Öğrenme hedefleri
- Gana krallığının Sahra ötesi ticaretteki yerini, altın ile tuzun el değiştirdiği pazarları denetleyen bir güç olarak açıklayabileceksin.
- El-Bekri'nin on birinci yüzyıldaki anlatısını ve bu anlatının on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllardaki İngilizce aktarımlarını karşılaştırarak, bir kaynağın aktarılırken nasıl renk değiştirdiğini değerlendirebileceksin.
- Gana'nın 1076'da Murabıtlarca fethedildiği görüşünün neden tartışıldığını ve arkeolojinin Batı Afrika'da kentlerin kökeni hakkındaki bilgimizi nasıl değiştirdiğini tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — otuz librelik bir külçe
1068'de, Endülüslü coğrafyacı el-Bekri, hiç görmediği bir ülkeyi anlatan bir kitap bitirdi. Afrika'ya gitmemişti; ama Sahra'yı aşan tüccarların anlattıklarını, eski coğrafya kitaplarını ve devlet kayıtlarını dikkatle toplamıştı. Kitabın en çarpıcı sayfaları, Sahra'nın güney kıyısındaki bir krallığı anlatıyordu. Bu krallığın kralı, huzuruna çıkanları altın süslü atlar, altın kabzalı kılıçlar taşıyan uşaklar ve boyunlarında altın ve gümüş tasmalar olan köpeklerle karşılıyordu. Ülkenin madenlerinde bulunan bütün külçeler krala aitti, halk yalnızca altın tozunu alabiliyordu. El-Bekri'ye göre bu kural olmasaydı, altın o kadar bollaşırdı ki değeri kalmazdı. Kralın elinde, otuz libre ağırlığında bir külçe olduğu söyleniyordu. Bu krallığın adı Gana'ydı. Bu ders, Afrika'nın içlerinden çıkan altının Akdeniz dünyasına ulaşmasını sağlayan bu krallığı, ve onun hikâyesinin yüzyıllar boyunca nasıl anlatıldığını inceliyor.
Bağlam — çölün iki kıyısı
Sahra, bir engel olduğu kadar bir denizdi. Çölün kuzey kıyısında, Fas'ta ve Cezayir'de, Sicilmase gibi kentler vardı; güney kıyısında ise, Arapların «Sahil», yani kıyı dediği şerit uzanıyordu. İki kıyı arasındaki yolculuk, develerle iki ay kadar sürüyordu. Develerin sekizinci yüzyıldan itibaren Kuzey Afrikalı ve Berberi tüccarlarca bu yollarda düzenli kullanılması, Sahra ötesi ticareti büyüttü.
Bu ticaretin iki temel malı vardı: tuz ve altın. Sahra'nın ortasındaki tuz yataklarından kesilen kalın tuz kalıpları, güneyde, tuzun kıt olduğu ve insanların da hayvanların da ona muhtaç olduğu ülkelere taşınıyordu. Güneyde ise, Senegal ve Nijer nehirlerinin yukarı kesimlerindeki Bambuk ve Bure bölgelerinde, nehir yataklarından ve sığ madenlerden altın çıkarılıyordu. Gana, bu iki malın buluştuğu pazarların tam ortasında, bugünkü Moritanya'nın güneydoğusu ile Mali'nin batısında yer alıyordu. Madenlerin kendisini doğrudan denetlemiyordu; ama altının kuzeye giden yolunu denetliyordu.
Gelişme — Arap coğrafyacıların «altın ülkesi»
Gana'nın adı, ilk kez sekizinci yüzyılın sonunda, Bağdat'ta çalışan astronom el-Fezari'nin bir eserinde, «altın ülkesi Gana» olarak geçer. Sonraki iki yüzyılda Arapça yazan coğrafyacılar, Gana'yı Sahra'nın güneyindeki en güçlü krallık olarak andı. El-Bekri'ye göre «gana», aslında ülkenin değil, kralların unvanıydı. Batı Afrika'nın sözlü geleneğinde ise bu krallık, Vagadu adıyla hatırlanır.
Gana'nın gücü, ticaret üzerindeki vergilerden geliyordu. El-Bekri'ye göre kral, ülkeye giren her eşek yükü tuzdan bir altın dinar, ülkeden çıkan her yük için iki dinar alıyordu; bakır ve öteki mallar için de gümrük vardı. Bu gelirle kral, geniş bir orduyu besleyebiliyordu. El-Bekri, kralın iki yüz bin kişilik bir ordu toplayabildiğini yazar. Bu sayı büyük olasılıkla abartılıdır; ama çağdaşlarının Gana'yı ne kadar güçlü gördüğünü gösterir.
