Açılış
Ersin elli bir yaşında, Manisa'nın Turgutlu ilçesinde küçük bir tekstil atölyesinin sahibi. On iki makine, on dört işçi. Atölyeyi yirmi yıl önce iki makineyle kurdu. Şimdi büyük markaların fasonunu alıyor, ama her ay aynı hesabın içinde dönüyor: kredi taksiti, gecikmiş ödemeler, karşı sokaktaki rakibin yeni aldığı otomatik kesim makinesi. Ersin akşam eve geldiğinde sofrada hep eksik olanı anlatır. Eşi Saadet buna «Ersin'in eksik listesi» der.
Geçen mart, bir sabah atölyede kumaş toplarını kaldırırken göğsünde bir sıkışma hissetti. Ustabaşı Eşref onu arabaya bindirip Manisa'daki hastaneye götürdü. Kalp krizi. İki stent takıldı, bir hafta yoğun bakımda, iki hafta evde yattı.
Üç hafta sonra atölyeye döndüğünde ilk iş sipariş defterini açtı. İki teslimat bir gün gecikmişti. Bir markadan sitemli bir e-posta gelmişti. Ersin Eşref'i ofise çağırdı ve on dakika boyunca gecikmeleri sordu. Eşref başını eğip dinledi, «Haklısın abi» dedi ve çıktı.
O akşam Saadet sofraya bir defter koydu. Mavi kaplı, sıradan bir okul defteriydi. «Eşref bunu sen yattığın günlerde bana getirirdi, ne olup bittiğini okuyayım diye,» dedi. «Sana göstermememi istedi. Ama bence görmelisin.»
Defterde, Ersin'in yokluğundaki on dokuz günün her biri için birkaç satır vardı, Eşref'in eğri büğrü el yazısıyla. «Pazartesi: iki makine arızalandı, Kemal'in tanıdığı tamirciyi çağırdım, akşam dokuza kadar kaldık.» «Perşembe: maaşlar geç yatacak dedim, kimse işi bırakmadı.» «Cumartesi: kızlar gönüllü geldi, ben de geldim. Ersin abi gelince sipariş eksik görmesin.»
Ersin defteri gece yarısına kadar okudu.
Bilgenin kapısı
Aṅguttara Nikāya'nın ikili sözleri arasında, iyi insan ile iyi olmayan insanın «zemini» anlatılır:
«Keşişler, size iyi olmayan insanın zeminini ve iyi insanın zeminini anlatacağım. İyi olmayan insan, yapılanı bilmez, yapılanı tanımaz. Yapılanı bilmemek, yapılanı tanımamak, iyi olmayanların bildiği şeydir. İyi insan ise yapılanı bilir, yapılanı tanır. Yapılanı bilmek, yapılanı tanımak, iyilerin bildiği şeydir.»
Çevirilerde «minnettar» diye geçen Pali kelimesinin içi daha somut: «kataññū», yani «yapılanı bilen»; «katavedī», yani «yapılanı tanıyan, dile getiren». Buda'nın sözünde şükür bir duygu olmadan önce bir bilgidir: senin için ne yapıldığını görmek.
Bakmadığın yer
Ersin kendini nankör biri olarak görmezdi. Kendine göre sadece gerçekçiydi. Atölyenin borcu gerçekti, rakibin makinesi gerçekti, gecikmiş teslimatlar da gerçekti. «Eksiği görmezsem batarım» derdi. Bir patron için eksiği görmek bir meslek becerisidir; Buda'nın sözü bunu yanlış saymıyor.
Ama Buda'nın kelimesi başka bir şeye işaret ediyor: «kataññū», yapılanı bilen. Ersin eksik olanı biliyordu; yapılanı bilmiyordu. Sipariş defterinde iki gecikmiş teslimat vardı. Mavi defterde ise on dokuz gün vardı: arızalanan makineler, gece dokuza kadar süren mesailer, maaş gecikince bile işi bırakmayan işçiler, cumartesi gönüllü gelen kızlar. İki defter aynı atölyenin hikâyesini anlatıyordu. Ersin yalnızca birini okumuştu.
Eksiklere bakan göz, yapılana kendiliğinden kör olmaz; ama ona bakmayı unutur. Çünkü eksik bir sorundur, çözülmesi gerekir, dikkat ister. Yapılan ise sorun değildir, sessizce durur. Eşref'in on dokuz günü hiçbir alarm çalmadı; hiçbir e-posta sitem etmedi. Bu yüzden Ersin'in dikkatine hiç girmedi. Eksik bağırır, yapılan susar.
Konunun sorusu tam burada açılıyor: şükür eksiği görmezden gelmek mi, olanı görmek mi? Ersin'in hikâyesi ikincisini gösteriyor. Buda Ersin'den gecikmiş teslimatları unutmasını istemiyor. Onun istediği, aynı masada iki defteri birden açık tutmak. Gecikmeler gerçekti; ama on dokuz günlük emek de gerçekti. Biri ötekini silmiyordu.
Pali'deki ikinci kelime, «katavedī», bir adım daha ileri gider: yapılanı tanımak, onu dile getirmek. Ersin defteri okuduğunda bildi; ama Eşref bunu bilmiyordu. Eşref'in hatırladığı son şey, ofiste dinlediği on dakikalık sitemdi. Bilinen ama söylenmeyen bir şükür, alanın tarafında hiç olmamış gibidir. Buda iki kelimeyi yan yana koyar, çünkü biri ötekisiz yarım kalır.
