İçeriğe geç

Gazâlî ile · Kalbin erdemleri

Atı mı sevindin, vereni mi?

Eksiği görmezden gelmek mi, olanı görmek mi?

1.310 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Gizem otuz bir yaşında, Ankara'da bir bankanın şubesinde gişe yetkilisi. Eşi Volkan'ın annesi Sabiha Hanım, Çorum'un İskilip ilçesinde yaşıyor. Yetmiş iki yaşında; gözlerinde katarakt var, sol eli romatizmadan zor kapanıyor. Gizem ile kaynanası arasında açık bir kavga hiç olmadı, ama yakınlık da olmadı. Bayramlarda gidilir, iki gün kalınır, dönülür.

Geçen kış Gizem'in doğum günü için bir paket geldi. İçinde el örgüsü bir hırka vardı: koyu yeşil, kalın yünden. Gizem paketi açtığında ilk gördüğü şey kusurlardı. Kollardan biri öbüründen bir karış uzundu. Göğüsteki desen yarıda kaymıştı; iki sıra ters örülmüştü. Düğmeler birbirini tutmuyordu. Renk de Gizem'in hiç giymeyeceği bir renkti.

Gizem hırkayı Volkan'a gösterdi, biraz gülerek: «Annen beni hiç tanımıyor. Ben yeşil giyer miyim? Şu kola bak.» Volkan bir şey demedi. Hırka gardırobun en üst rafına, bir poşetin içine kaldırıldı. Gizem kaynanasını telefonla aradı, «Çok güzel olmuş anne, teşekkür ederim» dedi ve kapattı.

Mart ayında Volkan'ın kız kardeşi İskilip'ten bir fotoğraf gönderdi. Sabiha Hanım, mutfak masasında, gözünde kalın bir büyüteç gözlükle, elinde şişlerle oturuyordu. Fotoğrafın altında şu yazıyordu: «Annem kasımdan beri Gizem'in hırkasını örüyor. Gece kalkıp sökmüş, üç kere baştan başladı. Gözü görmüyor ama "gelinim üşümesin" diyor.» Fotoğraf aralık başında çekilmişti; Volkan'ın kardeşi ancak şimdi göndermeyi akıl etmişti.

Gizem fotoğrafa uzun süre baktı. Sonra gardırobun üst rafına uzandı.

Bilgenin kapısı

Gazâlî, İhyâ'nın sabır ve şükür kitabında, şükrün tanımını üç parçaya ayırır:

«Bil ki şükür, yolcuların makamlarındandır ve o da bir bilgi, bir hâl ve bir amelden oluşur. Bilgi asıldır; hâli doğurur, hâl de ameli doğurur. Bilgi, nimetin nimet verenden geldiğini bilmektir. Hâl, onun ihsanından doğan sevinçtir. Amel ise nimet verenin maksadını ve sevdiğini yerine getirmektir. Bu amel kalple, organlarla ve dille ilgilidir.»

Gazâlî'nin sıralaması önemli: önce bilmek, sonra sevinmek, sonra yapmak. Sevinç, nimeti kimin verdiğini bilmekten doğar. Bilgi olmadan sevinç, sevinç olmadan amel, yarım kalır.

Bakmadığın yer

Gizem'in hırkada gördüğü kusurlar gerçekti. Kollar eşit değildi, desen kaymıştı, renk ona uymuyordu. Bunları görmek nankörlük değildi; gözü olan herkes görürdü. Gazâlî'nin metni de kimseden bir kusuru görmemesini istemiyor.

Ama Gazâlî'nin tanımında şükrün ilk parçası «nimetin nimet verenden geldiğini bilmek». Gizem hırkayı biliyordu; vereni bilmiyordu. Daha doğrusu, vereni bildiğini sanıyordu: onu tanımayan, zevkini bilmeyen, yeşil bir hırka gönderen bir kaynana. Bu bilgi eksikti. Hırkanın arkasındaki aylar, büyüteç gözlük, gece sökülüp baştan başlanan sıralar, «gelinim üşümesin» cümlesi, hiçbiri bu bilginin içinde yoktu.

