İçeriğe geç

Gazâlî ile · Kalbin erdemleri

Yetmiş özür

Kendine şefkat gösterebilen başkasına daha mı yumuşak?

1.337 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Talat altmış üç yaşında, Aksaray'ın Eskil ilçesinde emekli bir ziraat teknisyeni. Bekir'le kırk yıllık dostlar. Askerde tanıştılar, aynı yıl evlendiler, birbirlerinin çocuklarının sünnetinde, düğününde, hastalığında yan yana durdular. Talat'ın oğlu üniversiteyi kazandığında harç parasının yarısını Bekir vermişti. Bekir'in eşi ameliyat olduğunda, Talat üç gece hastanede beklemişti.

Geçen bahar Talat'ın annesi doksan iki yaşında öldü. Cenaze ertesi öğle namazından sonra kalktı. Bütün kasaba geldi. Bekir gelmedi. Akşam da gelmedi. Taziye günlerinde de görünmedi. Üçüncü gün bir mesaj attı: «Başın sağ olsun, kardeşim. Gelemedim, kusura bakma.» Başka bir şey yazmamıştı.

Talat mesajı okudu ve telefonu masaya bıraktı. İçinde bir şey kırıldı. Kırk yıl. Kırk yılın sonunda, anasının cenazesine gelmeyen bir dost. Cevap yazmadı. Bekir bir hafta sonra kahvede onu görünce yanına geldi; Talat kalkıp gitti.

Ama işin tuhaf yanı şuydu: Talat yalnızca Bekir'e kızmıyordu, kendi öfkesine de kızıyordu. Yaşı altmış üçtü, namazında niyazında bir adamdı, «Kin tutmak yakışmaz» diye büyümüştü. Gece yatağında Bekir'e öfkelendikçe, öfkelendiği için kendinden utanıyordu. «Ne biçim adamsın, kırk yıllık dostuna kin tutuyorsun» diyordu kendine. Sonra yine öfkeleniyordu. Öfke ile utanç arasında gidip geliyordu.

Bir akşam eşi Meryem ona çay getirdi ve şunu sordu: «Bekir'e neden gelmediğini sordun mu?» Talat sormamıştı. Sormak aklına bile gelmemişti.

Bilgenin kapısı

Gazâlî, İhyâ'nın dostluk ve kardeşlik adâbına ayırdığı kitabında, bir dostun bir dosta karşı hakkını sayarken, kusurların bağışlanmasına dair şunları yazar:

«Kardeşinin senin hakkındaki bir kusuru, seni gücendiren bir şey olursa, bağışlamanın ve katlanmanın daha iyi olduğunda hiçbir ihtilaf yoktur. Hatta güzel bir yana yorulabilecek, yakın ya da uzak bir özrün düşünülebileceği her şeyde, bunu yapmak kardeşlik hakkı olarak gereklidir. Denilmiştir ki: Kardeşinin kusuruna yetmiş özür çıkarmalısın; kalbin bunu kabul etmezse, kınamayı kendine çevir ve kalbine de ki: "Ne katısın! Kardeşin sana yetmiş özür sunuyor da kabul etmiyorsun; kusurlu olan kardeşin değil, sensin."»

Gazâlî burada «yetmiş özür» sözünü «denilmiştir» diyerek, eskilerden gelen bir söz olarak aktarır. Ve bu sözün içinde dikkat çekici bir dönüş var: kardeşin kusuru karşısında kalbin katılaşırsa, kınama kardeşe değil, kendi kalbine yönelir.

Bakmadığın yer

Kırık bir dostlukta, genellikle iki şeyden birini yaparız. Ya karşımızdakini suçlarız ya da kendimizi. Talat ikisini birden yapıyordu: Bekir'e öfkeleniyor, sonra öfkelendiği için kendine öfkeleniyordu. Bu bir kısır döngüydü ve hiçbir yere varmıyordu. Her tur, onu Bekir'den biraz daha uzaklaştırıyor, kendi gözünde de biraz daha küçültüyordu; ama tek bir soru sorulmadan dönüp duruyordu.

