Açılış
Gülseren altmış dört yaşında. Artvin'in Yusufeli ilçesinde doğdu, büyüdü, evlendi, çocuklarını orada büyüttü. Eski Yusufeli, Çoruh'un üzerine kurulan barajın suyu yükselince boşaltıldı; ilçe yamaçtaki yeni yerine taşındı. Gülseren'in doğduğu ev, annesi Adile Hanım'ın bahçesindeki dut ağacı, çarşıdaki fırın, okulun avlusu artık suyun altında.
Yeni evi güzel; sıcak suyu, asansörü, geniş balkonu var. Gülseren yine de her yıl bir sabah, annesinin ölüm gününde, baraj gölünün kıyısına iner. Suyun eski sokağın üstünde durduğunu tahmin ettiği bir yerde bir süre oturur, sonra eve döner. Kimseye bir şey anlatmaz.
Bu yıl oğlu Orçun, Artvin'den torunu Rabia'yla birlikte geldi. Annesinin sabah erkenden hazırlandığını görünce sordu, öğrendi. «Anne,» dedi, «o ev artık yok. Her yıl oraya gidip oturmak sana iyi gelmiyor; dönüşte iki gün kimseyle konuşmuyorsun. Geçmiş geçti. Yeni evin var, biz varız. Neden bırakamıyorsun?»
Gülseren bir cevap vermedi. Ama Rabia, on bir yaşında, babaannesinin elini tuttu: «Ben de gelebilir miyim?» Orçun bir şey diyecekti, sustu.
Bilgenin kapısı
İbn Arabî, Tercümânü'l-Eşvâk'ın sekizinci şiirine, eski Arap şiirinin en bilinen sahnesiyle başlar: terk edilmiş yurtların kalıntıları başında durmak.
«Yurtları çürüdü, harap oldu; ama onlara duyduğum özlem kalbimde hep yenidir ve çürümez. Bu gözyaşları onların yıkık evleri üzerine dökülüyor; ama canlar, onları andıkça hep erir.»
Şiir iki şeyi birbirinden ayırıyor. Biri yurtlar: taşlar, çadır izleri, ocak yerleri. Bunlar çürür; zaman onları siler. Öbürü özlem: o yurtlarda yaşayanlara duyulan bağlılık. Bu çürümez; hatta «hep yenidir». İbn Arabî'nin şerhinde yurtların çürümesi, insan ömrünün baharının, gençlik gücünün geçmesine bağlanıyor. Dışarıdaki her şey yaşlanıyor; ama kalpteki bağ yaşlanmıyor.
Bakmadığın yer
Orçun'un sorusu, sevgiyle sorulmuştu. Annesinin her yıl gölün kıyısından dönüşte iki gün içine kapandığını görüyordu. Onun için bu, geçmişe takılmanın, bir yası bitirememenin işaretiydi. Bir oğlun annesinin acı çekmesini istememesi anlaşılırdı.
Ama İbn Arabî'nin ayrımı, Orçun'un baktığı yerle Gülseren'in baktığı yer arasındaki farkı gösteriyor. Orçun yurtlara bakıyordu: «O ev artık yok.» Doğruydu; ev suyun altındaydı, bir daha görülmeyecekti. Gülseren ise eve gitmiyordu. Eve gidemeyeceğini herkesten iyi biliyordu. Gittiği yer, şiirin ikinci yarısıydı: «onlara duyduğum özlem kalbimde hep yenidir.»
Gülseren'in her yıl kıyıya inişi, yıkılan bir evi geri isteme değildi. Annesinin ölüm gününde, annesiyle aynı sokakta geçen elli yılı bir kez daha kalbinde dolaştırmaktı. Taşlar suyun altındaydı; ama Adile Hanım'ın dut ağacının altında hamur açışı, komşu Şehriban Hanım'la duvar üstünden konuşması, çarşıdaki fırının sabah kokusu, Gülseren'in içinde çürümemişti.
Geçmişe bağlılıkla kalbin hafızası arasındaki fark burada inceliyor. Geçmişe bağlılık, yıkılanın yıkılmadığını varsaymak, eski evi suyun altından çıkarmayı istemek olurdu. Gülseren böyle bir şey istemiyordu. Yeni evinde yaşıyor, balkonunda çiçek yetiştiriyor, torunlarını seviyordu. Yalnızca, bir yılda bir sabah, kaybolanın değerini kalbinde yeniden tartıyordu.
Ama dönüşteki iki günlük sessizlik de gerçekti ve Orçun'un endişesi boşuna değildi. İbn Arabî'nin şiirinde de gözyaşı var: «Bu gözyaşları onların yıkık evleri üzerine dökülüyor.» Vefa acısız değil. Gülseren'in bakmadığı yer belki şuydu: bu sabahları hep yalnız yaşıyordu. Kimseye anlatmıyor, kimseyi yanına almıyordu. Kalbindeki o yeni kalan özlemi, kendisinden sonra kimsenin bilmeyeceği bir yerde saklıyordu. Rabia o sokağın adını bile bilmiyordu. Orçun ise orada büyümüş, ama annesinin sabahlarını hiç paylaşmamıştı. Gülseren öldüğünde, suyun altındaki sokağı hatırlayan bir kalp daha eksilecekti.
Derinleşme
İbn Arabî aynı derlemenin elli yedinci şiirine, uzaklardaki sevgililere bir sözle başlar:
«Ey rüzgârın meltemi, Necd'in ceylanlarına şu haberi götür: "Bildiğiniz ahde vefalıyım."»