El-Bekri, krallığın veraset düzenine de dikkat çeker. Onun yazdığı yıllarda tahtta olan Tunka Manin, tahta babasından değil, dayısından geçmişti; Gana'da taht, kralın oğluna değil, kız kardeşinin oğluna kalıyordu. El-Bekri bu âdeti, kralın kız kardeşinin çocuğunun kendi kanından olduğundan emin olunabileceği gerekçesiyle açıklar. Bu, Arap okurlar için şaşırtıcı bir düzendi; ama Batı Afrika'nın pek çok toplumunda, soyun anne tarafından izlendiği aile düzenleri uzun süre yaşadı.
Gana'dan kuzeye giden altın, Akdeniz dünyasının ekonomisinde büyük bir yer tuttu. Kuzey Afrika'daki ve Endülüs'teki hanedanların bastığı altın sikkelerin önemli bir bölümünün, Sahra'nın güneyinden gelen altınla basıldığı düşünülür. Yani Kahire'de ya da Kurtuba'da el değiştiren bir dinarın içinde, Bambuk'ta bir nehir yatağından çıkarılmış altın bulunabilirdi. Gana'nın kralları, bu uzun zincirin en kritik halkasını ellerinde tutuyordu.
Arkeologlar, bugünkü Moritanya'nın güneydoğusundaki Kumbi Salih'te, taş evleri, geniş bir camisi ve mezarlıklarıyla büyük bir kentin kalıntılarını buldu. Kumbi Salih'in, el-Bekri'nin anlattığı Müslüman kent olduğu genellikle kabul edilir. Kralın kenti ise henüz kesin olarak bulunmadı; belki de ahşap ve kerpiçten yapıldığı için iz bırakmadan yok oldu.
Gana'nın kuzeybatısında, Sahra yollarının güney ucunda, Avdagost adlı bir ticaret kenti daha vardı. Onuncu yüzyılda burayı anlatan coğrafyacılar, kentteki tüccarların servetlerine hayran kalmıştı. On ikinci yüzyılda Sicilya'daki Norman sarayında çalışan el-İdrisi de, Gana kralının sarayını pencereleri camlı, içi resimlerle süslü, sağlam bir kale olarak anlattı.
Dönüş noktası — Murabıtlar ve sonrası
On birinci yüzyılın ortasında, Sahra'nın batısındaki Berberi göçebeler arasında Murabıtlar adı verilen bir dinî ve siyasal hareket doğdu. Murabıtlar kısa sürede Fas'ı ve Endülüs'ü ele geçirdiler. Güneyde de, 1054'te Avdagost'u aldılar. Uzun süre, tarihçiler Murabıtların 1076'da Gana'nın başkentini de fethettiğini ve bu fethin Gana'nın çöküşünü başlattığını kabul etti. Dayanak, olaydan yaklaşık iki yüzyıl sonra kaleme alınmış birkaç Arapça tarih kitabıydı.
Yaygın yanlış«Murabıtlar 1076'da Gana'yı fethetti ve halkını zorla Müslüman yaptı.»
Bu anlatı, yüzyıllar sonra yazılmış birkaç kısa nota dayanır ve bugün pek çok tarihçi tarafından sorgulanmaktadır. Gana'ya İslam, fetihle değil, uzun bir süreç içinde, tüccarlar, kâtipler ve sarayın kendi tercihleriyle girmişti; el-Bekri'nin anlattığı Müslüman kent ve kralın Müslüman bakanları, 1076'dan önceki duruma aittir. On ikinci yüzyılda el-İdrisi, Gana kralını Müslüman bir hükümdar olarak anar. Bu değişimin bir fetihle mi, yoksa yavaş bir dönüşümle mi gerçekleştiği kesin değildir.
