İçeriğe geç

Konfüçyüs ile · Kalbin erdemleri

Kendine istemediğin

Kendine şefkat gösterebilen başkasına daha mı yumuşak?

1.208 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Zübeyde altmış dört yaşında, Konya'nın Seydişehir ilçesinde yaşıyor. On yedisinde gelin gitti; kayınvalidesi Hayriye Hanım'ın evine. Otuz yıl o evde yaşadı. Sabah ezanıyla kalkar, tandırı yakar, ekmeği pişirir, çamaşırı elde yıkar, kayınvalidesinin her emrine «Peki anne» derdi. Hayriye Hanım ona bir kez bile «Eline sağlık» demedi. Yemeğin tuzunu, çamaşırın beyazını, çocukların sesini hep eleştirdi. Zübeyde bir gece, ilk çocuğu doğduktan sonra, kayınvalidesinin «Bu kız bir şey beceremez» dediğini duydu ve sabaha kadar ağladı.

Hayriye Hanım on beş yıl önce öldü. Zübeyde'nin oğlu Mustafa iki yıl önce evlendi; gelini Sinem, Konya'da üniversite okumuş, bir bankada çalışan genç bir kadın. Geçen yıl bebekleri olunca Sinem doğum iznine çıktı ve bir süreliğine Seydişehir'deki büyük eve, kayınvalidesinin yanına geldiler.

O aylar Zübeyde'nin sesinde tanıdık bir şey belirdi. Sinem'in yemeğinin tuzunu, bebeği nasıl kucakladığını, sabah geç kalkmasını eleştirmeye başladı. «Biz bu yaşta tandır yakardık» diyordu. «Sen bir bebeğe bakamıyorsun.» Bir akşam Sinem ağlayarak odasına kapandı. Mustafa annesine ilk kez sert konuştu: «Anne, babaannem sana ne yaptıysa sen de ona mı yapacaksın?»

Zübeyde o gece yatağında uyuyamadı. Mustafa'nın cümlesi bir bıçak gibi saplanmıştı. Kendi sesini, kayınvalidesinin sesi gibi duymuştu ve bundan hem korkmuş hem utanmıştı. Ama aynı zamanda içinde bir öfke de vardı: «Ben çektim, o da çeksin» diyen, yıllardır susturulmuş bir ses.

Bilgenin kapısı

Konfüçyüs'ün öğrencilerinin derlediği Analektler'de, öğrencisi Zigong ona bütün bir hayat boyunca uyulacak tek bir söz olup olmadığını sorar:

«Zigong sordu: "Bütün ömür boyunca uygulanabilecek tek bir söz var mı?" Usta dedi ki: "Karşılıklılık (shu) değil mi o? Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma."»

Legge'nin «reciprocity», yani karşılıklılık diye çevirdiği 恕 (shu) kelimesi, Çincede «kalp» ile «gibi» işaretlerinden oluşur. Kalbini ötekininki gibi saymak. Konfüçyüs'ün öğüdü bir kural listesi değil, bir ölçüdür: başkasına nasıl davranacağını bilmek için önce kendi kalbine bak; neyin seni incittiğini bil.

Bakmadığın yer

«Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma» cümlesi ilk duyulduğunda kolay görünür. Kim kendine yapılmasını istemediği bir şeyi bilerek başkasına yapar ki? Ama Zübeyde'nin hikâyesi bunun ne kadar sık olduğunu gösteriyor. Otuz yıl boyunca kayınvalidesinin eleştirisi altında ezilmiş bir kadın, aynı eleştiriyi, aynı cümlelerle geline yöneltiyordu. Kendine yapılmasını hiç istemediği şeyi, kendi elleriyle tekrar ediyordu.

Neden? Konfüçyüs'ün ölçüsü bir şeyi varsayıyor: insanın neyin kendisini incittiğini bilmesi. «Kendine istemediğin» şeyi tanıyabilmek için, önce o istememeyi hissetmiş, adlandırmış, kabul etmiş olmak gerekir. Zübeyde ise otuz yıl boyunca bunu yapmamıştı. Kayınvalidesinin her sözüne «Peki anne» demiş, ağlamalarını gece yastığına saklamış, acısını hiç söylememişti. Bir gelinin böyle şeylere üzülmeye hakkı yoktu; öyle öğrenmişti.

