Açılış
Sevilay kırk dokuz yaşında, Denizli'de büyük bir tekstil fabrikasının üretim müdürü. On yedi yaşında, liseyi bırakıp aynı fabrikaya iplik toplayıcı olarak girmişti. Sabah altıda servise biner, makinelerin arasında yere düşen iplikleri toplar, akşam elleri pamuk tozuyla eve dönerdi. Sonra dokuma makinesinde operatör oldu, sonra vardiya amiri, akşamları açık öğretimde okudu. Otuz iki yılda fabrikanın en alt basamağından üretim müdürlüğüne yükseldi.
Masasının en alt çekmecesinde bir şey saklıyor: ilk iş günü giydiği, yamalı, pamuk tozundan sararmış bir önlük. Kimse bilmez. Bazı akşamlar, herkes gittikten sonra, çekmeceyi açıp bakar.
Müdürlüğe atandığında fabrikada bir söylenti dolaştı. İki eski vardiya amiri, Necdet ve Ferit, yemekhanede onun «genel müdürün adamı» olduğunu, bu makama torpille geldiğini söylemişti. Sevilay bunu duydu. Kırıldı; ama bir şey demedi.
Bu sonbahar Necdet'in vardiyasında büyük bir hata oldu. Bir sipariş yanlış iplik numarasıyla dokundu; binlerce metre kumaş kullanılamaz hâle geldi. Zarar büyüktü. İnsan kaynakları müdürü dosyayı Sevilay'ın masasına koydu: «Karar sizin. İsterseniz işten çıkarabilirsiniz; gerekçe hazır.» Necdet o gün Sevilay'ın odasına geldi, kapıda durdu ve gözlerini yere indirdi.
O akşam Sevilay, herkes gittikten sonra, alt çekmeceyi açtı.
Bilgenin kapısı
Mesnevî'nin beşinci kitabı, Sultan'ın en yakın adamı Ayaz'ın hikâyesini uzun uzun işler. Ayaz, çobanken giydiği çarığı ve kürkü bir odada saklar, her gün gidip onlara bakar. Kıskanç beyler bu odada hazine sakladığını iddia eder, odayı gece yarısı kırarlar ve yalnızca bir çarıkla bir kürk bulurlar. Sultan, Ayaz'a iftira edenleri onun huzuruna getirir:
«Ey Ayaz, suçlular arasında hükmü sen ver; ey yüz türlü sakınan temiz Ayaz. … Bu, dipsiz bir deniz; yalnızca bilgi değil; dağ, yüz dağ; bu yalnızca yumuşak huyluluk değil. Ayaz dedi ki: "Bilirim, bu senin bağışındır; yoksa ben o çarığım, o kürküm." … Ey Ayaz, şimdi gel de adaleti ver; dünyada eşi görülmemiş bir adaletin temelini at. Suçluların öldürülmeyi hak ediyor; ama senin bağışlamana, yumuşaklığına göz dikmişler. Bakalım rahmet mi galip gelecek, öfke mi.»
Ayaz'ın hikâyesi Mesnevî'de uzun bir hikâyedir ve bu sohbette yalnızca bir anına bakıyoruz: iftiracılar karşısında hüküm verme anına. Sultan'ın sorusu açıktır: rahmet mi galip gelecek, öfke mi? Ayaz'ın ilk cevabı ise bir hüküm değil, bir hatırlatmadır: «Ben o çarığım, o kürküm.»
Bakmadığın yer
Şefkati genellikle bir duygu olarak düşünürüz: birine acırız, birinin derdine yanarız. Ama Ayaz'ın hikâyesi şefkatin başka bir kaynağını gösteriyor: insanın kendi geldiği yeri hatırlaması. Ayaz her gün çarığına ve kürküne bakıyordu. Sultan'ın yanındaki yüksek yerinin bir bağış olduğunu, kendisinin aslında o eski çarık olduğunu unutmamak için.
