İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Kalbin erdemleri

Acı kavun

Eksiği görmezden gelmek mi, olanı görmek mi?

1.398 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Mesut kırk dört yaşında, İstanbul'da bir lojistik firmasında depo müdürü. Giresun'un Tirebolu ilçesinde, denize bakan bir yamaçta doğdu. Babası Nurettin'in on iki dönümlük bir fındık bahçesi vardı. Mesut'un çocukluğu o bahçede geçti: ağustosta toplama, çuvalları sırtta taşıma, harman yerinde fındığı güneşe serme. Babası onu yedi yaşında ilk kez omzunda bahçenin en üst sırasına çıkarmıştı. «Bir gün burası senin olacak» demişti.

Mesut İstanbul'a üniversite için gitti ve dönmedi. Ama her ağustos izin alıp hasada geldi. Bahçe onun için bir mülk değil, bir yerdi; kendini bildiği yer.

Geçen kış annesi telefonda ağlayarak bir şey söyledi. Nurettin bahçenin sekiz dönümünü satmıştı. Bir akrabanın kefili olmuş, akraba borcu ödemeden ortadan kaybolmuş, icra kapıya dayanmıştı. Nurettin kimseye sormadan, oğluna bile haber vermeden bahçeyi bir tüccara satıp borcu kapatmıştı.

Mesut ilk otobüsle Tirebolu'ya geldi. Babasını mutfakta, sobanın yanında buldu. Yetmiş altı yaşındaki adam başını kaldırmadı. Mesut «Bana neden sormadın?» diye bağırdı. «O bahçe dedemden kaldı. Bana söz vermiştin.» Nurettin yalnızca «Utandım oğlum» dedi.

Mesut o gece aynı evde yattı ama babasıyla konuşmadı. Sabah İstanbul'a döndü. Üç ay boyunca telefonlarını açmadı. Annesi «Baban her akşam telefona bakıyor» diye mesaj attığında da cevap vermedi. Kırk yıllık bir babanın bütün hikâyesi, kafasında tek bir kelimeye inmişti: satış.

Bilgenin kapısı

Mesnevî'nin ikinci defterinde Mevlânâ, efendisinin yanında köle olarak yaşayan bilge Lokman'ı anlatır. Efendisi Lokman'ı çok sever; kendisine gelen her yemeği önce ona gönderir, onun artığını kendisi yer. Bir gün efendiye hediye olarak bir kavun gelir:

«Bir kavun getirmişlerdi armağan; dedi: "Git, oğlum Lokman'ı çağır." Kesti, bir dilim verdi ona; şeker gibi yedi onu, bal gibi. Öyle tatla yedi ki ikincisini verdi, derken on yedinci dilime vardı. Bir dilim kaldı; dedi: "Bunu ben yiyeyim, ne tatlı kavunmuş bakayım." … Yiyince acılığından ateş yandı; dili de kabardı, boğazı da yandı. … Sonra dedi: "Ey canım, bu kadar zehri nasıl içtin? Bu kahrı nasıl lütuf saydın?" Dedi ki: "Nimet bağışlayan elinden öyle çok yedim ki utancımdan iki büklümüm. Senin elinden gelen bir acıyı yemezsem diye utandım. … Bir acı için feryat edersem, bütün varlığıma yüz kere toprak olsun."»

Hikâyede dikkat çeken bir ayrıntı var: Lokman kavunun acı olduğunu bilir. Efendinin dili kabarır, boğazı yanar; Lokman'ın on yedi dilimi de aynı kavundan kesilmiştir. Lokman acıyı tatlı sanmaz. Yalnızca, onu veren eli hatırlar.

Bakmadığın yer

Bu hikâye ilk okunuşta bir itaat öğüdü gibi görünebilir: sana acı verilse de yut, sesini çıkarma. Ama Mevlânâ'nın anlattığı şey bir körlük değil. Lokman'ın yediği dilimler de aynı kavundandı. Kavunun acılığını inkâr etmiyordu. Onun yaptığı şey, o acıyı tek başına bir hikâye olarak görmemekti. On yedi tatlı dilimden sonra gelen bir acı dilim, on yedi dilimi silmiyordu.