Ve kendi acısını hiç tanımayan biri, başkasına aynı acıyı verirken onu tanıyamıyordu. Zübeyde Sinem'in yemeğini eleştirirken, kendi yemeğinin eleştirildiği akşamları hatırlamıyordu. Hatırlasa, o akşamların ne kadar acıttığını bilmiyordu; çünkü o acıyı kendine bile itiraf etmemişti.

İçe dönük yumuşaklıkla dışa dönük yumuşaklık arasındaki bağın yapısını Konfüçyüs'ün ölçüsü gösteriyor. Shu, kalbini ötekininki gibi saymaktır. Ama insanın kendi kalbine bakmaya dayanamadığı, kendi acısını bir ayıp gibi gömdüğü yerde, ötekinin kalbini kendininki gibi sayamaz. Ölçü, ölçenin kendisini görmesine bağlıdır. Bir terazinin kefesi kirliyse, tarttığı her şey yanlış çıkar. Zübeyde'nin kalbinin kefesinde kırk altı yıllık, hiç tartılmamış bir acı duruyordu; Sinem'in her hareketi o acının ağırlığıyla tartılıyordu.

Bir de Zübeyde'nin içindeki o susturulmuş ses vardı: «Ben çektim, o da çeksin.» Bu ses bir kötülük değil, gömülmüş bir yaranın sesiydi. Otuz yıl hiç teselli edilmemiş bir gelin, şimdi kayınvalide olmuştu ve içindeki gelin hâlâ ağlıyordu. Sinem'e yönelen sertlik, aslında bir zamanlar kimsenin dinlemediği o genç kadının öfkesiydi.

Derinleşme

Konfüçyüs'ün ardılı Mengzi, aynı öğüdü bir adım içeriye taşır:

«Mengzi dedi ki: "On bin şeyin hepsi bende tamdır. Kendine dönüp içtenliği bulmaktan büyük bir sevinç yoktur. Karşılıklılığa (shu) gayret ederek davran; insanlığı (ren) aramanın bundan yakın bir yolu yoktur."»

Mengzi'nin cümlesinde iki hareket var. Birincisi içe dönüş: «kendine dönüp içtenliği bulmak.» İkincisi dışa dönüş: «karşılıklılığa gayret ederek davranmak.» Ve bu ikisi bir sırayla geliyor. Önce kendine dön, sonra ötekine uzan. Mengzi bir de ince bir kelime kullanıyor: 強, «gayret ederek, zorlayarak». Yani shu kendiliğinden gelmez; çaba ister. Kendi acısını gömmüş biri için, o acıyı yeniden açmak ve ondan bir ölçü çıkarmak, gerçekten bir gayrettir.

Mustafa'nın sözünden sonraki gün Zübeyde bir şey yaptı. Öğleden sonra, Sinem bebeği uyuturken, mutfağa girdi ve kendine bir çay koydu. Sonra, yıllardır yapmadığı bir şeyi yaptı: kayınvalidesinin «Bu kız bir şey beceremez» dediği geceyi hatırladı. Bilerek hatırladı. O gecenin acısına baktı; on sekiz yaşında, yeni doğmuş bir bebeğin yanında, sabaha kadar ağlayan bir kızı gördü. Ve o kıza, kırk altı yıl sonra, ilk kez acıdı.

O akşam Sinem bebeği emzirirken Zübeyde yanına oturdu. Bir süre sessiz kaldı. Sonra şunu söyledi: «Kızım, ben gelin geldiğimde kayınvalidem bana çok sert davrandı. Bir gece, Mustafa'nın abisi doğduktan sonra, benim bir şey beceremediğimi söyledi. Sabaha kadar ağladım. Kimse bilmedi.» Sinem şaşkınlıkla ona baktı. Zübeyde devam etti: «Ben sana da aynısını yapıyormuşum. Mustafa söyleyince anladım. Bunu kendime yapılmasını istememiştim. Sana da yapmayacağım.»

