Açılış
Şefik yetmiş bir yaşında, emekli bir orman muhafaza memuru. Kırklareli'nin Vize ilçesinde, bahçeli tek katlı bir evde yaşıyor. Eşi Behiye üç yıl önce öldü. Behiye'nin bahçedeki gülleri hâlâ duruyor; Şefik her sabah onları sular.
Her perşembe öğleden sonra Şefik aynı sokakta, dört ev aşağıda oturan Lütfiye Hanım'a gider. Lütfiye Hanım seksen iki yaşında, dul, çocukları İstanbul'da. Huysuz bir kadındır: gelen her yemeğin tuzunu beğenmez, kapıyı geç açar, Şefik'in getirdiği gazetenin yanlış gazete olduğunu söyler. Mahallede pek uğrayan yoktur. Şefik ise üç yıldır her perşembe, bir torba meyve ve bir gazeteyle kapısını çalar. Lütfiye Hanım'ın ilaçlarını eczaneden alır, faturalarını yatırır, bozulan musluğunu tamir eder.
Bu yaz kızı Tülin, Ankara'dan torunlarla birlikte geldi. Bir perşembe babasının meyve torbasını hazırladığını görünce dayanamadı. «Baba,» dedi, «annem öldü. Lütfiye Teyze annemin arkadaşıydı, senin değil. Hem bu kadın sana bir teşekkür bile etmiyor. Gördüm, geçen hafta getirdiğin şeftalileri çürük diye geri verdi. Neden hâlâ gidiyorsun? Geçmişe takılıp kalmışsın.»
Şefik torbayı bıraktı, bir süre pencereden dışarı baktı. Sonra torbayı yeniden aldı ve çıktı. Tülin'e bir cevap vermedi; çünkü o an bir cevabı yoktu.
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin üçüncü defterinde Mecnun'u Leyla'nın sokağında, bir köpeğin yanında gösterir:
«Mecnun gibi, bir köpeği okşuyordu; onu öpüyor, önünde eriyordu. Boyun büküp etrafında dönüyor, ona saf şeker şerbeti içiriyordu. Bir boşboğaz dedi: Ey ham Mecnun, bu ne delilik, sürekli yaptığın? Köpeğin ağzı hep pislik yer, arkasını dudağıyla temizler. Köpeğin kusurlarını tek tek saydı; kusuru bilen, gaybı bilenden bir koku almamıştı. Mecnun dedi: Sen hep suret ve tensin; içeri gir de ona benim gözümle bak. Bu, Mevlâ'nın bağladığı bir tılsımdır; bu, Leyla'nın sokağının bekçisidir. Onun yoldaşını gör, gönlünü, canını, tanıyışını; nerede seçti, nereyi kendine yurt edindi. Onun sokağında olan o köpeğin bir tek kılını ben arslanlara mı veririm?»
Mevlânâ sahneyi iki bakışa bölüyor. Boşboğaz köpeğe bakıyor ve kusurlarını sayıyor; saydıkları da yanlış değil. Mecnun ise aynı köpeğe bakıyor ve Leyla'nın sokağını görüyor. Köpeğin kendisi değişmiyor; değişen, ona hangi gözle bakıldığı.
Bakmadığın yer
Tülin'in söyledikleri haksız değildi. Lütfiye Hanım gerçekten nankördü, gerçekten huysuzdu. Şefik'in her perşembe yaptığı şeyin bir karşılığı yoktu; olmayacaktı da. Bir kızın babasını korumak istemesi, onun zamanını ve emeğini bir teşekkür bile görmeyen bir yere harcamasına üzülmesi anlaşılır bir şeydi. Mevlânâ'nın boşboğazı gibi Tülin de kusurları doğru saymıştı.
Ama Tülin'in kurduğu cümlenin bir yerinde bir eksik vardı: «Geçmişe takılıp kalmışsın.» Bu cümle, Şefik'in yaptığını bir alışkanlık, bir kopamama hâli olarak okuyordu. Sanki Şefik, Behiye'nin ölümünü kabul edemediği için onun eski arkadaşına gidiyordu. Mecnun'un köpeği okşaması da dışarıdan böyle görünebilirdi: aklını yitirmiş bir âşığın saplantısı.