Mesut ise tam tersini yapıyordu. Babasının sattığı sekiz dönüm, kafasında kırk yılın yerine geçmişti. Omzunda bahçenin en üst sırasına çıkarıldığı gün, ağustos hasatları, harman yerindeki akşamlar, hepsi o tek kararın gölgesinde kalmıştı. Acı dilim, bütün kavunu acı yapmıştı.

Şükrün eksiğe gözü kapamak olup olmadığı sorusuna Lokman'ın cevabı açık: hayır. Lokman acıyı görüyor, ama tatlıyı da hatırlıyor. Mesut ise yalnızca eksiği görüyordu. Bahçe gitmişti; ama bahçeyi ona sevdiren adam hâlâ Tirebolu'da, sobanın yanında, her akşam telefona bakıyordu.

Lokman'ın sözündeki kelime dikkat çekici: «utanç». «Nimet bağışlayan elinden öyle çok yedim ki utancımdan iki büklümüm.» Lokman'ın utancı, kendisine yapılanın büyüklüğü karşısındaki bir utançtır. Mesut'un babası da «Utandım oğlum» demişti. Ama onun utancı başka türdendi: verdiği sözü tutamamanın, oğlunun mirasını kaybetmenin utancı. Bir mutfakta iki utanç karşılaşmıştı ve ikisi de konuşmuyordu.

Bir de şu var: Mesut'un öfkesi haksız değildi. Babası ona sormamıştı; bir kefalet yüzünden ailenin toprağını kaybetmişti. Bu gerçek bir hataydı ve Mesut'un buna kızmaya hakkı vardı. Lokman'ın hikâyesi bu öfkeyi yasaklamıyor. Yalnızca öfkenin, bütün geçmişin üstüne çökmesine izin vermemeyi öneriyor. Kavunun acı olduğunu söylemek bir şeydir; onu getiren eli bir daha tutmamak başka bir şey.

Annesinin «Baban her akşam telefona bakıyor» mesajı, Mesut'un üç ay boyunca açmadığı bir kapıydı. O mesajın içinde, satıştan sonra da süren bir şey vardı: bir babanın oğlunu beklemesi. Bahçenin sekiz dönümü gitmişti; ama o bekleyiş, kırk yıl önce bahçenin en üst sırasına bir çocuğu omzunda taşıyan adamın hâlâ orada olduğunu gösteriyordu.

Derinleşme

Mevlânâ aynı bölümde, Lokman'ın cevabından sonra şu beyitleri söyler:

«Sevgiden acılar tatlı olur, sevgiden bakırlar altın olur. Sevgiden tortular durulur, sevgiden dertler şifa olur. … Bu uğursuzluk içinde bakışını çevir; seni uğursuz edene bak. … O seni hâlden hâle bu yüzden döndürür; zıddı zıtla gösterir, bir geçişin içinde. Ta ki iki kanadın olsun; çünkü tek kanatlı kuş uçamaz.»

«Zıddı zıtla göstermek.» Mevlânâ'ya göre acı, tatlının ne olduğunu görünür kılar. Mesut kırk yıl boyunca bahçeyi, babasını, ağustosları hiç düşünmeden yaşamıştı. Onlar sadece oradaydı. Satış, ilk kez, o kırk yılın ne kadar değerli olduğunu gösterdi. Acı dilim, tatlı dilimleri saydırdı.

Ve iki kanat imgesi: bir kanat korku, öbürü umut; bir kanat acı, öbürü tatlı. Tek kanatla, yalnızca acıyla ya da yalnızca tatlıyla uçulmaz. Mesut üç ay boyunca tek kanatla uçmaya çalışmıştı.

