Açılış
Nadide Hanım yetmiş dört yaşında, emekli bir ilkokul öğretmeni; Kayseri'nin Develi ilçesinde, Erciyes'e bakan iki katlı eski bir evde tek başına yaşıyor. Eşi on yıl önce öldü. Üç çocuğu büyüdü, şehirlere dağıldı. Ev her kış biraz daha soğuyor; sobayı yakmak için odunu bahçeden taşımak her yıl biraz daha zorlaşıyor.
Nadide Hanım'ın elli yıllık bir alışkanlığı var. Her sabah, kahvaltıdan önce, yatak odasının penceresini açar ve dağa bakarak bir şey mırıldanır. Gelin geldiği ilk sabah kaynanası ona öğretmişti: «Sabah dağa selam verirsin kızım, bu ev onun eteğinde.» Kaynana öldü, eşi öldü; Nadide Hanım selamı bırakmadı.
Geçen ekim, Ankara'da yaşayan büyük kızı Füsun birkaç günlüğüne geldi. Bir sabah annesini pencerenin önünde mırıldanırken gördü ve yüreği sıkıştı. Annesi ona birden çok yaşlı görünmüştü. Kahvaltıda konuyu açtı: «Anne, bu evde yalnız kalamazsın. Soba var, merdiven var, kış geliyor. Ankara'ya gel, bizim yanımızda kal. Burada ne var ki?»
Nadide Hanım çayını bıraktı. «Burada ne mi var?» dedi. Sonra bir süre sustu. Füsun annesinin cevap veremediğini sandı ve listesini saymaya başladı: tek başına düşebilirsin, hastane uzak, komşular yaşlı, ev çürüyor. Hepsi doğruydu.
Nadide Hanım sonunda yalnızca şunu söyledi: «Ben her sabah o dağa selam veriyorum. Elli yıl oldu. Sen hiç sordun mu neden?»
Bilgenin kapısı
Tercümânü'l-Eşvâk'taki otuz altıncı şiir, bir toprağa yapılan bir dua ile açılır:
«Ey Yayla'nın toprağı, kutlu bir yayla olasın! Yağmur bulutları seni sağanak ardına sağanakla bolca sulasın! Ve sana elli yıldır selam veren, seni bir kez, iki kez, sonra bir kez daha selamlasın!»
İbn Arabî bu dizeleri kendi şerhinde açıklarken beklenmedik bir yorum yapar: «Sana selam veren» kişi, şairin kendisi değil, Hakikat'tir; manevi armağanları bağışlayan. Yani elli yıllık selamın ilk sahibi, toprağı selamlayan insan değil, toprağa ve insana önce armağanı veren.
Bakmadığın yer
Füsun'un listesi yanlış değildi. Yetmiş dört yaşında, tek başına, sobalı bir evde yaşamak gerçek riskler taşır. Füsun annesini sevdiği için korkuyordu ve korkusu ona eksik olan her şeyi gösteriyordu: güvenlik, sıcaklık, yakın bir hastane, bir yardım eli. Bunlar bir kızın görmesi gereken şeylerdi.
Ama Füsun'un sorusu, «Burada ne var ki?», listenin öbür yarısını hiç sormuyordu. Annesinin pencereden selam verdiği dağı, elli yıllık bir sabah alışkanlığını, kaynanadan geline geçen bir cümleyi Füsun bir yaşlılık işareti olarak görmüştü. Oysa o selam, bir hayatın kendine verdiği bir hesaptı: neyin var olduğunun her sabah yeniden sayılması.
İbn Arabî'nin şiirinde de bir toprak selamlanıyor, hem de elli yıl boyunca. Şair o toprak için yağmur diliyor, bolluk diliyor; yani ona bir şey veriyor. Ama ardından gelen şerh, bu selamın yönünü tersine çeviriyor. Elli yıldır selam veren, Hakikat'tir; armağanları bağışlayan. Önce selam o taraftan gelmiştir. İnsanın selamı, bir cevaptır.
Şükür üzerine sorulan soru genellikle bakan gözle ilgilidir: eksiğe mi bakıyor, olana mı? İbn Arabî'nin şerhi bir adım geri gider; ona göre şükür, «olanı görmek»ten de önce bir şeydir: zaten verilmiş bir selamı fark etmek. Nadide Hanım'ın her sabahki mırıldanması, dağa bir şey sunmaktan çok, dağın elli yıldır kendisine verdiği şeyi tanımaktı: eşinin döndüğü yolları, çocuklarının büyüdüğü yamacı, kaynanasının öğrettiği sabahları.
Füsun ise eksikleri sayarken, annesinin evini boş bir kutu gibi görmüştü. Kutunun içinde ne olduğunu sormamıştı. Nadide Hanım'ın «Sen hiç sordun mu neden?» sorusu bir sitem değildi; bir davetti. Kızını, kendi gördüğü yere çağırıyordu.