Sevilay'ın çekmecesindeki önlük de böyle bir çarıktı. Otuz iki yıl boyunca yükselmişti; ama o önlüğü saklamıştı. Neden? Belki de Ayaz'la aynı nedenle: makamın onu yutmaması için. Yüksek bir yerde oturan biri, alt basamakları unuttuğunda sertleşir. Önlük, Sevilay'a her akşam, bir zamanlar yere düşen iplikleri toplayan on yedi yaşında bir kız olduğunu hatırlatıyordu.
Kendine karşı yumuşaklık ile başkasına karşı yumuşaklık arasındaki bağ, Ayaz'da bir hafıza biçimi alıyor. Ayaz'ın kendine şefkati, kendini olduğundan büyük görmemesiydi. Çarığını saklamak, kendi küçüklüğünü sevgiyle hatırlamaktı. Ve bu hatırlama, onu yüksek yerinde bile yumuşak tutuyordu. Mevlânâ'nın dediği gibi: «Bu yalnızca yumuşak huyluluk değil; dağ, yüz dağ.» Ayaz'ın halimliği bir zayıflık değil, bir ağırlıktı.
Ama Sevilay'ın önündeki durum zordu. Necdet hem bir hata yapmıştı hem de yıllar önce ona iftira etmişti. Sultan'ın sorusu Sevilay'ın masasında da duruyordu: rahmet mi, öfke mi? İşten çıkarmanın gerekçesi hazırdı. Ve kimse onu suçlamazdı. Hatta bazıları, «Sonunda hesabını sordu» diye sevinirdi.
Bir de Sevilay'ın kendi kırgınlığı vardı. «Torpilli» sözü yıllarca içinde kalmıştı. O söz, otuz iki yıllık emeğini küçümsüyordu. Ve şimdi, o sözü söyleyen adam kapıda, gözleri yerde duruyordu. Öfke kolay olurdu. Ama Ayaz'ın sözü, öfkenin altındaki bir şeyi hatırlatıyordu: Sevilay'ın kendisi de bir zamanlar hata yapmış, iplik numaralarını karıştırmış, bir vardiya amiri tarafından affedilmişti.
Şefkat burada bir yumuşaklık değil, bir hafızaydı. Kendi hatalarını, kendi alt basamaklarını hatırlayan biri, başkasının hatasına başka bir gözle bakar.
Derinleşme
Mevlânâ aynı bölümde, rahmetle öfkenin bir insanın içinde nasıl çalıştığını anlatır; ardından Ayaz'ın Sultan'a cevabını aktarır:
«Kahır ve lütuf, saba rüzgârı ve veba gibidir; biri demiri çeken mıknatıs, öbürü samanı çeken kehribar. … Bir dost görürsen, senden rahmet fışkırır; bir düşman görürsen, senden şiddet fışkırır. … Ayaz dedi ki: "Ey padişah, bütün buyruk senindir. … Eğer o abadan, o kürkten geçmiş olsaydım, böyle bir kınama tohumu eker miydim?"»
Mevlânâ'nın gözlemi çok yalın: insanın içinden rahmet mi şiddet mi fışkıracağı, karşısındakini nasıl gördüğüne bağlıdır. Bir dost görürsen rahmet, bir düşman görürsen şiddet. Ve Ayaz'ın cevabında ince bir dönüş var: kınamayı, çarığına bağlılığı yüzünden çektiğini söyler. Yani kendi alçakgönüllülüğü, iftiraya hedef olmasına yol açmıştır; ama aynı alçakgönüllülük, ona iftiracılara karşı bile ölçülü kalma gücü verir.
Sevilay o gece çekmecedeki önlüğe uzun süre baktı. Sonra kalktı ve fabrikanın dokuma bölümüne indi. Gece vardiyası çalışıyordu. Necdet'in hatalı siparişinin dokunduğu makinenin başında durdu, iplik numaralarının yazıldığı panoya baktı. Pano eskiydi; numaralar el yazısıyla, küçük harflerle yazılmıştı ve ışık yetersizdi. Sevilay bir şeyi hatırladı: yirmi beş yıl önce kendi yaptığı hata da aynı panoda, aynı numaralarda olmuştu.