Gazâlî'nin sıralamasında bilgi eksik olunca sevinç de yanlış yere bağlanır. Gizem'in hırkaya karşı hissettiği şey, hırkanın kendisine, yani renge, kola, desene bağlıydı. Hırka güzel olsaydı sevinecekti; güzel olmadığı için sevinmedi. Bu, Gazâlî'nin diliyle, nimetin kendisine bakan bir hâldi; nimet verene değil.

Telefondaki «Çok güzel olmuş anne, teşekkür ederim» cümlesi ise üçüncü parçaya, amele benziyordu. Dil teşekkür etmişti. Ama bu teşekkürün arkasında ne bilgi vardı ne sevinç. Gazâlî'nin sırasının tersine işleyen bir teşekkürdü: önce dil, sonra hiçbir şey.

Gizem eksiği görüyordu ve görmekte haklıydı. Ama eksiği gören göz, hırkanın kendisine bakıyordu. Olanı görmek, hırkadan vazgeçip onu örenin ellerine bakmayı gerektiriyordu. Fotoğraf Gizem'e tam bunu gösterdi: kusurlu bir hırkayı değil, katarakt gözlerle, romatizmalı parmaklarla aylar boyunca bir gelin için örülen bir şeyi.

Kusurlar da bu yeni bilgiyle başka bir anlam kazandı. Bir karış uzun kol, gözü görmeyen bir kadının sayamadığı sıralardı. Kayan desen, gece yarısı sökülüp yeniden örülen bir yerdi. Hırkanın kusurları, onu örenin emeğinin izleriydi.

Bu, kusurların ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Kol hâlâ uzundu, yeşil hâlâ Gizem'in rengi değildi. Değişen, kusurun neyin işareti olduğuydu. Önce «beni tanımıyor» diye okunan şey, şimdi «gözü görmediği hâlde vazgeçmedi» diye okunuyordu. Aynı iplik, aynı ilmek; ama başka bir hikâye.

Derinleşme

Gazâlî, şükrün ikinci parçası olan sevinci açıklamak için bir mesel anlatır. Bir padişah bir yolculuğa çıkmak üzeredir ve adamlarından birine bir at bağışlar. Gazâlî'ye göre bu adam ata üç türlü sevinebilir:

«Birincisi: ata, at olduğu için, işine yarayan, değerli bir binek olduğu için sevinir. Bu, padişahta gözü olmayan, yalnızca atı isteyen birinin sevincidir; atı çölde bulsaydı da aynı sevinci duyardı. İkincisi: ata, at olduğu için değil, padişahın ona gösterdiği ilginin ve şefkatin bir işareti olduğu için sevinir. … Üçüncüsü: ata, onu binip padişahın hizmetinde yola çıkmak ve ona yakın olmak için sevinir. … Atı padişah için isteyenle, padişahı at için isteyen arasında ne büyük fark vardır!»

Gazâlî'ye göre birinci sevinç şükrün içine hiç girmez; çünkü bakış yalnızca ata takılmıştır. İkinci sevinç şükrün içindedir; çünkü at, verenin ilgisinin işaretidir. Gizem'in hırkası tam bu ayrımın üstünde duruyordu. Hırkaya hırka olarak bakınca, sevinecek pek bir şey yoktu. Hırkaya Sabiha Hanım'ın ilgisinin bir işareti olarak bakınca, sevinecek çok şey vardı.

Aynı bölümde Gazâlî, organların şükrünü sayarken şunu da söyler: gözlerin şükrü, gördüğün her ayıbı örtmektir. Bu cümle Gizem için bir ayna oldu. Hırkanın kusurlarını Volkan'a gülerek göstermişti. Gözü kusuru görmüştü, ama örtmemişti; tersine, sergilemişti.