Ve hemen ardından gelen şiirde, hasretin içinden yükselen bir iç sesi duyurur:
«Ey o parlak, güzel kızlara giden bir yol var mı? Onların izlerini bana gösterecek biri var mı? … İç duygunun dili konuştu, bana onun şöyle dediğini haber verdi: "Erişilebilir olanı dile." … Sen yükseksin; kalbin üzerinde doğan bir dolunaysın, doğduktan sonra bir daha batmayan bir ay.»
Bu iki şiir, vefanın iki yüzünü yan yana koyuyor. Birincisinde âşık uzaktakilere bir haber gönderiyor: «Bildiğiniz ahde vefalıyım.» Vefa bir sözdür ve söz, ancak birine iletildiğinde tamamlanır. İkincisinde ise bir iç ses, özlemin yönünü değiştiriyor: «Erişilebilir olanı dile.» Kaybolan yurtlara giden yol yok; izlerini gösterecek kimse yok. Ama kalbin üzerinde doğan ay, bir kez doğduktan sonra batmıyor.
Gülseren o akşam Orçun'a anlattı. Annesi Adile Hanım ölmeden önce, eski evin boşaltılacağı belli olduğunda, ondan bir söz istemişti. «Ev gidecek,» demişti. «Ama sokağımızı unutturma. Şehriban'ı, fırıncıyı, dut ağacını. Torunlar bilsin, burada kimler yaşadı.» Gülseren söz vermişti. Sonra her yıl kıyıya inmiş, ama sokağı kimseye anlatmamıştı. Sözünün yarısını tutmuş, yarısını tutmamıştı.
«Erişilebilir olanı dile.» Eski sokak geri gelmeyecekti; ama onu anlatmak erişilebilirdi. Ertesi sabah Gülseren, Rabia'yla birlikte kıyıya indi. Bu kez sessiz oturmadı. Suyun üstünü işaret ederek anlattı: şurası çarşıydı, fırın şuradaydı, benim annem dut ağacının altında yufka açardı, Şehriban Hanım duvarın üstünden bir tabak dolma uzatırdı. Rabia bir defter çıkardı ve babaannesinin anlattıklarını, eski sokağın bir haritasını çizerek kaydetti.
Dönüşte Gülseren iki gün sessiz kalmadı. Akşam yemeğinde Rabia defteri babasına gösterdi; Orçun haritaya uzun uzun baktı. «Benim okulumun yeri yanlış,» dedi. «Fırının değil, caminin yanındaydı.» Gülseren güldü. Orçun kalemi aldı, düzeltti. Sonra kendi hatırladıklarını eklemeye başladı.
Bu hikâyede bir sınırın da altını çizmek gerekiyor. Her yıl kıyıya inmek Gülseren için bir vefa biçimiydi; ama aynı davranış başka biri için, yasın bitmeyen bir döngüye dönüşmesi, hayatın bugününü gölgede bırakması olabilirdi. Kayıp büyük olduğunda, özellikle bir yurdun, bir köyün, bir evin bütünüyle ortadan kalktığı durumlarda, uzun süren derin bir keder bazen yalnız taşınamayacak kadar ağır olur. Böyle zamanlarda bir yakınla, bir yas destek grubuyla ya da bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak vefanın karşıtı değildir.
Öbür bilgeler
Iğdır'da Turan, bağlama ustası Sadri Usta'nın türkülerini kırk yıl önceki kasetlerdeki gibi çaldırmaya çalışırken, genç bir öğrencinin ikinci kıtada ustanın son akşamındaki gibi durmasını vefasızlık saymıştı (YUN-K06.10). Gülseren de annesinin sokağını yıllarca yalnız, sessizce kalbinde saklamıştı. Yunus hatırlamanın yerini sohbet olarak gösterir; İbn Arabî vefanın bir haber olarak iletilmesini. Turan anma gecesine anıları eklediğinde, Gülseren de sokağı torununa anlattığında, hatıra yeniden konuşmaya başladı.
Vize'de Şefik, Behiye'nin yıllar önce altı ay boyunca kapıdan tencere uzatan komşusunu ziyaret etmeyi sürdürürken, kızı Tülin onu geçmişe takılıp kalmakla suçlamıştı (MEV-K06.10). Orçun da annesine benzer bir soru sordu. Mevlânâ, Leyla'nın sokağının bekçisine şerbet içiren bir âşık anlatır; İbn Arabî'nin âşığı yurtları çürüse de özlemin yeni kaldığını söyler. İki hikâyede de vefayı dışarıdan görenler bir saplantı sandı; içeriden bakınca, bir sevginin bugüne uzanan yolu çıktı.
Bugün bir kez dene
Hayatında artık var olmayan bir yer var mı: yıkılmış bir ev, kapanmış bir dükkân, değişmiş bir mahalle, satılmış bir bahçe? İbn Arabî'nin ayrımıyla kendine sor: Benim bağlılığım taşlara mı, yoksa orada yaşayanlara duyduğum, hâlâ yeni kalan bir özleme mi?
Bu hafta, o yeri bir başkasına anlat. Bir çocuğa, bir toruna, bir genç komşuya. Bir harita çiz, bir isim söyle, bir koku tarif et. Erişilemeyeni değil, erişilebilir olanı dile.
Yanında taşıyacağın soru
Kalbinde hâlâ yeni kalan özlemi, kimseye anlattın mı?