Sinem bir şey diyemedi; gözleri doldu. Bebek uykuya daldığında Zübeyde onu kucağına aldı ve Sinem'e şunu söyledi: «Bebeği iyi tutuyorsun. Ben ilk çocuğumda böyle tutamazdım.»

Sonraki haftalarda Zübeyde'nin sesi tamamen değişmedi; kırk altı yıllık bir alışkanlık bir akşamda çözülmüyordu. Bazen eski cümleler ağzından kaçıyordu; ama artık kendini yakaladığında duruyordu. Bir gün Sinem yemeği tuzlu yapınca Zübeyde «Biraz tuzlu olmuş» dedi; sonra ekledi: «Ama benim kayınvalidemin yemeğinden iyi.» İkisi de güldü. Bir hafta sonra Sinem kendisi sordu: «Anne, bana tandırda ekmek yapmayı öğretir misin?» Zübeyde bir sabah onu tandırın başına götürdü. Sinem'in ilk ekmekleri yandı. Zübeyde bir şey diyecekti; sonra kendi ilk ekmeklerini, kayınvalidesinin onları kapının önüne attığı sabahı hatırladı. «Benim ilk ekmeklerim de yanmıştı» dedi. «Tandır ateşi zamanla tanınır.»

Burada iki dengeyi korumak gerekiyor. Konfüçyüs'ün «kendine istemediğini başkasına yapma» öğüdü, aile içinde her türlü davranışa katlanmayı ya da gelinlerin, gençlerin kendi sınırlarını korumaktan vazgeçmesini önermez; Sinem'in kendi alanını, kendi annelik biçimini koruması da meşrudur. Bir de, kuşaktan kuşağa aktarılan sert davranış kalıpları, bazen tek bir farkındalık anıyla değil, uzun bir çabayla değişir; aile içinde çatışmalar ağırlaştığında bir aile danışmanından destek almak, bu kalıbı kırmanın yollarından biridir.

Öbür bilgeler

Eskil'deki Talat, öfkesinden utanmayı bırakıp «Kızgınım, bu insanın başına gelir» dediği sabah, ancak o zaman dostuna bir soru sorabilmişti (GAZ-K06.2). Zübeyde de kendi eski acısını hatırladığı öğleden sonra, ancak o zaman gelinine yumuşak bir cümle kurabildi. Gazâlî öfkeyi kalbin tabiatı sayar; Konfüçyüs kalbi bir ölçü. İkisi de insanın önce kendi kalbine bakmasını istiyor.

Fethiye'deki Nilüfer ile kızı arasında da bir şaka doğmuştu; ağlamaklı anlarda ateşle bahçeyi birbirine soruyorlardı (IBA-K06.2). Zübeyde de gelininin yanına oturup bebeği iyi tuttuğunu söyledi: iki kadın, iki ayrı kuşaktan, aynı acının iki ucunda bir cümleyle buluştu. İbn Arabî gönlün her sûrete yer açtığını söyler; Mengzi ise insanın her şeyi kendinde taşıdığını. İki öğreti de aynı yere işaret ediyor: başkasını anlamanın yolu, kendi içinden geçiyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında sana yapılmış ve seni incitmiş bir şeyi düşün: bir söz, bir tavır, bir sessizlik. Onu bilerek hatırla; o anki kendine kırk yıl sonra bakar gibi bak.

Sonra Konfüçyüs'ün sorusunu sor: bu, kendime yapılmasını istemediğim bir şeydi. Ben bunu bugün, farkında olmadan, birine yapıyor muyum?

Bu hafta, o kişiye, Zübeyde'nin Sinem'e yaptığı gibi, kendi eski acından küçük bir parça anlat. Ve ardından ona, sana hiç söylenmemiş bir cümleyi söyle.

Yanında taşıyacağın soru

Kendine yapılmasını istemediğin şeyi, bugün kime yapıyorsun?