Cevap — ticaretin krallığı
Gana, altının kendisinden çok, altının yolundan güç kazanan bir krallıktı. Güneydeki madenler ile kuzeyden gelen kervanlar arasında duran krallar, bu yolun güvenliğini sağladı, vergilerini topladı ve kazandıkları serveti geniş bir siyasal ağa dönüştürdü. Müslüman tüccarlar ve kâtipler, bu ağın vazgeçilmez parçasıydı; ama kral, uzun süre atalarının inancını ve krallık törenlerini korudu. On ikinci yüzyıldan sonra, altın madenlerine daha yakın olan yeni güçler, önce Sosso, sonra Mali, Gana'nın yerini aldı. Gana'nın mirası ise, altın ile tuzun el değiştirdiği bu ticaret düzeniydi; sonraki Batı Afrika imparatorlukları da aynı düzenin üzerinde yükseldi.
Bugünle bağ — bir adın yolculuğu
1957'de, Britanya'nın Altın Sahili sömürgesi bağımsızlığını kazandığında, yeni devletin lideri Kwame Nkrumah ülkeye Gana adını verdi. Oysa bugünkü Gana, eski Gana krallığının çok güneydoğusunda, ondan yüzlerce kilometre uzakta bir bölgededir. Nkrumah, bu adla, sömürge öncesi Afrika'nın büyük bir krallığını yeni devletin atası olarak göstermek istiyordu. Ad, bir yerin değil, bir hafızanın yolculuğunu anlatıyordu. Aynı yıllarda bağımsızlığını kazanan başka bir ülke de, Fransız Sudanı, 1960'ta adını Gana'nın ardılı olan Mali imparatorluğundan aldı. Batı Afrika'nın yeni devletleri, sömürge haritalarının çizdiği sınırların içinde, kendilerine sömürge öncesi bir geçmiş arıyordu.
Birincil kaynak
El-Bekri, Gana kralının serveti ve krallık törenleri hakkında şunları yazar. Flora Shaw'ın, büyük olasılıkla el-Bekri'nin Fransızca çevirisine dayanan İngilizce aktarımından:
The custom, according to El Bekri, was that all nuggets found in the mines of the Empire belonged to the sovereign, while the public was allowed to keep the gold dust. "Without this precaution," El Bekri gravely states, "gold would become so abundant that it would have hardly any value." […] When he gave audience to the people, Tenkamenin appeared in great state, seated under a pavilion round which were ranged ten horses caparisoned in gold. Behind him were ten pages bearing shields and swords mounted in gold. […] The door of the pavilion was guarded by pure-bred dogs, whose collars were of gold and silver.
Türkçesi: El-Bekri'ye göre âdet şuydu: İmparatorluğun madenlerinde bulunan bütün külçeler hükümdara aitti, halkın ise altın tozunu almasına izin veriliyordu. El-Bekri ciddiyetle şöyle der: «Bu önlem olmasaydı, altın o kadar bollaşırdı ki neredeyse hiçbir değeri kalmazdı.» […] Tunka Manin halkı kabul ederken, çevresinde altın koşumlu on atın dizildiği bir çadırın altında görkemle otururdu. Arkasında, altın işlemeli kalkanlar ve kılıçlar taşıyan on uşak dururdu. […] Çadırın kapısını, tasmaları altın ve gümüşten soylu köpekler beklerdi.
Kaynak: el-Bekri, Kitâbü'l-Mesâlik ve'l-Memâlik (1068); Flora L. Shaw (Lady Lugard), A Tropical Dependency (Londra: James Nisbet, 1905), s. 98–99; Internet Archive. Türkçesi, İngilizcesinden bizim.
- Kral, külçeleri neden kendine ayırıyor? El-Bekri'nin açıklaması, altının değeri hakkında nasıl bir ekonomik düşünceyi yansıtıyor?
- Kabul töreninde altının bu kadar çok kullanılması, kralın hem halkına hem de yabancı tüccarlara hangi mesajı veriyor olabilir?
- Bu metin, el-Bekri'nin Arapçasından Fransızcaya, oradan İngilizceye aktarılmıştır. Aktarıcının «ciddiyetle» gibi eklemeleri, metni okurken neden dikkate alınmalıdır?
Tarihçiler Tartışıyor
- Nehemia Levtzion (1973) — Ancient Ghana and Mali adlı kitabında, Arapça kaynakları ve sözlü gelenekleri birlikte kullanarak Gana'nın ve Mali'nin siyasal tarihini kurdu. Gana'nın yükselişini Sahra ötesi ticaretle, çöküşünü de Murabıtların baskısı ve ticaret yollarının güneye kaymasıyla açıkladı; bu kitap, uzun süre konunun temel başvuru eseri oldu.
