermenin gerektiği yeri iki türlü sayar. Biri dinin gerekli kıldığıdır: zekât, ailenin nafakası. Öbürü mürüvvetin, yani insanlığın ve âdetin gerekli kıldığıdır. Ve ekler: insanın ehline, akrabasına, emrindekilere karşı hesap kitap yapması, yabancıya karşı yapmasından daha çirkin görülür. Tayfun'un yarım kalan maaşı, sigortasız geçen üç yıl, tam bu hanedeydi. Muhsin yüzlerce yabancıya pide dağıtırken, kendi fırınında gece üçte hamur yoğuran çocuğun hakkını tutuyordu. Gazâlî'nin tanımıyla bu, cömertliğin içinde saklanmış bir cimriliktir: vermenin gerektiği yerde tutmak.
Kısacası mesele Muhsin'in çok mu az mı verdiği değildi. Yanlış yere veriyordu. Masanın önündeki kuyruk görünüyordu; Tayfun'un eksik maaşı görünmüyordu. Biri fotoğrafa giriyordu, öbürü girmiyordu.
Gazâlî bir adım daha atar. Cömertlik, gerekenin ötesinde, gönül hoşluğuyla verilen şeydir; ama bir şartla: arkasında hizmet, karşılık, teşekkür ya da övgü beklentisi olmamalı. «Teşekkür ve övgü uman kişi satıcıdır, cömert değildir; çünkü malıyla övgü satın alır, övgü de lezzetlidir.» Muhsin'in akşamları tek tek okuduğu yorumlar, az gelince bozulan keyfi, bu cümlenin içinde duruyordu. Muhsin pide dağıtıyor, karşılığında övgü alıyordu. Bu bir alışverişti.
Ama Gazâlî bu noktada insanı mahkûm etmiyor. Hemen ardından, karşılıksız vermenin hakikatte yalnızca Tanrı'ya ait olduğunu, insanda «cömert» adının bir mecaz olduğunu söyler; çünkü insan hiçbir şeyi amaçsız vermez. İnsan ancak amacı daralttıkça cömert sayılır: övgüden, korkudan, çıkardan vazgeçip yalnızca ahireti, erdemi ya da nefsini cimrilikten temizlemeyi istediğinde. Yani soru «hiç karşılık bekliyor musun?» değil; «neyin karşılığını bekliyorsun?»
Tayfun'un köpeğe bıraktığı çorba ise hiçbir fotoğrafa girmedi. O sabah arka kapıda Muhsin'den başka kimse yoktu. Tayfun ne bir yorum okudu ne bir levhaya adını yazdırdı; üstelik maaşının yarısını alabilen birinin öğle yemeğiydi bu. Muhsin'in içeri girip telefonunu açmamasının sebebi de buydu: kendi klasöründeki yüzlerce fotoğraf, o tek çorba kabının yanında birden hafiflemişti.
Derinleşme
Gazâlî aynı kitabın cömertlik örnekleri arasında şu hikâyeyi aktarır. Abdullah bin Cafer bir gün bir bahçede mola verir. Bahçede çalışan siyahi bir köle çocuk vardır. Çocuğun yiyeceği gelir; o sırada bahçeye bir köpek girer. Çocuk köpeğe bir ekmek atar, sonra ikincisini, sonra üçüncüsünü.
«Abdullah sordu: "Ey çocuk, günlük azığın ne kadar?" "Gördüğün kadar." "Öyleyse neden bu köpeği kendine tercih ettin?" "Burası köpek yurdu değil; uzak bir yerden aç gelmiş. Ben doyup o aç kalsın istemedim." "Peki bugün ne yapacaksın?" "Bugünü aç geçireceğim." Abdullah bin Cafer dedi ki: "Cömertliğimden dolayı kınanıyorum; oysa bu çocuk benden daha cömert."»
Hikâyenin sonunda Abdullah bin Cafer bahçeyi ve çocuğu satın alır, çocuğu azat eder, bahçeyi de ona bağışlar. Cömertliğiyle ün salmış bir adam, kendinden daha cömert birini gördüğünde, kendi cömertliğinin bir kısmını onun hakkını vermeye harcar.
Gazâlî bir sayfa sonra, âbid bir kadının Hibbân bin Hilâl ve arkadaşlarına sorduğu soruyu aktarır. Kadın onlara cömertliği sorar; onlar, Tanrı'ya gönül hoşluğuyla ibadet etmek, der. «Karşılığında ecir istiyor musunuz?» «Evet; çünkü bir iyiliğe on katı vaat edildi.» Kadın şaşırır:
«Sübhanallah! Bir verip on alıyorsanız, neyi cömertçe vermiş oldunuz?»
