Açılış
Erdinç elli iki yaşında. Sivas'ın Suşehri ilçesinde, yoksul bir ailenin beş çocuğundan biri olarak büyüdü. Çocukluğunun en yakın arkadaşı Gürbüz'dü. İkisi aynı mahallede top oynadı, aynı çobanın yanında yaz boyu kuzu güttü, aynı yıl askere gitti. Erdinç okudu, inşaat mühendisi oldu, yıllarca başka şehirlerde çalıştı. Gürbüz ilçede kaldı, çarşıda küçük bir hırdavat dükkânı açtı.
Erdinç ilçeye döndüğünde ilk iş Gürbüz'ün dükkânına uğrardı. Tezgâhın yanındaki eski tabureye oturur, Gürbüz'ün demlediği çayı içer, saatlerce konuşurlardı. Geçen yıl Erdinç belediye başkanı seçildi. İlk aylarda hiçbir şey değişmedi; tabure yerindeydi, çay demliydi.
Sonra işler çoğaldı. Toplantılar, ziyaretler, Ankara yolculukları. Erdinç dükkâna önce haftada bir, sonra ayda bir uğrar oldu. Bir gün makam arabasıyla çarşıdan geçerken Gürbüz'ü kapının önünde gördü, el salladı, durmadı. Gürbüz o akşam karısına «Erdinç de değişti,» dedi.
Bu bahar belediye, zabıta kadrosu için ilana çıktı. Gürbüz'ün oğlu Okan sınava girdi, puanı listede yeterince üstte değildi. Gürbüz bir akşam Erdinç'in evine geldi. Uzun uzun eski günleri anlattı, sonra sözü getirdi: «Okan'ı bir şekilde aldır. Kırk yıllık arkadaşlığımızın hatırına.» Erdinç bir süre sustu. «Gürbüz,» dedi, «yapamam. Liste belli; sıradaki çocukların da babaları var.» Gürbüz kalktı, kapıda dönüp tek bir cümle söyledi: «Sen vefayı makamda bıraktın.»
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın dostluk ve kardeşlik âdâbını anlatan kitabında, kardeşin kardeş üzerindeki haklarını sayar. Yedinci hak vefa ve ihlastır:
«Vefanın anlamı, sevgide sebat etmek ve onu ölüme kadar onunla, ölümden sonra da çocukları ve dostlarıyla sürdürmektir. Biri demiştir ki: Ölümden sonraki az vefa, hayattaki çok vefadan hayırlıdır. Kardeşe vefadan biri, onun bütün dostlarını, akrabalarını ve ona bağlı olanları gözetmektir. Şefkatin ve sevginin gücünü, ancak onların sevilenden ona bağlı olan herkese taşması gösterir; öyle ki evinin kapısındaki köpek bile kalpte öbür köpeklerden ayrı tutulmalıdır.»
Gazâlî vefayı bir anlık bağlılık olarak değil, süreklilik olarak tanımlıyor: «sebat». Sevgi bir dönem yoğun, sonra sönük olursa vefa değildir; vefa, sevginin zamana dayanmasıdır. Ve bu sevgi, dostun kendisiyle sınırlı kalmıyor: çocuklarına, akrabalarına, kapısındaki köpeğe kadar taşıyor.
Bakmadığın yer
Gürbüz'ün kapıda söylediği cümle, Gazâlî'nin tanımına dayanıyor gibi görünüyordu. Vefa dostun çocuklarına uzanmalıydı; Okan, Gürbüz'ün oğluydu. Erdinç ona yardım etmiyorsa, vefasızlık etmiş sayılmaz mıydı?
Ama Gazâlî aynı bahsin devamında, vefanın bir sınırını da çizer ve Gürbüz'ün bakmadığı yer orasıdır:
«Bil ki hakka aykırı bir işte, dinle ilgili bir konuda kardeşe uymak vefadan değildir; aksine vefa, ona muhalefet etmektir. … Maksat şudur: sevgide vefanın tamamı, Allah için samimi öğüttür.»
Gazâlî bu ilkeyi Şâfiî'nin hayatından bir örnekle açıklar. Şâfiî, Mısır'da Muhammed b. Abdülhakem'le çok yakın dosttu; «Beni Mısır'da tutan ondan başkası değil» derdi. İnsanlar, Şâfiî öldükten sonra ilim halkasının ona bırakılacağını sanıyordu. Ama Şâfiî son hastalığında halkasını, ilimde ve takvada daha ileri gördüğü Büveytî'ye bıraktı. Gazâlî bunu bir vefasızlık olarak değil, vefanın tamamlanması olarak anlatır: Şâfiî, dostunu kırma pahasına doğru olanı seçmişti.
Erdinç'in «yapamam» demesi de böyle bir şeydi. Gürbüz'ün oğlunu listeden yukarı çıkarmak, sıradaki başka bir babanın oğlunu aşağı itmek demekti. Gürbüz'e uymak, hakka aykırı bir işte ona uymak olurdu. Erdinç'in reddi, Gazâlî'nin terazisinde vefanın bozulması değil, korunmasıydı.
Ama hikâyenin bir yarısı daha vardı ve Erdinç oraya bakmıyordu. Gürbüz'ün kırgınlığı yalnızca Okan'la ilgili değildi. Makam arabasının camından sallanan el, aylardır boş kalan tabure, kısalan ziyaretler; Gürbüz bunları biriktirmişti. «Vefayı makamda bıraktın» cümlesi, aslında zabıta listesinden çok, o boş tabureye dairdi. Erdinç haklı bir ret verirken, haksız bir uzaklığı da görmezden geliyordu.