Nisan sonunda Mesut, annesinden bir fotoğraf aldı. Nurettin, satılmayan dört dönümün en üst sırasında, bir fındık ocağının dibinde oturuyordu. Fotoğrafın altında annesinin yazdığı tek cümle vardı: «Her sabah buraya çıkıp oturuyor.»

Mesut o hafta sonu Tirebolu'ya gitti. Babasını bahçenin en üst sırasında buldu. Yanına oturdu. Uzun süre ikisi de konuşmadı; aşağıda deniz, satılan sekiz dönümün yeni sahibinin diktiği tel çit.

Sonra Mesut konuştu. «Baba, çok acıdı. Hâlâ acıyor.» Nurettin başını salladı. Mesut devam etti: «Ama beni buraya ilk kez omzunda çıkardığın günü hatırlıyorum. Onu da sen yaptın.»

Nurettin ağladı. Yetmiş altı yıllık hayatında oğlunun önünde ilk kez. «Sözümü tutamadım» dedi. Mesut «Dört dönüm hâlâ burada» dedi. «Ağustosta gelirim.»

Ağustosta geldi. Hasat küçüktü, harman yeri yarı boştu. Ama Mesut fındığı güneşe sererken babasının yanında, eksik olanı da olanı da aynı anda görüyordu.

Burada bir dengeyi gözetmek gerekiyor. Lokman'ın «verenin elinden gelen acıyı yutmak» tavrı, her ilişkiye taşınabilecek bir kural değildir. Sürekli acı veren, aşağılayan ya da şiddet uygulayan bir ilişkide «Ama çok tatlı şeyler de yaptı» düşüncesi, insanı zarar gördüğü yerde tutabilir. Mesut'un hikâyesi kırk yıllık sevgi içinde bir kez gelen büyük bir hatayla ilgili; tekrarlanan bir incitmeyle değil. Ayrıca kefalet ve icra gibi aileyi sarsan mali kayıplar, yalnızca gönül işi değildir; bir avukata ya da tüketici hakları kuruluşuna danışmak, kaybın büyümesini önleyebilir.

Öbür bilgeler

Turgutlu'daki Ersin, mavi defteri okuduğunu söylediğinde ustabaşı Eşref bir an kızarmış, sonra omuz silkmişti (BUD-K06.4). Ersin bir başkasının yaptığını görmemişti; Mesut ise babasının yaptığı her şeyi tek bir hatanın arkasına saklamıştı. Buda yapılanı bilmeyi iyi insanın zemini sayar; Mevlânâ ise acı dilimin tatlıları silmemesini ister. İki hikâyede de şükür, kapanmış bir defteri yeniden açmakla başladı.

Devrek'teki Perran'ın taktığı bileziğe, düğünde kuzeni Sebahattin yalnızca «Zahmet ettin» demiş ve bir sonraki misafire dönmüştü (KON-K06.3). Verilenin görülmemesinin nasıl bir şey olduğunu Perran o gece bilmişti. Nurettin de üç ay boyunca bir telefonun başında bekledi. Konfüçyüs verilenin nereye gittiğine bakar; Mevlânâ ise alanın, verenin elini hatırlayıp hatırlamadığına.

Bugün bir kez dene

Hayatında sana çok şey vermiş ama bir kez de derinden incitmiş birini düşün. Bir anne, bir baba, eski bir dost, bir öğretmen.

Kâğıda o incinmeyi yaz; adıyla, açıkça. Acıyı küçültme. Sonra altına, aynı kişiden aldığın «tatlı dilimleri» yaz: yapılan, verilen, gösterilen şeyleri. Bir tane, beş tane, on yedi tane.

İki listeye birlikte bak. Kendine sor: bu acı dilim, bütün kavunu mu acı yaptı? Eğer o insan hâlâ yaşıyorsa ve ilişki güvenliyse, ona iki cümle söylemeyi düşün: «Bu çok acıttı.» ve «Bunu da sen yaptın.»

Yanında taşıyacağın soru

Bir acı dilim yüzünden, kavunun bütün tatlı dilimlerini unuttuğun biri var mı?