Muhsin o hafta, Tayfun'un köpeğe çorbasını bıraktığı sabahı aklından çıkaramadı. Bir akşam eşi Hanife'ye anlattı. Hanife bir süre sustu, sonra şunu söyledi: «Tayfun'un annesi geçen ay bana geldi. Kirayı ödeyemiyorlarmış. Sana söylemememi istedi; çocuk utanırmış.»
Muhsin ertesi sabah Tayfun'u fırının arkasına çağırdı. İki aylık eksik maaşı bir zarfa koymuştu. «Bunu geç verdim» dedi. «Pazartesi de seni sigortalı yapıyoruz.» Tayfun zarfı aldı, ne diyeceğini bilemedi. Muhsin de bilemedi. İkisi de bir süre ocağın ateşine baktı.
O ramazan Muhsin yine fırının önüne masa kurdu. Pideler yine dağıtıldı, kuyruk yine uzadı. Ama bu kez fotoğraf çekmedi. İlk akşam elleri telefona gitti; çekmek, gruba koymak, yorumları okumak istedi. Gazâlî'nin sözüyle, nefsi onunla çekişiyordu. Muhsin bu çekişmeyi saklamadı. Hanife'ye «İçim rahat değil» dedi, «kimse görmüyor diye eksik bir şey yapmışım gibi.» Hanife güldü: «O eksiklik, satılmayan övgüdür.»
Gazâlî'nin metni bu içi rahat etmeyen hâli küçümsemiyor. «Cömertlik etmeye çalışan» ile «cömert» arasındaki fark bir yol farkıdır; biri yolun başında, öbürü sonunda. Muhsin şimdi yolun başındaydı: hâlâ veriyordu, hâlâ övgüyü özlüyordu, ama özlediğini görüyordu.
Bu hikâyede dengesi gözetilmesi gereken bir yan da var. Gazâlî'nin ölçüsü, yapılan iyiliğin herkesten saklanması gerektiğini söylemiyor; bir derneğin, bir mahalle girişiminin görünür olması başkalarını da harekete geçirebilir. Ölçü, verenin kalbinde neyin satın alındığına dairdir. Bir de: sigortasız çalıştırmak ya da ücreti geciktirmek yalnızca bir erdem meselesi değil, bir yasal yükümlülük meselesidir; bu tür bir hakkın sahibi olan kişi, gönül hoşluğu beklemeden çalışma hakları için başvurabileceği kurumlara gidebilir.
Öbür bilgeler
Merzifon'daki Zehra Nine'nin romatizmalı elleri dalları budayamaz olunca, mahallenin babaları brandayı kiraz ağacının altına sermişti (IBA-K06.3). Ne bir levha vardı ne bir fotoğraf; kırk yıllık bahçe, mahallenin hafızasında yaşıyordu. İbn Arabî bağışı herkese yağan bir yağmura benzetir; Gazâlî ise yağmurun nereye düştüğünü sorar. Zehra Nine'nin bahçesi kimseden övgü beklemeden açılmıştı; Muhsin'in masası ise övgüye açılmıştı. İki hikâye, cömertliğin hatırasını kimin tuttuğuna bakıyor: verenin telefonu mu, alanın kalbi mi?
Mucur'daki Seyfi'nin evinde, sandık açılmadan önceki kış, eski soba haftalarca duman yapmıştı (YUN-K06.3). Seyfi hiç vermeyerek evini daraltmıştı; Muhsin ise çok vererek kendi fırınındaki çocuğu görmemişti. Yunus «ye, yedir» der, Gazâlî «gereken yerde ver» der. Biri cömertliğin cesaretini, öbürü ölçüsünü hatırlatıyor; ikisi de cömertliğin önce en yakındaki eksiğe bakmakla başladığını gösteriyor.
Bugün bir kez dene
Son verdiğin şeyi düşün: bir bağış, bir hediye, bir yardım. Kendine Gazâlî'nin iki sorusunu sor. Birincisi: bu, vermem gereken yere mi gitti, yoksa görünen yere mi? Yakınımda, hakkı olup da beklettiğim biri var mı?
İkincisi: karşılığında ne bekledim? Bir teşekkür, bir yorum, bir itibar? Âbid kadının sorusunu kendine sor: bir verip on aldıysam, neyi cömertçe vermiş oldum?
Bu hafta bir iyiliği kimseye söylemeden yap. Söyleme isteği geldiğinde onu bastırma; yalnızca fark et. O isteğin ağırlığı, şu an yolun neresinde durduğunu gösterecek.
Yanında taşıyacağın soru
Verdiğin şeyin karşılığında, sessizce neyi satın alıyorsun?