- David Conrad ve Humphrey Fisher (1982) — History in Africa dergisinde yayımladıkları iki bölümlük «The Conquest That Never Was» makalesinde, Murabıtların 1076'da Gana'yı fethettiği görüşünü sorguladılar. Arapça kaynakları ve sözlü gelenekleri yeniden inceleyerek, böyle bir fethin çağdaş kaynaklarda desteklenmediğini, sonradan kurulmuş bir anlatı olduğunu savundular.
- Susan McIntosh ve Roderick McIntosh (1981) — The Journal of African History'de yayımladıkları makalede, Mali'deki Cenne-ceno kazılarına dayanarak, Nijer'in iç deltasında Arap tüccarların gelişinden yüzyıllar önce büyük bir kentin geliştiğini gösterdiler. Batı Afrika'da kentleşmenin Sahra ötesi ticaretin bir ürünü olduğu görüşüne karşı, yerel ticaret ağlarının önemini vurguladılar.
- Michael Gomez (2018) — African Dominion adlı kitabında, Batı Afrika'nın erken imparatorluklarını Arapça kaynaklar, sözlü gelenekler ve arkeolojik bulguların ışığında yeniden yorumladı. Gana'yı ve ardıllarını, İslam dünyasıyla ilişki kuran ama kendi siyasal ve dinsel geleneklerini de sürdüren Afrika devletleri olarak ele aldı.
Bu tartışmada tarihçiler, Gana'nın tarihini hangi kaynaklarla ve hangi merkezden anlatacaklarını sorar. Levtzion, Arapça kaynakları temel alarak ticaret ve siyasal olaylar üzerinden bir anlatı kurar. Conrad ve Fisher, bu kaynakların kendisini eleştirel biçimde yeniden okuyarak en ünlü olaylardan birini sorgular. McIntosh'lar, arkeolojiyle Batı Afrika kentlerinin kökenini dışarıdan gelen ticarete değil, yerel gelişmeye bağlar. Gomez ise, bu farklı kaynakları bir araya getirerek Gana'yı İslam dünyasıyla Afrika'nın kendi geleneklerinin buluştuğu bir devlet olarak görür.
Derine İn
Gana'nın tarihini yazarken karşılaşılan en temel sorun, kaynakların neredeyse tamamının dışarıdan gelmesidir. El-Bekri Gana'yı hiç görmedi; el-İdrisi de görmedi. İkisi de tüccarların anlattıklarını, eski kitapları ve kendi dönemlerinin bilgilerini birleştirdi. Bu coğrafyacıların anlatıları değerlidir, çünkü tarihlenebilir ve ayrıntılıdır; ama onlar, Gana'yı Müslüman tüccarların gözüyle, ticaret ve din açısından ilgi çekici yönleriyle anlatır. Kralın kentindeki törenler, kutsal korular ve yerel inançlar hakkında bildiklerimiz, yabancıların dışarıdan gördükleri ve duydukları ile sınırlıdır.
Bu kaynaklar, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Avrupa dillerine aktarılırken, ikinci bir süzgeçten geçti. Cooley'nin 1841'deki aktarımı, el-Bekri'nin merakla anlattığı yerel inançları «acımasız batıl inançlar» diye niteledi. Flora Shaw'ın 1905'teki kitabı ise daha da açık bir gündem taşıyordu. Shaw, Britanya'nın Batı Afrika'daki sömürge yönetiminin önde gelen savunucularındandı; «Nijerya» adını ilk öneren kişinin o olduğu kabul edilir ve Kuzey Nijerya'nın sömürge valisi Frederick Lugard ile evlenmişti. Kitabında Gana'nın zenginliğini ve düzenini hayranlıkla anlatırken, ırksal kategorilerle düşünmekten de vazgeçmedi: ülkedeki Emevi askerlerinin torunlarının «açık tenlerini ve ırklarının ince yüz hatlarını» koruduğunu özellikle not etti; Gana'nın gömü geleneklerini de, eski bir ideali «daha aşağı kavrayış düzeylerine» geçerken yitiren bir «çöküşün» örneği saydı. Yani aynı kitap, bir yandan Afrika'nın büyük bir geçmişi olduğunu kabul ediyor, bir yandan da bu geçmişi yerel halkların değil dışarıdan gelenlerin eseri olarak sunuyordu. Bu kurs boyunca Kuş, Aksum ve Lalibela için gördüğümüz düşünce kalıbı, burada bir sömürge yöneticisinin eşinin kaleminden, sömürge yönetimini meşrulaştıran bir tarih anlatısına dönüşüyordu.