Mevlânâ'nın Mecnun'u ise başka bir şey söylüyor: «Onun yoldaşını gör; nerede seçti, nereyi kendine yurt edindi.» Mecnun köpeği köpek olduğu için sevmiyor; sevdiği kişinin hayatına ait olduğu için seviyor. Köpek, Leyla'nın sokağının bekçisi. Ona gösterilen şefkat, Leyla'ya gösterilen bir şefkatin uzantısı.
Şefik'in Lütfiye Hanım'a gidişi de geçmişe takılmak değildi; Behiye'nin sevdiği bir yere hâlâ uğramaktı. Behiye otuz yıl boyunca her perşembe o kapıya gitmişti. Lütfiye Hanım'ın huysuzluğunu herkesten iyi bilir, yine de giderdi. Şefik bu perşembeleri sürdürürken Behiye'yi geri getirmeye çalışmıyordu. Onun kalbinin bir köşesini, onun yerine taşıyordu.
Burada «geçmişe bağlılık» ile «kalbin hafızası» arasındaki fark beliriyor. Geçmişe bağlılık, bir şeyi olduğu gibi dondurmak ister: aynı eşyalar, aynı odalar, aynı alışkanlıklar. Kalbin hafızası ise sevilen kişinin sevdiklerini sevmeye devam etmektir. Birincisi geriye bakar; ikincisi, sevilen kişinin dünyaya uzattığı eli bırakmamaktır. Tülin'in görmediği, babasının perşembelerinin bir müze ziyareti değil, yarım kalmış bir sohbetin sürdürülmesi olduğuydu. Behiye'nin başlattığı bir ilişkiyi Şefik, kendi beceriksiz ama inatçı diliyle devam ettiriyordu.
Derinleşme
Aynı defterin başka bir yerinde Mevlânâ, vefayı bir köpeğin kapıya bağlılığıyla anlatır:
«Bir köpeğe kapıdan bir lokma ekmek ulaşınca, o kapıda kemerini bağlar. Kapının bekçisi, nöbetçisi olur; üstüne zulüm ve sertlik gelse bile. Yine o kapıda kalır, orada yurt tutar; başka bir kapıyı seçmeyi nankörlük sayar. Ve gece gündüz yabancı bir köpek gelirse, o kapının köpekleri onu hemen terbiye eder: Git, ilk konağın neresiyse oraya; o nimetin hakkı gönlün rehinidir. Onu ısırırlar: Git kendi yerine, o nimetin hakkını daha fazla yere bırakma.»
Mevlânâ burada vefayı bir lokma ekmeğe bağlıyor: bir kez iyilik gördüğün kapıyı unutmamak. «O nimetin hakkı gönlün rehinidir.» Gönül, bir zamanlar aldığı iyiliğin rehinidir; o iyiliği unutmak, rehini bozmak gibidir.
Tülin'in bilmediği bir şey vardı ve Şefik bunu o akşam, yemekten sonra anlattı. Yirmi beş yıl önce Behiye uzun bir hastalık geçirmişti. Altı ay hastanede, sonra evde yatmıştı. Şefik o yıl ormanda yangın sezonundaydı; gece gündüz görevdeydi. Tülin henüz on yaşındaydı. Altı ay boyunca her akşam, Lütfiye Hanım'ın kapıdan uzattığı bir tencere yemek bu evin sofrasına gelmişti. Tülin'in okul önlüklerini Lütfiye Hanım ütülemişti. «Sen hatırlamazsın,» dedi Şefik. «Ben hatırlıyorum. O kadın o zaman da huysuzdu. Tencereyi uzatırken bile söylenirdi. Ama bir akşam bile atlamadı.»
Tülin çay bardağını iki eliyle kavradı, sessiz kaldı. Sonra, kendi kendine konuşur gibi: «O önlükleri annem ütülüyor sanıyordum.»
