Açılış
Tuncer kırk altı yaşında, Zonguldak'ın Karadeniz Ereğli ilçesinde bir amatör kulübün alt yapı antrenörü. Gençliğinde iyi bir sol bekti; on dokuz yaşında bir birinci lig kulübünün altyapısından teklif almıştı. Bir maçta dizinin bağları koptu, ameliyat oldu, bir yıl sonra döndüğünde eski hızı yoktu. Profesyonel kariyeri orada bitti. Tuncer bunu kimseye anlatmaz; ama kendini hiç affetmedi.
Yirmi yıldır on iki–on dört yaş grubunu çalıştırıyor. Saha kenarında sesi en yüksek antrenördür. Bir çocuk pas hatası yaptığında bağırır, bir çocuk yorulup yavaşladığında «Bu tempoyla sen hiçbir yere gidemezsin» der. Kendi idmanlarında da öyledir: her sabah altıda koşar, bir gün atlasa kendine kızar, dizindeki eski ağrı sızladığında «Bahane» der ve devam eder.
Bu sonbahar takımından üç çocuk ayrıldı. Birinin annesi kulübe gelip konuştu: «Hocam, oğlum her antrenmandan ağlayarak dönüyor. Futbolu sevmiyor artık.» Tuncer omuz silkti: «Futbol sert bir iş, hanımefendi. Kaldıramayan bırakır.»
Kasımda bir sabah koşusunda Tuncer'in eski dizi yeniden sakatlandı. Ortopedist ona altı hafta tam istirahat ve fizik tedavi verdi. İlk hafta Tuncer evde, koltukta, öfkeyle oturdu. Kendine bağırıyordu: «Yaşlandın, işe yaramaz oldun.» İkinci hafta fizyoterapist Nihan Hanım, seans sırasında Tuncer'in kendi dizine «Bu lanet diz» dediğini duyunca durdu ve sordu: «Siz çocuklarınıza da böyle mi konuşuyorsunuz?»
Tuncer cevap vermedi. Ama soru kafasında kaldı.
Bilgenin kapısı
Dhammapada'nın «Değnek» bölümü, iki kısa dizeyle başlar:
«Herkes değnekten titrer; herkes ölümden korkar. Kendini ötekine örnek tutarak, ne öldür ne öldürt. Herkes değnekten titrer; herkes hayatı sever. Kendini ötekine örnek tutarak, ne öldür ne öldürt.»
Pali metindeki ifade «attānaṃ upamaṃ katvā»dır: «kendini bir örnek, bir ölçü yaparak.» Buda burada başkasına nasıl davranılacağını, insanın kendi korkusundan, kendi titremesinden başlatır. Önce kendi içindeki titremeyi tanı; sonra onu başkasında gör. Şefkat, kendini tanımaktan doğan bir ölçüdür.
Bakmadığın yer
Kendine sert olmayı genellikle bir erdem sayarız. Disiplinli, hırslı, kendinden çok şey bekleyen insanlar takdir görür. Tuncer de böyleydi. Kendinden de, çocuklardan da çok şey bekliyordu ve bunu bir sevgi, bir ciddiyet biçimi olarak görüyordu. «Ben onlara kendimden fazlasını istemiyorum» derdi.
Ama Buda'nın dizeleri bu cümlenin içindeki bir şeyi açığa çıkarıyor. «Kendini ötekine örnek tutarak.» Tuncer gerçekten kendini örnek tutuyordu; ama kendine nasıl davranıyorsa, çocuklara da öyle davranıyordu. Kendi dizine «lanet diz» diyen biri, bir çocuğun yorulmasına «tembellik» der. Kendi düşüşünü affetmeyen biri, bir çocuğun pas hatasını affetmez. Ölçü işliyordu; ama ölçünün kendisi sertti.
Buda'nın dizesinde ölçünün başlangıç noktası ilginç: «Herkes değnekten titrer.» Yani ölçü, insanın gücü değil, korkusudur. Kendi titremesini tanıyan, başkasınınkini de tanır. Ama Tuncer kendi titremesini hiç tanımamıştı. On dokuz yaşında, ameliyat masasında, profesyonel hayalinin bittiğini anladığında duyduğu korkuyu, yasını, utancını hiç kabul etmemişti. Onun yerine kendine bağırmayı seçmişti. Ve kendi titremesini görmeyen biri, bir çocuğun gözlerindeki titremeyi de göremiyordu.
Nihan Hanım'ın sorusu bu yüzden bir kapıydı: «Çocuklarınıza da böyle mi konuşuyorsunuz?» Bu soru, Tuncer'in kendine davranışıyla başkalarına davranışı arasındaki bağı gösteriyordu. İkisi aynı sesten çıkıyordu. Ve o ses değişmedikçe, ikisi de değişmeyecekti.
Bir de dizin kendisi vardı. Yirmi yedi yıl önce kopan bağlar, bir yarayı taşıyordu; ama Tuncer o yaraya hiç bir yara gibi bakmamıştı. Onu bir zayıflık, bir ihanet saymıştı. Oysa bir diz yalnızca bir dizdi: yaralanmıştı, iyileşmişti, yaşlanıyordu. Tuncer dizine şefkat gösteremediği için, kendi gençliğinin yasını da tutamamıştı.
Konunun sorusu tam burada anlam kazanıyor: kendine şefkat gösterebilen, başkasına daha mı yumuşak olur? Buda'nın dizeleri bunun bir garantisini vermiyor; ama bir yönünü gösteriyor. Kendini ölçü yapan biri için, kendine nasıl baktığı, başkasına nasıl bakacağını belirler.