Bu iki bakış birbirine düşman değildi. Füsun'un gördüğü eksikler gerçekti ve bir çözüm bekliyordu. Nadide Hanım'ın gördüğü şey de gerçekti ve bir tanınma bekliyordu. Sorun, ikisinin aynı masada hiç karşılaşmamasıydı: biri yalnızca boşluğu, öbürü yalnızca doluluğu konuşuyordu.
Derinleşme
İbn Arabî, aynı derlemenin on yedinci şiirinde bu kez bir vadiye seslenir:
«Dön, çünkü onların çadırları vadinin sağ yanında. Tanrı seni kutlu kılsın, ey vadi, içinde taşıdıkların için! Sen bir topluluğu bir araya topladın ki onlar benim canım, nefesim, ciğerimin zarındaki kara pıhtının en derin özüdür.»
Vadiye edilen dua, vadinin kendisi için değil, «içinde taşıdıkları» içindir. Bir yer, sevilenleri barındırdığı için kutsanır. İbn Arabî'nin dilinde şükür, bir kabın içindekine bakmaktır.
Füsun o akşam annesinin yanına oturdu. «Anlat» dedi. «Neden selam veriyorsun?» Nadide Hanım anlattı. Gelin geldiği ilk kış, kar yüzünden Kayseri yolu kapandığında eşinin dağın eteğinden yürüyerek eve geldiğini. Füsun'un doğduğu gece ebenin bu evin merdivenlerinden çıktığını. Füsun'un ilk adımlarını pencerenin önündeki bu halının üstünde attığını. Eşinin son yazında her akşam bahçedeki ceviz ağacının altında oturup dağa baktığını.
«Ben o dağa selam vermiyorum aslında,» dedi Nadide Hanım. «Dağ bu evi elli yıl korudu. İçindekileri korudu. Ben teşekkür ediyorum.»
Füsun ağladı. Sonra listesini yeniden açtı; ama bu kez annesiyle birlikte. Kombili bir sistem için usta çağırdılar. Merdivene bir tırabzan taktırdılar. Yan evdeki komşunun oğlunu her akşam bir kez kapıyı çalmak için görevlendirdiler; karşılığında Nadide Hanım ona matematik çalıştıracaktı. Füsun kışın iki ayını annesinin yanında geçirmeye karar verdi; işini oradan, internetten yürütecekti.
Nadide Hanım Ankara'ya gitmedi. Ama bir şeyi kabul etti: «Bir gün merdiveni çıkamaz olursam, o zaman gelirim.» Füsun bunu yazdı ve buzdolabının kapağına astı.
Ertesi sabah Füsun, annesinden önce uyandı. Pencereyi açtı ve dağa baktı. Ne diyeceğini bilmiyordu. Sonunda yalnızca «Günaydın» dedi. Arkasından annesi güldü.
Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var. Bir yere, bir eve, bir alışkanlığa duyulan şükür, tek başına bir güvenlik planının yerini tutmaz. Yaşlı bir insanın yalnız yaşaması düşme, ihmal edilen hastalık ya da soğuk gibi gerçek riskler taşır ve aile bu riskleri konuşmalıdır. Hikâyenin sonu bir uzlaşmadır; her ailede böyle olmayabilir. Belediyelerin ve aile sağlığı merkezlerinin evde bakım ve yaşlı destek hizmetleri, bu konuşmada başvurulabilecek kaynaklardır.
Öbür bilgeler
Göle'deki Aynur da her gün aynı pencereden aynı gökyüzüne bakmış, ta ki platform asansörüyle sokağa inip onu aşağıdan görene kadar (YUN-K06.4). Nadide Hanım ise yukarıdan bakmayı seçmişti; dağı elli yıl boyunca aynı pencereden selamlamıştı. Yunus zindanın bostana dönüşmesini anlatır; İbn Arabî bir vadinin içindekiler için kutsanmasını. İki hikâyede de bir pencere, bir yerin içinde neyin bulunduğunu görmeye açılıyor.
Tirebolu'da Nurettin, oğluyla barıştığı yazın hasadında, yarı boş harman yerinde oğlunun fındığı güneşe serişini izlemişti (MEV-K06.4). O da bir toprağı, kendisinden geriye kalanı, her sabah selamlıyordu belki. Mevlânâ'nın Lokman'ı veren eli unutmaz; İbn Arabî'nin şerhi, selamın önce veren taraftan geldiğini söyler. İki hikâye de şükrün bir cevap olduğunu, bir başlangıç olmadığını hatırlatıyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında elli yıl, yirmi yıl, beş yıl boyunca seni taşımış bir yer düşün: bir ev, bir mahalle, bir bahçe, bir pencere. İbn Arabî'nin vadisi gibi, onu içinde taşıdıkları için düşün.
Bu hafta o yere bir kez git ya da onu bir kez hatırla ve içinde neyin bulunduğunu say: hangi insanlar, hangi sabahlar, hangi ilk adımlar.
Sonra kendine sor: bu yer bana önce ne verdi? Benim teşekkürüm, hangi selama verilmiş bir cevap?
Yanında taşıyacağın soru
Sana yıllardır selam veren bir şeyi, ilk kez ne zaman selamladın?