O akşam Gizem hırkayı poşetten çıkardı ve giydi. Uzun kol bileğinden sarktı; yeşil, aynada ona yine yabancı göründü. Ama sıcaktı. Kalın yün, Ankara'nın mart rüzgârını tutuyordu.

Nisan başında bir hafta sonu İskilip'e gittiklerinde Gizem hırkayı giydi. Sabiha Hanım kapıyı açtığında gelininin üstündeki yeşili gördü ve bir an durdu. Sonra uzun kola baktı ve yüzü düştü: «Ay kızım, kolu uzun olmuş, ben göremedim. Ver de düzelteyim.» Gizem hırkayı çıkarmadı. «Olsun anne,» dedi. «Ben böyle seviyorum. Kolum üşümüyor.»

Akşam yemeğinden sonra Gizem, kaynanasının yanına oturdu. «Bana örmeyi öğretir misin?» dedi. Sabiha Hanım güldü: «Gözüm görmüyor kızım, sana nasıl öğreteyim?» «Sen söyle, ben öreyim.» O gece mutfak masasında, Sabiha Hanım sıraları sözle saydı, Gizem ördü. İlk kez bu kadar uzun konuştular.

Bu hikâyenin bir yanını da açıkça söylemek gerekiyor. Gazâlî'nin «verene bak» öğüdü, sevilmeyen bir hediyeyi her zaman sevmek zorunda olmak anlamına gelmez; bir hediyenin kullanılmaması, verenin emeğine nankörlük sayılamaz. Ayrıca, bir hediyenin arkasında bazen bir ilgi değil bir denetim, bir sınır ihlali ya da bir borçlandırma niyeti olabilir; bu durumda o niyeti adlandırmak da gerekir. Gizem'in hikâyesi, gerçekten bir ilgiden doğan, ama kusurlu kalmış bir emeği görmekle ilgili.

Öbür bilgeler

Develi'de Nadide Hanım'ın kızı Füsun, annesinden önce uyanıp pencereyi açtığı sabah dağa ne diyeceğini bilememiş, sonunda yalnızca «Günaydın» demişti (IBA-K06.4). Gizem de kaynanasına ne diyeceğini bilemedi; sonunda «Bana örmeyi öğretir misin?» dedi. İbn Arabî'nin şerhinde selam önce veren taraftan gelir; Gazâlî'nin meselinde de at, padişahın ilgisinin işaretidir. İki hikâyede de şükür, verilmiş bir şeye geç kalmış bir cevaptı.

Göle'de Aynur, halasını kırgınlığını saklamadan çaya çağırmış, halası da bu kez yalnızca «Seni özledim» demişti (YUN-K06.4). Gizem'in ilk teşekkürü ise içi boş bir telefon cümlesiydi. Yunus inayetin dosttan geldiğini görür; Gazâlî şükrün bilgiden başladığını söyler. İki hikâye de şükrün dilden önce bir görmeyle başladığını gösteriyor.

Bugün bir kez dene

Sana verilmiş ve beğenmediğin bir şeyi düşün: bir hediye, bir yemek, bir yardım, bir öğüt. Gazâlî'nin atını hatırla ve kendine sor: buna at olarak mı bakıyorum, yoksa vereni gösteren bir işaret olarak mı?

Sonra şükrün üç parçasını tek tek dene. Bilgi: bunu kim verdi, neye mal oldu, nasıl yapıldı? Hâl: bu bilgiyle içimde ne değişti? Amel: verene bu hafta nasıl bir karşılık verebilirim; bir telefon, bir ziyaret, bir soru?

Ve bir de gözün şükrü: bu hafta bir kusur gördüğünde, onu bir kez de örtmeyi dene.

Yanında taşıyacağın soru

Verilen şeyin kusurlarına bakarken, onu verenin ellerini gördün mü?