Açılış
Coşkun kırk bir yaşında. Tokat'ın Erbaa ilçesinde, babası Dursun Bey'in kırk yıl önce kurduğu tahin ve helva imalathanesini bir yıl önce devraldı. Babası kalp krizinden ani öldü; Coşkun o zamana kadar Samsun'da bir bankada çalışıyordu. Cenazenin ertesi günü istifa edip ilçeye döndü.
İmalathane babasının izlerini her yerde taşıyor. Susam taşla değil ama eski bir değirmende öğütülüyor; helvanın kıvamını hâlâ yetmiş yaşındaki Lütfü Usta tutturuyor. Lütfü Usta'nın gözleri artık iyi görmüyor, elleri yavaşladı; ama Dursun Bey onu hiçbir zaman emekliye ayırmadı. Susam, otuz yıldır aynı köyden, Veli Amca'nın tarlasından geliyor; fiyatı piyasanın biraz üstünde.
Coşkun bu yıl bir danışman tuttu. Danışmanın raporu açık: değirmen değişmeli, Lütfü Usta emekliye ayrılmalı, susam daha ucuz bir toptancıdan alınmalı. Bunlar yapılırsa imalathane büyük zincir marketlere girebilir. Yapılmazsa, birkaç yıl içinde kapanabilir.
Coşkun raporu bir akşam annesine gösterdi. Annesi okudu, gözlüğünü çıkardı. «Baban bunu görse,» dedi, «ne derdi bilmiyorum. Ama Lütfü'yü kapıya koyarsan, babanın ruhu bu imalathaneden çıkar.» Coşkun o gece uyuyamadı. Bir yanda babasının bıraktığı düzen, öbür yanda imalathanenin yaşaması vardı.
Bilgenin kapısı
Konfüçyüs, bir evladın babasına bağlılığını şöyle ölçer:
«Babası hayattayken, gönlünün yönelişine bak; babası öldükten sonra, davranışına bak. Üç yıl boyunca babasının yolundan sapmazsa, ona evlat vefası olan biri denebilir.»
Öğrencisi Zengzi aynı konuyu topluma taşır:
«Ana babanın son günlerine özenle bakılsın, uzaklarda kalanlar da anılsın; o zaman halkın erdemi yeniden derinleşir.»
Konfüçyüs'ün sözünde iki şey dikkat çekiyor. Birincisi, bir süre: üç yıl. Bu, bir yas süresidir; geleneksel Çin'de ana baba için tutulan yasın uzunluğu. Konfüçyüs ölümden hemen sonra her şeyi değiştirmeyi bir saygısızlık sayar. İkincisi bir kelime: «yol», Çincede «dao». Babanın «yolu», onun eşyaları, aletleri, alışkanlıkları değil; onun yaşama ve iş görme biçimi, gözettiği ilkeler.
Bakmadığın yer
Coşkun'un kafasındaki soru şuydu: babasının bıraktığı her şeyi aynen korumak mı vefaydı, yoksa imalathaneyi yaşatmak için değiştirmek mi? Annesinin cümlesi birinci yolu gösteriyordu; danışmanın raporu ikincisini.
Ama Konfüçyüs'ün sözünde, Coşkun'un o gece bakmadığı bir ayrım vardı. «Babanın yolu» ile «babanın makinesi» aynı şey değildi. Değirmen, Dursun Bey'in kırk yıl önce bulabildiği en iyi alet olduğu için oradaydı; onu kutsal saydığı için değil. Dursun Bey yaşasaydı, belki kendisi de değiştirirdi. Değirmeni yenilemek, babanın yolundan sapmak değildi.
Lütfü Usta ve Veli Amca ise başka bir şeydi. Onlar bir alet değildi; Dursun Bey'in yolunun kendisiydi. Dursun Bey, gözleri zayıflayan ustasını kapıya koymamış, otuz yıllık tedarikçisini birkaç kuruş için bırakmamıştı. Bu, onun bir ilkesiydi: birlikte çalıştığı insanlara sadakat. Danışmanın raporu, makineyle insanı aynı listede, aynı «maliyet» başlığı altında sayıyordu.
Coşkun'un bir de kendisine bakmadığı bir yeri vardı. Babasının ölümünden sonra bir yıl geçmişti; yas hâlâ tazeydi. Konfüçyüs'ün «üç yıl» demesi, belki de tam bunu hesaba katıyordu: büyük kararları yasın ortasında vermemek. Coşkun, babasının ölümünün bir yılında, imalathanenin bütün düzenini değiştirmeyi düşünüyordu. Bu acele, belki ekonomiden çok, babasının gölgesinden kurtulma isteğinden geliyordu.
Öte yandan, imalathanenin kapanması da babasının yolunu korumak değildi. Dursun Bey kırk yıl boyunca bu işi yaşatmak için çalışmıştı. Her şeyi dondurup kapıyı kapatmak, ona sadakat değil, onun emeğini bir müzeye çevirmek olurdu. Dursun Bey'in kırk yıl önce bu imalathaneyi açarken yaptığı şey de bir değişiklikti: babasının bakkal dükkânını bırakıp helvaya geçmişti. Coşkun bunu annesinden yıllar önce duymuş, sonra unutmuştu. Babasının yolunda, belki de en başta, gerektiğinde değişmeyi göze almak vardı; yalnız neyin değişeceğini, kimin bırakılmayacağını bilerek.