Derinleşme
Buda başka bir konuşmasında, insanları dört türe ayırır:
«Keşişler, dünyada dört tür insan vardır. Kendi yararına çalışıp başkasının yararına çalışmayan; başkasının yararına çalışıp kendi yararına çalışmayan; ne kendi ne başkasının yararına çalışan; hem kendi hem başkasının yararına çalışan. … Başkasının yararına çalışıp kendi yararına çalışmayan nasıldır? Kendi açgözlülüğünü, nefretini ve yanılgısını gidermek için çalışmaz, ama başkalarını kendilerininkini gidermeye teşvik eder.»
Buda'nın dört insan türünden ikincisi, başkalarına öğüt verip kendi içinde hiçbir şeyi değiştirmeyen insandır. Tuncer, futbol sahasında tam olarak buydu: çocuklara sabır, dayanıklılık, hata yapmamak öğretmeye çalışıyordu; ama kendi içindeki öfkeyi, kendi yarasıyla ilişkisini hiç ele almamıştı. Ve Buda'nın listesinde en iyi tür, hem kendi hem başkası için çalışandır: kendi içinde değişen ve o değişimi başkasına uzatan.
Nihan Hanım'ın sorusundan sonraki seanslarda Tuncer bir şey denedi. Dizine bağırmak yerine, fizik tedavi egzersizlerini yaparken içinden şunu söylemeye çalıştı: «Bu diz yirmi yedi yıl beni taşıdı.» İlk başta bu cümle saçma geldi. Ama bir hafta sonra, egzersizleri daha sakin yaptığını, ağrı geldiğinde durup nefes aldığını fark etti. Nihan Hanım da fark etti: «Bu hafta dizinize daha nazik davranıyorsunuz.»
İstirahatin beşinci haftasında Tuncer kulübe gitti; antrenmanı saha kenarından, bir sandalyede oturarak izledi. Bağıramıyordu; sesi değil, dizi onu durduruyordu. Ve oturduğu yerden, ilk kez, çocukların yüzlerine baktı. On iki yaşında küçük bir çocuk, Berat, topu kaybettiğinde başını eğip Tuncer'e bakıyordu; bir bağırış bekliyordu. Tuncer o yüzde bir şey gördü: yirmi yedi yıl önce ameliyathaneden çıktığında aynada gördüğü yüzü.
Antrenmandan sonra Tuncer Berat'ı yanına çağırdı. Çocuk korkarak geldi. Tuncer bir süre sustu, sonra şunu söyledi: «Bugün topu kaybettin, ama hemen geri koştun. Bunu gördüm.» Berat'ın yüzü değişti. Bir şey demedi; ama ertesi antrenmana herkesten önce geldi.
Tuncer'in sesi tamamen değişmedi. Hâlâ saha kenarında yüksek sesle konuşuyor, hâlâ çok şey bekliyor. Ama artık bir hatayı gördüğünde önce bir nefes alıyor. Takımdan ayrılan çocuklardan biri bahar sezonunda geri döndü. Annesi Tuncer'e bir şey söylemedi; yalnızca başını salladı.
Bu hikâyenin bir sınırını da söylemek gerekiyor. Buda'nın dizeleri, kendine şefkatin başkasına davranışı kendiliğinden düzelteceğini vaat etmez; kimileri kendine çok yumuşak ama başkalarına sert olabilir, kimileri tam tersi. Şefkat bir duygu değil, bir pratiktir ve hem içe hem dışa ayrı ayrı çalışılması gerekir. Bir de, çocuklarla çalışan kişilerin sert, aşağılayıcı ya da korkutucu bir dil kullanması, bir eğitim yöntemi değil, çocuklar için gerçek bir zarardır; aileler ve kurumlar bunu görmezden gelmemeli, gerektiğinde müdahale etmelidir.
Öbür bilgeler
Patnos'taki Kâmuran'ı o uzun kışta eşi Rojda önce aile hekimine, sonra Ağrı'daki psikiyatriste götürmüştü (YUN-K05.10). Rojda'nın şefkati, Kâmuran'ın kendine gösteremediği şefkatin yerini bir süre tuttu. Yunus her mevsimde yeniden doğan bir aydan söz eder; Buda kendini ötekine ölçü yapmaktan. Kimi zaman o ölçüyü insan kendinde bulamaz ve bir başkasının elinden ödünç alır.
Gediz'deki Ayten'i tarhana yapmaya çağıran Hacer Teyze, kendi dizlerinin artık kaldırmadığını saklamamıştı (MEV-K05.10). Kendi sınırını açıkça söyleyebilen biri, bir başkasının çöküşüne de yumuşak bakabiliyordu. Mevlânâ gamın açtığı örtülü kökü gösterir; Buda kendi titremesini tanıyanın başkasınınkini göreceğini. Bu bir kural değil, bir gözlem: kendi kırılganlığını kabul etmek, başkasına uzanan eli yumuşatır.
Bugün bir kez dene
Bu hafta kendine nasıl konuştuğunu fark et. Bir hata yaptığında, bir şeyi unuttuğunda, yorulduğunda içinden ne diyorsun? Bu cümleleri bir yere yaz.
Sonra Nihan Hanım'ın sorusunu sor: sevdiğim birine, bir çocuğa, bir arkadaşa da böyle mi konuşuyorum? Konuşmuyorsam, neden kendime böyle konuşuyorum? Konuşuyorsam, o ses nereden geliyor?
Bir kez, kendi bedenine ya da kendi hatana, yirmi yıl seni taşımış bir dize konuşur gibi konuş. Ve ardından, birine aynı sesle bir şey söyle.
Yanında taşıyacağın soru
Kendine kullandığın ses, başkalarına ulaşan sesin ta kendisi mi?