Açılış
Mukaddes altmış yaşında, Bursa'nın İnegöl ilçesinde, eski bir mahallede yaşıyor. Eşini on iki yıl önce kaybetti; çocukları İstanbul'da. Emekli maaşının bir kısmıyla her cuma büyük bir tencere yemek yapıyor: nohutlu pilav, kuru fasulye, mercimek çorbası. Öğleden sonra mahallenin yalnız yaşlılarına, iki işsiz aileye, köşedeki ayakkabı tamircisine kap kap dağıtıyor. On yıldır bir cumayı bile atlamadı.
Mahalle onu «Mukaddes Abla» diye bilir. Kimin hasta olduğunu, kimin kirasını ödeyemediğini, kimin çocuğunun sınavda olduğunu önce o bilir. Bir komşu düşüp kalçasını kırdığında üç ay boyunca her gün onun yemeğini, ilacını, bahçesini o gördü.
Ama Mukaddes'in kendi mutfağı başka bir hikâye. Kendisi için yemek yapmaz. Dağıtımdan artan bir kap pilavı ayakta, tezgâhın başında yer. Hekimin verdiği şeker ilacını sık sık unutur. Akşamları yorgunluktan koltukta uyuyakalır. Kızı telefonda «Anne, kendine bak» dediğinde «Ben iyiyim, kızım. Benim neyim var ki» der.
Geçen ocak bir cuma, tencereyi ocaktan indirirken Mukaddes'in başı döndü ve mutfağın ortasında yığıldı. Yan komşu Nuray kapıyı açık görünce içeri girdi, onu yerde buldu, ambulansı çağırdı. Hastanede şekerinin tehlikeli biçimde düştüğünü söylediler. Hekim, ilaçlarını düzensiz aldığını, öğün atladığını anlayınca sert konuştu: «Mukaddes Hanım, başkalarını beslemek güzel. Ama siz kendinizi hiç beslemiyorsunuz.»
Eve döndüğünde Nuray yanına oturdu ve şunu söyledi: «Abla, sen on yıldır bu mahallenin annesisin. Ama senin annen kim?»
Bilgenin kapısı
Dîvân'daki 122. şiir, Hak'tan gelen bir haber gibi kurulur ve insanın neyle hesaba çekileceğini anlatır:
«Emekle kazanıp güle güle yedirenler için, perdeleri kaldırdım; yüzüme baksınlar demiş. … Ne bir açı doyurdum, ne bir çıplağa gömlek giydirdim, ne bir gönle girdim; bana nasıl davransın demiş. Deyin Yunus'a: dursun, yüzünü toprağa sürsün; öğüdünü kendine versin, okuduğunu tutsun demiş.»
Şiirin sonundaki beyit, Yunus'un kendine dönüp söylediği bir cümledir: öğüdünü kendine versin. Yunus şiirlerinde başkalarına çok öğüt verir; ama burada, şiirin son sözü olarak, o öğüdü önce kendi üstüne çevirir. Başkasına söylediğin şeyi, önce sen tut.
Bakmadığın yer
Başkalarına şefkat gösteren insanları genellikle kendine de iyi bakan insanlar sanırız. Cömert, sevecen, verici biri; elbette kendine de iyi davranıyordur. Ama Mukaddes'in hikâyesi bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor. Mahallenin en çok şefkat gösteren insanı, kendine en az şefkat gösteren insandı.
Yunus'un şiiri bu iki şeyi aynı yerde buluşturuyor. Şiirin ilk kısmı, başkasını doyurmanın, giydirmenin, bir gönle girmenin değerini anlatır: «güle güle yedirenler» için perdeler kalkar. Mukaddes tam olarak buydu. Ama şiirin son beyti başka bir yöne döner: «Öğüdünü kendine versin.» Başkasına söylenen her şey, bir gün dönüp söyleyenin kendisine de söylenir.
Mukaddes on yıl boyunca mahalleye bir şeyi öğütlemişti, sözle değil, tencereyle: kimse aç kalmasın, kimse yalnız kalmasın, herkes beslensin. Ama bu öğüdü kendine hiç vermemişti. Kendisi tezgâhın başında ayakta yiyor, ilacını unutuyor, koltukta uyuyakalıyordu. Başkasının açlığını görüyor, kendi açlığını görmüyordu.
Mukaddes'in hikâyesi, kendine yumuşaklık ile başkasına yumuşaklık arasındaki bağı ters yönden sınıyor: başkasına bu kadar şefkat gösterebilen, kendine neden bu kadar sertti? Belki de cevap, Mukaddes'in kendi ihtiyaçlarını bir yük, bir bencillik saymasındaydı. «Benim neyim var ki» cümlesi, kendini görünmez kılmanın cümlesiydi.
Nuray'ın sorusu bu yüzden derine indi: «Senin annen kim?» On yıl boyunca herkesin annesi olmuştu. Ama kimse onun annesi olmamıştı; o da buna izin vermemişti. Şefkatin yalnızca bir yönde akması, bir gün kaynağı kurutur. Mutfağın ortasında yığılmak, o kaynağın kuruduğunun işaretiydi.
Bir de şunu görmek gerekiyor: Mukaddes'in kendine bakmaması, sonunda başkalarına bakmasını da tehlikeye atmıştı. O cuma mutfakta yığıldığında, tencere ocakta kalmıştı. Kendi bedenini doyurmayan biri, başkalarını da uzun süre doyuramaz. Bunu bencillikle karıştırmamak gerekir: bir çeşmenin akmaya devam edebilmesi için, önce kendi kaynağının beslenmesi gerekir. Mukaddes'in tenceresi o kaynaktan doluyordu ve kaynak on yıldır kimse tarafından doldurulmamıştı.
