Açılış
Turan elli beş yaşında, Iğdır'da bir eczanede kalfa. Ama Iğdır'da onu herkes başka bir şeyle tanır: Sadri Usta'nın en eski öğrencisidir. Sadri Usta kırk yıl boyunca halk eğitim merkezinin küçük bir odasında bağlama öğretti. Turan on dört yaşında o odaya girdi ve bir daha çıkmadı. Usta iki yıl önce öldü.
Ustanın ölümünden sonra Turan bir şey başlattı: her yıl ölüm gününde, ustanın eski öğrencileri halk eğitimin salonunda toplanıyor ve yalnızca onun türkülerini çalıyor. Turan bu gecelerde bir kuralı titizlikle koruyor: türküler ustanın çaldığı gibi çalınacak. Aynı düzen, aynı tavır, aynı ağırlık. Elinde ustanın kırk yıl önce kasete aldırdığı kayıtlar var; prova günlerinde öğrencileri onlarla karşılaştırıyor.
Bu yıl genç öğrencilerden Kağan, yirmi iki yaşında, ustanın en sevdiği türküyü çalarken ikinci kıtada bir yeri değiştirdi. Ustanın bir nefeste geçtiği yerde durdu, bir an sustu, sonra türküye geri döndü. Salonda birkaç kişi gözlerini sildi. Turan ise çalgısını yere bıraktı.
Gecenin sonunda Kağan'ın yanına gitti. «Ustanın türküsünü bozdun,» dedi. «Biz burada onu anıyoruz, kendimizi değil. Bu vefasızlık.» Kağan bir şey demedi. Ama çıkarken, ustanın dul eşi Semahat Hanım kapıda onu durdurdu, elini tuttu. Turan bunu görmedi.
Bilgenin kapısı
Yunus'un bir şiiri, sevilen birinin yüzünü bir kez görmenin insanda bıraktığı izi anlatır:
«Yüzünü bir kez gören, ömrünce hiç unutmaz; dilinde tespih sensin, başka bir şey söylemez. … Seni sevdiğim için bana bir bedel deseler, iki cihanın mülkünü veririm, yine de bedeli yetmez. … Gülün ve reyhanın kokusu âşıkla maşuka aittir; âşık olanın maşuku hiçbir zaman aklından gitmez.»
Yunus'un «öğ» dediği şey, akıl ve hafıza demek. Âşığın sevdiği, onun öğünden gitmez. Ama Yunus burada unutmamayı bir çaba, bir disiplin olarak anlatmıyor. Bir kez görülen yüz kendiliğinden kalıyor; insanın dilinde tespihe dönüşüyor. Vefa, hatırlamaya çalışmak değil, unutamamak.
Bakmadığın yer
Turan'ın vefası sorgulanamazdı. Kırk yıl boyunca ustanın yanından ayrılmamıştı. Ustanın son yıllarında elleri titremeye başladığında, öğrencilerin başına Turan geçmişti. Ölüm döşeğinde ustanın başını Turan tutmuştu. Anma gecelerini o kurmuş, kayıtları o saklamıştı. Kağan'a söylediği söz de bir sevgiden çıkıyordu: ustanın sesinin, onun gidişinden sonra bozulup kaybolmasından korkuyordu.
Ama Turan'ın vefasının biçimi bir şeyi dondurmaktı. Türküler kasetteki gibi çalınacaktı; ustanın kırk yıl önce kayda geçtiği biçimde, değişmeden. Bu, ustayı korumanın bir yoluydu. Yunus'un şiirindeki âşık ise sevdiğini bir kasette saklamıyor; onu dilinde taşıyor. «Dilinde tespih sensin» diyor; tespih, her seferinde yeniden çekilen, her seferinde yeniden söylenen bir şeydir.
Kağan'ın ikinci kıtada durması bir bozma değildi. Kağan, ustanın odadaki son akşamını hatırlıyordu. O akşam usta, elleri artık eskisi gibi tutmadığı için tam o yerde durmuş, bir an susmuş, sonra devam etmişti. «Türkü bazen nefes alır,» demişti. «Siz de bırakın nefes alsın.» Kağan o gece türküyü ustanın kasetteki gibi değil, o son akşamdaki gibi çalmıştı. Turan o akşam orada yoktu; o hafta eczanede nöbetteydi.
Turan'ın bakmadığı yer şuydu: ustayı en iyi tanıyan kendisiydi, ama ustanın son hâlini o tanımıyordu. Kasetler ustanın kırk yıl önceki sesiydi; Kağan ise onun son nefesine yakın bir zamanı taşıyordu. İkisi de vefalıydı; ama biri ustanın bir anını, öbürü başka bir anını koruyordu. Turan'ın vefası «doğru» olanı korumaya çalışırken, ustanın kendisinin değişmiş olabileceğini hesaba katmıyordu.
Bir de Turan'ın kendisi vardı. Anma gecelerini titizlikle yönetirken, ustanın yokluğunu bir düzene çevirmişti. Her şey yerli yerinde olunca, ustanın gittiği daha az hissediliyordu. Kağan'ın o tek susuşu ise salonda ustanın yokluğunu birden görünür kılmıştı. Belki Turan'ı asıl rahatsız eden, türkünün bozulması değil, o susuşta yokluğun kendisini duymasıydı.
Derinleşme
Yunus başka bir şiirinin son beytinde, kendisinin nasıl hatırlanmak istediğini söyler:
«Tatlı huylar edin, tatlı sözler söyle; sohbetlerde Yunus'u hiçbir zaman unutmasınlar.»