Derinleşme
Gazâlî vefanın bir başka işaretini, makama ve zenginliğe gelen insan üzerinden anlatır:
«Vefadan biri de şudur: şanı yükselse, idaresi genişlese, itibarı büyüse de kardeşine karşı tevazudaki hâli değişmemelidir. Yeni gelen hâllerle kardeşlere karşı büyüklenmek alçaklıktır. Şair der ki: "Kerem sahipleri zengin olunca, kaba yurtta kendileriyle ülfet edenleri hatırlarlar." … Hakîmlerden biri demiştir ki: Kardeşin bir makama gelir de sana olan sevgisinin yarısında bile sebat edebilirse, bu çoktur.»
Hakîmin sözü insanı gülümsetiyor; ama içinde acı bir gözlem var. Makam insanı değiştiriyor ve bunu bilen eski dostlar, yarı yarıya bir sevgiye bile razı oluyor. Erdinç bu sözü okusa, belki kendini savunurdu: değişmemişti, yalnızca vakti yoktu. Ama «kaba yurtta ülfet edenleri hatırlamak» bir vakit meselesi değildi; bir yönelme meselesiydi.
Gürbüz'ün ziyaretinden üç gün sonra Erdinç, akşam saatlerinde, makam arabasını belediyede bırakıp çarşıya yürüdü. Dükkânın kepenkleri yarıya inmişti. Eğilip içeri girdi. Gürbüz tezgâhın arkasında hesap tutuyordu; başını kaldırmadı. Erdinç eski tabureyi tezgâhın yanından çekti ve oturdu.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra Erdinç söze girdi. «Okan meselesinde fikrim değişmedi,» dedi. «Değişmeyecek de. Ama kapıda söylediğin söz doğruydu, yalnız yanlış yerden. Ben vefayı makamda bırakmadım; bu tabureyi bıraktım. Onu geri almaya geldim.»
Gürbüz başını kaldırdı. Uzun süre baktı. Sonra çaydanlığı ocağa koydu. O akşam iki saat konuştular. Okan'ın konusu bir kez daha açıldı; Erdinç sınav listesini değiştiremezdi, ama Okan'ın ilçedeki inşaat firmalarında iş arayabileceğini, kendisinin de bir mühendis olarak ona ruhsat ve şantiye işlerini öğretmeye hazır olduğunu söyledi. Belediye başkanı olarak değil; Okan'ın babasının arkadaşı olarak, akşamları, dükkânda.
Gazâlî'nin terazisinde iki şey birden doğru çıktı. Erdinç'in reddi, haksızlıkta dosta uymamak olarak vefaydı. Tabureye dönüşü ise makamla değişmemek olarak vefaydı. Birini yapıp öbürünü unutsaydı, ya haksız bir iltimas ya da soğuk bir doğruluk kalacaktı.
Aynı bahiste Gazâlî, Süfyân b. Uyeyne'nin bir sözünü aktarır: «Otuz yıl önce ayrıldığım insanları tanıdım; onlara duyduğum hasretin kalbimden gittiğini sanmıyorum.» Erdinç'in Gürbüz'e duyduğu yakınlık da hiç gitmemişti; yalnızca tabure boş kalmıştı.
Bu hikâyede kolay bir sonuç da çıkarılmamalı. Makamdaki herkesin eski dostlarının isteklerini geri çevirmesi her zaman bir erdem değildir; bazen insanlar «ilke» kelimesinin arkasına saklanıp dostlarını terk eder. Erdinç'in reddi, kendini sıradaki çocukların babalarının yerine koyabildiği için anlamlıydı. Ve reddin ardından dostunun yanına oturmayı seçtiği için.
Öbür bilgeler
Yusufeli'de Gülseren, annesi Adile Hanım'a verdiği «sokağımızı unutturma» sözünü, baraj gölünün kıyısında torununa eski çarşıyı anlatarak tuttu (IBA-K06.10). Erdinç de Gürbüz'ün dükkânındaki tabureye geri döndü. İbn Arabî vefayı «bildiğiniz ahde vefalıyım» diye uzaklara gönderilen bir haber olarak anlatır; Gazâlî, makam yükselse de değişmeyen bir tevazu olarak. Gülseren de Erdinç de, susarak taşıdıkları bir bağlılığı, sonunda bir eylemle görünür kıldı.
Çine'de emekli tamirci Rasih, otuz yıllık ortaklığının dükkânını devralan Baki için bir referans mektubu yazmış, çatıyı tanıdık ustalarla kapatmıştı (BUD-K06.10). Erdinç ise dostunun oğlu için listeyi değiştirmeyi reddetti, ama ona akşamları şantiye işini öğretmeyi önerdi. Buda dostun soyunu onurlandırmayı öğütler; Gazâlî bu onurlandırmanın hakka aykırı bir işe dönüşmemesi gerektiğini ekler. İki hikâye birlikte okununca, dostun çocuğuna vefanın ne zaman bir yardım, ne zaman bir haksızlık olabileceği görülüyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında, sen ilerledikçe, yükseldikçe ya da uzaklaştıkça boş kalan bir tabure var mı? Eski bir arkadaş, bir akraba, bir komşu? Gazâlî'nin ölçüsüyle kendine sor: Ben değiştim mi, yoksa yalnızca vaktim mi kalmadı? İkisi gerçekten farklı mı?
Bu hafta, o tabureye geri dön. Bir telefon, bir ziyaret, bir çay. Eğer o kişinin senden haksız bir isteği varsa, reddet; ama reddin ardından yanında otur.
Yanında taşıyacağın soru
Vefan, dostunun isteğine mi, yoksa dostunun kendisine mi bağlı?