Derinleşme
Yunus başka bir şiirinde, sevginin türlerinden söz eder:
«Aşksız insan bu dünyada belli bilinmez, yoktur; her biri bir şeye sevgisi var, âşıktır. Tanrı'nın dünyasında yüz bin türlü sevgi var; kabul et kendine, gör hangisi layıktır.»
Bu beyitte gözden kaçan bir ifade var: «kabul et kendine.» Yunus yüz bin türlü sevgiden söz ediyor ve insana bunlardan birini «kendine» kabul etmesini söylüyor. Bu cümlenin bir okuması, insanın kendine layık olan sevgiyi seçmesidir. Ama bir okuması da, sevginin bir türünün de insanın kendine dönük olabileceğidir. Yüz bin sevginin içinde, insanın kendi bedenine, kendi yorgunluğuna, kendi açlığına duyduğu bir sevgi de yer alır.
Mukaddes hastaneden döndükten sonraki hafta cuma yemeğini yapmadı; Nuray buna izin vermedi. Onun yerine, Nuray ve iki komşu kadın tencereyi kendileri kurdular. Mukaddes'in yıllardır beslediği ayakkabı tamircisi Recep Usta, o cuma Mukaddes'e bir kap çorba getirdi: «Abla, bu sefer sıra bende.» Mukaddes kabı aldı, kapıda durdu ve ağladı. On yıldır ilk kez biri onu doyuruyordu.
Sonraki haftalarda Nuray ile bir düzen kurdular. Cuma yemeği devam edecekti; ama artık Mukaddes yalnız değil, üç komşuyla birlikte yapacaklardı. Ve tencere dağıtılmadan önce, Mukaddes masaya oturacak, kendi tabağından oturarak yiyecekti. İlk cuma bu tuhaf geldi. Tezgâhın başında ayakta yemeye o kadar alışmıştı ki, masada oturmak bir lüks gibiydi. Nuray karşısına oturdu ve onunla birlikte yedi.
Mukaddes ilacını artık bir kutuya, haftanın günlerine göre diziyor. Kızı her akşam telefonda soruyor: «Anne, ilacını içtin mi?» Mukaddes artık «Benim neyim var ki» demiyor. «İçtim kızım» diyor. «Bugün de oturdum yedim.»
Mahallenin yaşlıları cuma yemeğini hâlâ alıyor. Ama bir şey değişti: Recep Usta her cuma dağıtımdan sonra Mukaddes'e çay getiriyor. Yaşlılardan biri, Hamiyet Teyze, bir gün kabını geri getirirken içine bir avuç kendi yaptığı kurabiye koydu. Şefkat artık tek yönde akmıyordu.
Yanlış anlaşılmasın. Yunus'un «öğüdünü kendine ver» sözü, başkalarına iyilik yapmaktan vazgeçip yalnızca kendine bakmayı önermez; Mukaddes'in cuma yemeği değerliydi ve sürmeliydi. Söz, iyiliğin kaynağını korumakla ilgilidir. Bir de, şeker hastalığı gibi süreğen hastalıkları olan, özellikle yalnız yaşayan yaşlılar için düzenli ilaç kullanımı ve öğün düzeni hayati önemdedir; aile hekimleri ve evde sağlık hizmetleri bu konuda destek verebilir ve yakınların bunu takip etmesi gerekir.
Öbür bilgeler
Denizli'deki Sevilay, Necdet'i işten çıkarmak yerine ona yeni iplik panosunun işini vermişti (MEV-K06.2). Sevilay'ın şefkati, kendi eski hatasını hatırlamasından doğmuştu. Mukaddes'inki ise kendi ihtiyacını unutmasından besleniyordu; ve bu yüzden tükenmişti. Mevlânâ'nın Ayaz'ı kendi çarığına bakar; Yunus ise öğüdünü önce kendine verir. İkisi de şefkatin, insanın kendine dönük bir bakışla başladığını söylüyor.
Karadeniz Ereğli'deki Tuncer'e de fizyoterapisti, kendi dizine söylediği «lanet diz» sözünü duyunca, çocuklara da böyle konuşup konuşmadığını sormuştu (BUD-K06.2). Tuncer kendine sertti ve bu sertlik başkalarına taşmıştı. Mukaddes kendine sertti, ama başkalarına yumuşaktı. Buda'nın ölçüsü insandan ötekine uzanır; Yunus'unki ötekinden insanın kendisine geri döner. İki hikâye aynı sorunun iki yüzü.
Bugün bir kez dene
Hayatında başkalarına verdiğin bir öğüt var mı? «Kendine bak», «dinlen», «ye», «yardım iste», «hayır demeyi öğren». O öğüdü bir kâğıda yaz.
Sonra Yunus'un son beytini hatırla: öğüdünü kendine ver. O öğüdü son ne zaman kendin tuttun?
Bu hafta, bir kez, başkasına yaptığın bir iyiliği kendine yap. Bir yemeği oturarak ye, bir ilacı zamanında al, bir öğleden sonra dinlen. Ve biri sana bir iyilik yapmak istediğinde, «Benim neyim var ki» demeden kabul et.
Yanında taşıyacağın soru
Başkalarına verdiğin öğüdü, en son ne zaman kendine verdin?