Ve bu bilgi Ersin'in kendisi için de bir şey değiştiriyordu. Kalp krizinden sonra Ersin'i en çok korkutan şey, atölyenin onsuz batacağıydı. Mavi defter bu korkunun yanlış olduğunu gösteriyordu: o yokken atölye ayakta kalmıştı. Eksik listesi Ersin'i her şeyin tek taşıyıcısı yapıyordu. Yapılanı bilmek ise onu bir ekibin parçası yapıyordu.
Derinleşme
Sutta Nipāta'daki Maṅgala Sutta'da bir tanrı, gece yarısı Buda'ya gelir ve sorar: insanlar ve tanrılar hayırlı şeyin ne olduğunu çok düşündüler; en yüksek hayır nedir? Buda'nın cevabı bir dizi kıtadır. Bunlardan ikisi şöyle:
«Anneye babaya bakmak, eşe çocuğa sahip çıkmak, karmaşasız bir iş: işte en yüksek hayır budur. … Saygı ve alçakgönüllülük, kanaat ve yapılanı bilmek, vaktinde öğretiyi dinlemek: işte en yüksek hayır budur.»
Tanrının sorusu, insanların hayırlı şeyi hep dışarıda, bir alamette, bir şanslı olayda aradığını ima eder. Buda'nın cevabı ise gündelik hayatın içinden gelir: anne baba, eş çocuk, iş, saygı. Ve aynı kıtada «kataññutā» yine karşımıza çıkar, bu kez «santuṭṭhi», kanaat ile yan yana. Yapılanı bilmek, en yüksek hayırların arasında sayılıyor.
Bir de dikkat çeken bir ifade var: «anākulā kammantā», karmaşasız iş. Ersin'in işi karmaşasız değildi; ama karmaşanın bir kısmı işin kendisinden değil, Ersin'in ona bakışından geliyordu. Her akşam eksik listesiyle eve dönen biri için iş, hiç bitmeyen bir yangındı.
Ersin defteri okuduğu gecenin sabahı atölyeye erken geldi. Eşref makinelerin başındaydı. Ersin onu ofise çağırmadı; makinenin yanına gitti. «Mavi defteri okudum,» dedi. Eşref bir an kızardı, sonra omuz silkti: «Saadet yenge vermiş demek.» Ersin «Dün sana yaptığım için kusura bakma» dedi. «O on dokuz gün olmasa, döndüğümde atölye yoktu.»
O ay maaşlarla birlikte herkese bir ikramiye yatırdı; küçük bir miktardı, atölyenin kasası buna ancak yetiyordu. Cumartesi gönüllü gelen kızların adlarını defterden tek tek bulup her birine teşekkür etti. Eşref'i ustabaşılıktan atölye müdürlüğüne getirdi.
Eksik listesi kaybolmadı. Kredi taksiti hâlâ oradaydı; rakibin makinesi hâlâ karşı sokaktaydı. Ama Ersin akşamları sofraya oturduğunda, Saadet'in deyişiyle, artık «iki liste» anlatıyordu: bugün ne eksik kaldı, bugün ne yapıldı.
Burada şunu da söylemek gerekiyor. Şükrü öne çıkaran bir anlayış, bazen haksızlığa ses çıkarmamakla karıştırılabilir: «Haline şükret, şikâyet etme.» Buda'nın kelimesi bunu söylemiyor; yapılanı bilmek, yapılmayanı görmemeyi gerektirmez. Eşref'in maaşı gecikmişse bunu söylemek onun hakkıdır. Bir de kalp krizi gibi bir sağlık olayından sonra gelen kaygı, sıkıntı ve uykusuzluk, bazen bir minnet pratiğiyle geçmeyecek kadar ağır olabilir; kardiyoloji takibinin yanında bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak da iyileşmenin parçası sayılabilir.
Öbür bilgeler
Devrek'teki Perran, Nisa'nın ilk gün üniformasıyla çekilmiş fotoğrafını dükkânın aynasının kenarına sıkıştırmıştı (KON-K06.3). Ersin de bir defteri masasının çekmecesine koydu. İkisi de bir başkasının emeğinin izini göz önünde tutmayı seçti. Konfüçyüs vermenin yönüne bakar; Buda ise alınanın bilinmesine. Bir hikâye vermenin, öbürü almanın tarafından bakıyor; ama ikisi de aynı yerde buluşuyor: emeği görünür kılmak.
Elbistan'da pide fırını işleten Muhsin, Tayfun'un kardaki sokak köpeğine çorbasını bıraktığını gördüğü gün telefonunu hiç açmamıştı (GAZ-K06.3). Ersin de mavi defteri okuduğu gece yatağa geç gitti. İki adam da kendi çalışanlarının sessiz emeğiyle bir sabah karşılaştı. Gazâlî cömertliği kalbin yerinde arar, Buda şükrü yapılanın bilgisinde. İkisinde de bir patronun gözü, ilk kez kendi gölgesinin dışına düştü.
Bugün bir kez dene
Bu akşam bir kâğıda iki sütun çiz. Birine «eksik kalan», öbürüne «yapılan» yaz. Önce birinci sütunu doldur; bu kolay gelecek. Sonra ikinci sütuna dön ve senin için bugün, ya da bu hafta, başkasının yaptığı şeyleri yaz: biri kahve koydu, biri bir işi devraldı, biri haber verdi, biri sessizce bekledi.
İkinci sütundan bir satır seç ve onu yapan kişiye söyle. Buda'nın ikinci kelimesini hatırla: yapılanı bilmek yetmez, tanımak da gerekir.
Yanında taşıyacağın soru
Senin yokluğunda senin için ne yapıldı, ve sen bunu biliyor musun?