Gazâlî'nin metni ilk bakışta Talat'ın kendine yaptığı şeyi onaylıyor gibi görünebilir: «Kınamayı kendine çevir; kusurlu olan sensin.» Ama dikkatli okununca, Gazâlî'nin önerdiği şey bir kendini suçlama değil. Önce yetmiş özür aramak. Kınama ancak bundan sonra, kalp özürleri kabul etmezse, kalbin katılığına yönelir. Talat ise bu sıralamayı atlamıştı. Bekir'in gelmemesi için tek bir özür bile aramamıştı. Doğrudan öfkeye, oradan utanca geçmişti.

Meryem'in sorusu, Gazâlî'nin ilk adımını hatırlatıyordu: «Neden gelmediğini sordun mu?» Yetmiş özür bulmak, bir özür uydurmak değildir; özrün var olabileceği ihtimalini açık tutmaktır. Talat bu ihtimali kapatmıştı. Kırk yıllık bir dostun, bir sebebi olmadan anasının cenazesine gelmeyeceğini neden düşünmemişti?

Bir de Talat'ın kendi öfkesine karşı tavrı vardı. «Kin tutmak yakışmaz» diye büyümüştü ve öfkesini bir ayıp gibi saklamaya çalışıyordu. Ama sakladıkça öfke büyüyordu; çünkü bir yere akamıyordu. Kendine «Ne biçim adamsın» diyen biri, öfkesini anlamaya değil, bastırmaya çalışır. Bastırılan öfke ise kahvede kalkıp gitmek gibi, sessiz ama sert yollardan çıkar.

Konunun sorusu burada ince bir yere dokunuyor: kendine şefkat, başkasına yumuşaklığın kapısı mı? Talat'ın durumunda, kendi öfkesine şefkatle bakamadığı için Bekir'e de yumuşak bakamıyordu. Öfkesini bir ayıp saydıkça, onu Bekir'in suçuna dönüştürmesi kolaylaşıyordu: «Ben kızgınsam, o suçludur.» Oysa öfkesini doğal bir acı olarak kabul edebilseydi, Bekir'e soru sormak için bir yer açılabilirdi.

Derinleşme

Gazâlî, aynı bölümün devamında, öfkenin kendisi hakkında şaşırtıcı derecede insani bir şey söyler; ardından eskilerden bir hikâye aktarır:

«Âdet, insanın yaralanıp da acı duymadığı bir yere varmaz; sabretmeye ve katlanmaya varır. Nasıl ki yaradan acı duymak bedenin tabiatının gereğiyse, öfkenin sebepleriyle acı duymak da kalbin tabiatıdır; onu sökmek mümkün değildir, ama zaptetmek, yutmak ve gereğinin aksine davranmak mümkündür. … Eskilerden iki kardeşten biri doğru yoldan saptı. Öbürüne: "Onu terk etmeyecek misin?" dediler. Dedi ki: "Bana en çok şimdi, düştüğü bu anda muhtaç. Elinden tutmalı, onu nazikçe kınamalı ve eski hâline dönmesi için dua etmeliyim."»

Bu satırlar Talat'ın utancına bir cevap veriyor. Gazâlî öfkeyi bir ayıp saymıyor; onu, yaranın acısı gibi, kalbin doğası sayıyor. Acı duymamak mümkün değil. Mümkün olan, acıyı duyup onun gereğine göre davranmamak: intikam almamak, kalkıp gitmemek, kapıyı kapatmamak. Bu bir bastırma değil, bir yönlendirme. Ve bu yönlendirme, ancak öfkenin varlığı kabul edildiğinde başlayabilir.

İkinci hikâye ise bambaşka bir şeyi gösteriyor: dostunun düştüğü an, dostun ona en çok ihtiyaç duyduğu andır. Kırk yıllık dostluğun en ağır sınavı, belki de bir cenazede değil, bir yokluğun ardındaki sessizlikteydi.