Mevlânâ'nın köpeği, kapıya bir lokma için bağlanıyor. Şefik'in bağlılığı da bir lokmadan, altı ay boyunca uzatılan tencerelerden doğmuştu. Ama hikâyenin ilginç yanı, Şefik'in bunu Tülin'e o güne kadar hiç anlatmamış olmasıydı. Vefasını bir borç ödemesi olarak sunmamıştı; bir hesap kapatıyor gibi davranmamıştı. Behiye'nin arkadaşına gitmeyi, Behiye'nin onu sevmesine yetecek bir sebep saymıştı. Tencerelerin hatırası ise ikinci bir sebepti, söylenmeye ihtiyaç duymayan.
Ertesi perşembe Tülin babasıyla birlikte gitti. Lütfiye Hanım kapıyı yine geç açtı, yine söylendi. Tülin'i görünce gözlerini kıstı. «Behiye'nin kızı mı bu?» dedi. «Önlüğünün yakası hep kirli gelirdi.» Tülin güldü; ilk kez gerçekten güldü. Lütfiye Hanım'ın elini öptü. Kadın elini geri çekmedi.
Bu hikâyede vefanın bir sınırını da görmek gerekiyor. Mevlânâ'nın köpeği «üstüne zulüm ve sertlik gelse bile» kapıda kalır. Ama insan bir köpek değildir ve vefa adına kendine zarar veren bir ilişkide kalmak, kalbin hafızası değil, kalbin esareti olabilir. Lütfiye Hanım'ın huysuzluğu, Şefik'i yaralamıyordu; bir yaşlılık hâliydi, bir mizaçtı. Şefik'in kendini ezdiren biri için aynı perşembeleri sürdürmesi başka bir soru olurdu. Vefa, iyilik görülmüş bir kapıyı unutmamaktır; kendini sürekli inciten bir kapının önünde beklemek değildir.
Öbür bilgeler
Çine'de Rasih, ölen ortağı Raşit'in mezarını her bayram ziyaret ediyor, ama oğlu Baki dükkânın akan çatısı için yardım istediğinde dizlerinden söz ediyordu (BUD-K06.10). Şefik ise Behiye'nin arkadaşına üç yıldır her perşembe gidiyordu. Buda gerçek dostun, dostundan sonra gelenleri onurlandırdığını söyler; Mevlânâ'nın Mecnun'u sevgilinin sokağındaki köpeğin bir kılını arslanlara değişmez. Rasih dükkâna girdiği gün, Şefik de Lütfiye Hanım'ın kapısında, sevilen birinin dünyada bıraktığı yeri korudu.
Bozüyük'te Ergün, gençken kendisinin getirdiği bir vardiya önerisini eski şefinin müdüre onun adıyla sunduğu sabahı yıllar sonra hatırlamıştı (KON-K06.9). Şefik'in hafızasında da altı ay boyunca kapıdan uzatılan tencereler vardı. Konfüçyüs değerli birine yer açmayı bir makamın gereği sayar; Mevlânâ bir kez iyilik görülen kapıyı unutmamayı gönlün rehini. İkisinde de vefa, yıllar önce alınmış bir iyiliğin, bugün bir başkasına yönelen bir harekete dönüşmesi.
Bugün bir kez dene
Hayatında, ölmüş ya da uzaklaşmış birinin sevdiği bir insan, bir yer, bir alışkanlık var mı? Mecnun'un gözüyle bak: Ona neden gidiyorum? Geçmişi dondurmak için mi, yoksa o sevilen kişinin dünyaya uzattığı eli bırakmamak için mi?
Bu hafta, bir zamanlar sana bir lokma uzatmış bir kapıyı hatırla. Belki bir komşu, bir öğretmen, bir akraba. O kapıya, ya da o kapının bugün bekçisi olan birine, küçük bir şey götür.
Yanında taşıyacağın soru
Sevdiğin birinin sokağında, bugün kimin bekçiliğini yapıyorsun?