Bu beyitte iki şey dikkat çekiyor. Birincisi, hatırlanmanın yeri: «sohbetlerde». Yunus bir anıtta, bir kitapta, bir kayıtta değil, insanların konuştuğu yerde hatırlanmak istiyor. Sohbet ise canlı bir şeydir; her seferinde başka türlü akar, aynı söz iki kez aynı biçimde söylenmez. İkincisi, hatırlanmanın şartı: «Tatlı huylar edin, tatlı sözler söyle.» Yunus'u unutmamak, onun sözlerini ezberlemekten önce onun huyunu sürdürmek.
Turan bu beyti bir gece, ustanın eski defterlerini karıştırırken buldu. Usta onu, bir akşam öğrencilerine okumak için sayfanın kenarına kurşun kalemle yazmıştı. Altına kendi notunu eklemişti: «Türküyü benden aldığınız gibi değil, kendi göğsünüzden geçirdiğiniz gibi çalın.» Turan bu notu daha önce hiç görmemişti. Ya da görmüş, okumamıştı.
Ertesi gün Semahat Hanım'a uğradı. Kadın onu mutfağa aldı, çay koydu. Duvarda ustanın bağlaması hâlâ asılıydı; Semahat Hanım teli gevşetmemiş, tozunu her hafta almıştı. Turan bir an bağlamaya baktı, sonra gözlerini kaçırdı. Turan bir süre bir şey söylemedi. Sonra anma gecesini, Kağan'ı, kendi sözlerini anlattı. Semahat Hanım dinledikten sonra şöyle dedi: «O gece Kağan çalarken, Sadri'yi ilk kez yeniden duydum. Kasetteki Sadri'yi değil; son yılındaki Sadri'yi. Ben onunla otuz sekiz yıl yaşadım, Turan. Kasetteki adamı da tanırım, son yılındaki adamı da. İkisi aynı adam değildi.»
Turan o akşam Kağan'ı aradı. Özür dilemeyi beceremedi; yalnızca şunu söyleyebildi: «O durduğun yeri bana da göster.» Bir hafta sonra ikisi halk eğitimin küçük odasında, ustanın eski sandalyesinin karşısında oturdu. Kağan o yeri çaldı. Turan dinledi. Sonra kendisi denedi; eli alışkanlıkla devam etmek istedi, durmadı. İkinci denemede durdu. Bir an sustu. Ve o susuşta, ustasının yanında geçirdiği kırk yılın bütün akşamları bir anda göğsüne doldu.
Gelecek yılın anma gecesi için Turan kuralı değiştirmedi; türküler ustanın tavrıyla çalınacaktı. Ama bir şey ekledi: her öğrenci, çaldığı türküden önce ustayla ilgili bir anısını anlatacaktı. Gece, bir konserden çok bir sohbete benzedi. Yunus'un dediği gibi, usta sohbetlerde hatırlandı.
Bu hikâyeyi tek yönlü okumamak gerekiyor. Turan'ın titizliği bir hata değildi; bir geleneği korumak, onu her gelenin keyfine göre değiştirmemek de bir vefa biçimiydi. Kağan'ın susuşu bir değişiklikti ve her değişiklik bir hatıra taşımaz; bazısı yalnızca bir unutkanlıktır. Turan'ın öğrendiği, ustanın tavrını korumakla ustanın canlılığını korumak arasındaki dengeyi aramaktı. O denge, bir kuralla değil, her seferinde yeniden kurulacaktı.
Öbür bilgeler
Vize'de Şefik, ölen eşinin huysuz arkadaşı Lütfiye Hanım'a üç yıldır her perşembe meyve ve gazete götürüyordu; kızı bunu geçmişe takılmak sanmıştı (MEV-K06.10). Turan ise ustasını bir kasete sadık kalarak anmaya çalışıyordu. Mevlânâ, Leyla'nın sokağındaki köpeği arslanlara değişmeyen bir âşığı anlatır; Yunus sevilenin sohbetlerde yaşadığını söyler. Şefik'in perşembeleri de Turan'ın değişen anma gecesi de, geçmişi dondurmanın değil, sevilen birini canlı tutmanın biçimleriydi.
Çine'de Rasih, ölen ortağının mezarına her bayram uğruyor, ama dükkâna dört yıl hiç girmiyordu (BUD-K06.10). Turan da ustasının anma gecelerini titizlikle kuruyor, ama ustanın son yılındaki hâline bakmıyordu. Buda sözde kalan dostun geçmişe ve geleceğe misafirperver olduğunu, şimdiyi ise atladığını söyler; Yunus hatırlamanın yerini canlı sohbet olarak gösterir. İkisinde de vefa, ancak şimdiki zamana uğradığında tamamlanıyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında, birini hatırlamanın bir biçimini titizlikle koruduğun bir alışkanlık var mı? Bir tarif, bir şarkı, bir ritüel, bir ziyaret? Yunus'un ayrımıyla kendine sor: Bu alışkanlık o kişiyi dilimde mi taşıyor, yoksa bir kasette mi saklıyor?
Bu hafta, ölmüş ya da uzaklaşmış sevdiğin birini, bir sohbette an. Bir anısını anlat, bir sözünü aktar, bir huyunu hatırlat. Ve dinleyenin onu nasıl hatırladığını da sor; belki senin hiç tanımadığın bir hâlini bilir.
Yanında taşıyacağın soru
Sevdiğini hatırlarken, onu mu yaşatıyorsun, yoksa yalnızca bir anını mı?