Ertesi sabah Necdet'i odasına çağırdı. Necdet işten çıkarılmayı bekliyordu. Sevilay ona dosyayı gösterdi, sonra kapattı. «Necdet Bey,» dedi, «bu hata büyük. Bunu düzeltmemiz gerekiyor. Ama işten çıkarılmayacaksınız.» Necdet bir an ne diyeceğini bilemedi. Sevilay devam etti: «İplik panosunu yenileyeceğiz. Numaraları büyük yazdıracağız, bölüme daha iyi ışık koyacağız. Bunu siz yöneteceksiniz. Yirmi beş yıl önce ben de aynı hatayı yaptım.»
Necdet odadan çıkmadan önce kapıda durdu. Bir şey söylemek istedi, söyleyemedi. Sonra yalnızca şunu dedi: «Yemekhanede söylediklerim için…» Sevilay elini kaldırdı: «Biliyorum. Geçti.»
Sevilay'ın kararını herkes beğenmedi. Bazıları onu yumuşak buldu. Ama bölümdeki hatalar sonraki aylarda azaldı ve Necdet, bir yıl sonra, fabrikanın kalite toplantısında yeni panonun hatayı nasıl önlediğini anlatırken Sevilay'a baktı ve başını hafifçe eğdi.
Bu hikâyede iki dengeyi korumak gerekiyor. Mevlânâ'nın Ayaz'ı ve Sevilay'ın kararı, her hatanın ya da her iftiranın affedilmesi gerektiği anlamına gelmez; bazı davranışların, özellikle başkalarına zarar veren, tekrarlanan ya da kasıtlı davranışların sonuçları olmalıdır ve şefkat adaleti ortadan kaldırmaz. Bir de, bir yönetici olarak eski bir kırgınlıkla yüzleşmek, gizli bir intikam ya da gizli bir boyun eğiş tuzağına düşebilir; böyle kararlarda tarafsız bir göz, bir danışman ya da bir meslektaşla konuşmak yardımcı olur.
Öbür bilgeler
Karadeniz Ereğli'deki Tuncer, saha kenarında bir sandalyede otururken, topu kaybeden on iki yaşındaki Berat'ın yüzünde kendi gençliğindeki ameliyathane yüzünü görmüştü (BUD-K06.2). Sevilay'ın çekmecedeki önlüğü de böyle bir aynaydı. Buda kendini ötekine ölçü yapmayı öğütler; Mevlânâ ise kendi çarığını hatırlamayı. İkisinde de başkasına uzanan yumuşaklık, insanın kendi geçmişine şefkatle bakmasından geliyor.
Patnos'taki Kâmuran, ahırın kapısında ellerini yıkarken, Hasan Dede'nin yanına oturup omzuna dokunduğu anı unutmayacaktı (YUN-K05.10). Hasan Dede, kendi kaybına rağmen, Kâmuran'ın kendi yükünü görmüştü. Yunus her mevsimde yeni bir bahar görür; Mevlânâ'nın Ayaz'ı ise her gün eski çarığına bakar. İkisi de insanın kendi eksiğini ve kendi kaybını hatırlayabildiği ölçüde, başkasına da yumuşak bakabildiğini gösteriyor.
Bugün bir kez dene
Senin de bir «çarığın» var mı? Bir zamanlar olduğun, bugün geride bıraktığın bir hâl: ilk işin, ilk evin, ilk hatan, en zor yılın.
Ayaz gibi, o hâli hatırlatan bir şeyi bul. Bir fotoğraf, bir eşya, bir anı. Ona bir kez bak.
Ardından şunu düşün: şu an karşımda hatası olan biri var mı? Onu bir düşman gibi mi görüyorum, yoksa bir zamanlar benim de olduğum biri gibi mi? Ve kararını o soruyu sorduktan sonra ver.
Yanında taşıyacağın soru
Bugün birine hüküm verirken, kendi eski çarığını hatırladın mı?