Derinleşme
Konfüçyüs başka bir yerde, yönetenlerin eski dostlarına karşı tutumunun halk üzerindeki etkisini anlatır:
«Yüksek mevkidekiler yakınlarına karşı görevlerini iyi yerine getirirse, halk erdeme uyanır. Eski dostlarını unutmazlarsa, halk bayağılıktan korunur.»
Analektler'in son bölümlerinden birinde ise, Zhou Dükü oğluna yönetim öğütleri verirken aynı ilkeyi daha somut söyler: «Büyük bir sebep olmadıkça eski aileleri görevlerinden atmaz. Tek bir insanda her iş için yetenek aramaz.»
Bu son cümle, Coşkun'un düğümünü çözen cümle oldu. «Tek bir insanda her iş için yetenek aramaz.» Lütfü Usta'nın gözleri artık helvanın rengini eskisi gibi seçemiyordu; ama damağı, kıvamı dilinin ucunda anlayan o eski bilgi yerindeydi. Danışman onu tek bir işe, üretim hattındaki bir göreve göre ölçmüştü. Oysa Lütfü Usta'nın başka bir işi olabilirdi: genç çırakları yetiştirmek, her partinin tadına son kez bakmak.
Coşkun bir hafta sonra bir karar verdi. Eski değirmeni yeni bir makineyle değiştirdi; ama eskisini sökmedi, imalathanenin girişine koydu, yanına babasının bir fotoğrafını astı. Lütfü Usta'yı üretim hattından aldı; ona «tat ustası» dedi. Her parti helva, onun damağından geçmeden paketlenmeyecekti. Ve ilk iş olarak, işe aldığı iki genç çırağı ona teslim etti.
Veli Amca'yla oturup konuştu. «Fiyatın piyasanın üstünde,» dedi. «Babam bunu biliyordu; ben de biliyorum. Senin susamın daha yağlı, helvamız bu yüzden başka. Ama büyümek istiyorsak, bana yardım etmen gerek.» Veli Amca, köyündeki iki komşusunu da ekip, daha büyük bir miktar için biraz daha düşük bir fiyata razı oldu. Sözleşme yazılı oldu; Dursun Bey'in el sıkışmasının yerine bir kâğıt geldi. Ama karşıdaki el aynıydı.
Annesi bir gün imalathaneye uğradı. Girişteki eski değirmene ve fotoğrafa uzun uzun baktı. Sonra içeri girdi; Lütfü Usta'yı, iki çırağın arasında, bir kaşık helvayı tadarken gördü. Hiçbir şey söylemedi. Akşam yemeğinde yalnızca şöyle dedi: «Lütfü'nün yüzü gülüyordu.»
Bu çözümün herkes için mümkün olmadığını da söylemek gerekir. Her işletme eski ustasına yeni bir rol açamaz, her tedarikçi fiyatını düşürmeye razı olmaz. Zhou Dükü'nün «büyük bir sebep olmadıkça» ifadesi, büyük bir sebep olduğunda ayrılığın da mümkün olduğunu kabul ediyor. Vefa, her şeyi aynen sürdürmek değil; ayrılık gerektiğinde bile, onu bir sebeple, saygıyla ve emeği tanıyarak yapmaktır.
Öbür bilgeler
Suşehri'nde belediye başkanı Erdinç, çocukluk arkadaşı Gürbüz'ün oğlunu sınav listesinde yukarı çıkarmayı reddetmiş, ama aylardır boş bıraktığı hırdavat dükkânındaki tabureye geri dönmüştü (GAZ-K06.10). Coşkun da danışmanın raporunu tümüyle ne kabul etti ne reddetti. Gazâlî hakka aykırı işte dosta uymanın vefa olmadığını söyler; Konfüçyüs eski dostları büyük bir sebep olmadan bırakmamayı. Erdinç ile Coşkun, vefayla doğruluğu aynı kararın içinde taşımaya çalıştı.
Yusufeli'de Gülseren, suyun altında kalan sokağı torunu Rabia'ya anlatmış, Rabia da bir haritasını çizmişti (IBA-K06.10). Coşkun ise babasının değirmenini sökmedi, imalathanenin girişine koydu. İbn Arabî yurtların çürüdüğünü ama özlemin yeni kaldığını söyler; Konfüçyüs babanın aletini değil yolunu korumayı. Gülseren de Coşkun da, değişmesi kaçınılmaz olanı değiştirirken, değişmemesi gerekeni bir sonraki kuşağa teslim etti.
Bugün bir kez dene
Sana birinden miras kalmış bir düzen var mı? Bir ev, bir iş, bir aile alışkanlığı? Konfüçyüs'ün ayrımıyla kendine sor: Bunun hangi parçası o kişinin aleti, hangi parçası onun yolu? Hangisini değiştirmek bir sapma olur, hangisini değiştirmemek bir donukluk?
Bu hafta, o düzenden bir şeyi değiştirmeyi düşünüyorsan, önce onun arkasındaki ilkeyi bir cümleyle yaz. Sonra kendine sor: Yeni hâl, bu ilkeyi taşıyor mu?
Yanında taşıyacağın soru
Sana bırakılandan neyi koruyorsun: aleti mi, yolu mu?