Meryem'in sorusundan sonraki gün Talat, öfkesinden utanmayı bir kenara bırakıp kendine şunu söyledi: «Kızgınım. Kırk yıllık dostum gelmedi ve kırıldım. Bu insanın başına gelir.» Bu cümle onu rahatlattı. Öfkesini inkâr etmeyi bıraktığında, onun yanında başka bir soruya yer açıldı: «Neden gelmedi?»

Akşam Bekir'in evine gitti. Kapıyı Bekir'in kızı açtı. İçeride Bekir bir koltukta oturuyordu; yüzü sararmıştı, zayıflamıştı. Kızı fısıldayarak anlattı: babası iki ay önce bir kontrol için hastaneye gitmiş, karaciğerinde bir şey bulmuşlardı. Cenaze günü Ankara'da bir biyopsideymiş. Kimseye söylememiş; «Talat'ın derdi büyük, benimkini şimdi duymasın» demiş.

Talat koltuğun yanına oturdu. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra Bekir, mahcup, «Kusura bakma, kardeşim» dedi. Talat onun elini tuttu: «Asıl sen bakma. Bir kez bile sormadım.»

Sonraki aylarda Talat, Bekir'i tedavisine Ankara'ya götürdü. Uzun yolculuklarda kırk yılın hikâyelerini yeniden konuştular. Bir dönüş yolunda Bekir şunu söyledi: «O mesajı attığımda, cevap vermeyeceğini biliyordum. Kızacağını biliyordum. Ama gelemezdim.» Talat güldü: «Kızdım. Hem sana hem kızdığım için kendime. Sonra Meryem bir soru sordu.»

Burada iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Gazâlî'nin «yetmiş özür bul» sözü, insanı sürekli kendisine zarar veren, onu küçümseyen ya da sömüren ilişkilerde her şeyi mazur görmeye çağırmaz; bazı davranışlar özür aranarak değil, sınır çizilerek karşılanmalıdır. Bir de, bir yakının kaybının ardından gelen kırgınlıklar, yasın kendisiyle iç içe geçebilir; öfke, suçluluk ve yalnızlık duyguları haftalarca yoğun biçimde sürerse, bunları bir yakınla ya da bir yas danışmanıyla konuşmak, hem yası hem kırgınlığı hafifletebilir.

Öbür bilgeler

Fethiye'deki Nilüfer, kızının kapalı kapısının önünde «Bir karar ver» demek üzereyken kendi sıcak basmasını hatırlamıştı (IBA-K06.2). Talat da Bekir'in kapısını çalmadan önce kendi öfkesini kabul etmek zorundaydı. İbn Arabî kalbin değiştiği için kalp olduğunu söyler; Gazâlî ise öfkenin, kalbin yara karşısındaki acısı olduğunu. İkisi de insanın kendi iç hâllerini ayıplamak yerine tanımasının, başkasına uzanan yolu açtığını gösteriyor.

İnegöl'deki Mukaddes'e, mutfakta yığıldıktan sonra komşusu «Senin annen kim?» diye sormuştu (YUN-K06.2). Talat'a ise eşi «Neden gelmediğini sordun mu?» diye sordu. İki soru da yanlarındaki birinden geldi; ikisi de kendi derdine gömülmüş birine, görmediği bir yeri gösterdi. Yunus öğüdün önce kendine verilmesini ister; Gazâlî özrün önce aranmasını. İki öğüt de aynı yerden başlıyor: sormadan hüküm vermemek.

Bugün bir kez dene

Hayatında seni kıran bir dost, bir akraba, bir komşu var mı? Önce kendi öfkeni kabul et: «Kırıldım ve kızgınım; bu insanın başına gelir.» Kendine bunun için kızma.

Sonra Gazâlî'nin ilk adımını at: onun davranışı için, yakın ya da uzak, kaç özür düşünebilirsin? Yetmiş olmasa da üç tane.

Bu hafta, o kişiye bir hüküm değil, bir soru götür: «Neden?» Ve cevabı dinlemeye hazır ol.

Yanında taşıyacağın soru

Seni kıran birine hüküm vermeden önce, ona bir kez sordun mu?