Bu yüzden bugünkü tarihçiler, el-Bekri'yi Shaw'ın ya da Cooley'nin aktarımından değil, Arapça metinden ve eleştirel çevirilerden okur. 1981'de Nehemia Levtzion ve J. F. P. Hopkins'in yayımladığı derleme, Batı Afrika hakkındaki Arapça kaynakları yeni çevirilerle bir araya getirdi ve bu alanda temel bir araç oldu. Arkeoloji de, dış kaynakların sesini dengelemeye yardım etti. Cenne-ceno kazıları, Batı Afrika'da kentlerin Arap tüccarlardan yüzyıllar önce, yerel tarım ve ticaret ağlarıyla geliştiğini gösterdi. Kumbi Salih ve Avdagost kazıları, Arap coğrafyacıların anlattığı kentlerin gerçek olduğunu, ama onların anlattığından farklı bir gündelik hayatı da barındırdığını ortaya koydu.
Sözlü gelenek ise, Gana'nın içeriden anlatılan tek hikâyesini sunar. Vagadu'nun kuruluşunu ve yıkılışını anlatan destanlar, krallığın gücünü kutsal bir yılanla yapılan bir anlaşmaya bağlar; anlaşma bozulunca altın yağmuru kesilir ve kuraklık gelir. Bu hikâyeyi tarihsel bir olayın kaydı olarak okumak güçtür; ama o, Gana'nın kendi halkının hafızasında altının, bereketin ve kutsallığın nasıl birbirine bağlı görüldüğünü anlatır. Tarihçinin önündeki güçlük, bu seslerin hiçbirinin tek başına yeterli olmamasıdır: dış kaynaklar tarihli ama yabancı, sözlü gelenek içeriden ama tarihsiz, arkeoloji somut ama çoğu zaman sessizdir. Gana'nın tarihini bugün, bu farklı sesleri, yani dışarıdan yazılanları, sonradan aktarılanları, topraktan çıkanları ve kuşaktan kuşağa anlatılanları, birlikte ve birbirine karşı okuyarak yazıyoruz.
Uzman Notu
Temel literatür
- William Desborough Cooley, The Negroland of the Arabs Examined and Explained (Londra: J. Arrowsmith, 1841).
- Flora L. Shaw (Lady Lugard), A Tropical Dependency: An Outline of the Ancient History of the Western Soudan (Londra: James Nisbet, 1905).
- Nehemia Levtzion, Ancient Ghana and Mali (Londra: Methuen, 1973).
- Susan Keech McIntosh ve Roderick J. McIntosh, «The Inland Niger Delta before the Empire of Mali: Evidence from Jenne-Jeno», The Journal of African History 22 (1981), s. 1–22.
- David C. Conrad ve Humphrey J. Fisher, «The Conquest That Never Was: Ghana and the Almoravids, 1076», History in Africa 9 (1982), s. 21–59 ve 10 (1983), s. 53–78.
- Michael A. Gomez, African Dominion: A New History of Empire in Early and Medieval West Africa (Princeton: Princeton University Press, 2018).
Arşiv ve kaynak
Gana tarihinin temel kaynakları, el-Fezari'den el-Bekri'ye, el-İdrisi'ye ve sonraki yüzyılların coğrafyacılarına kadar Arapça yazan yazarların eserleri; Batı Afrika'nın sözlü gelenekleri, özellikle Vagadu destanları; Kumbi Salih, Avdagost ve Cenne-ceno gibi yerlerdeki kazıların bulgularıdır. Arapça kaynakların İngilizce çevirileri, Levtzion ve Hopkins'in 1981 tarihli derlemesinde toplanmıştır. Cooley'nin ve Shaw'ın kitapları çevrimiçi arşivlerde bulunur; bunlar, kaynak olmaktan çok, Avrupa'nın Batı Afrika'yı nasıl gördüğünün belgeleri olarak okunmalıdır.
Açık sorular
- Gana kralının başkenti, yani el-Bekri'nin anlattığı «kralın kenti», nerededir ve neden henüz bulunamamıştır?
- Gana'nın gerilemesinde, Murabıtların baskısı, ticaret yollarının değişmesi ve kuraklık gibi çevresel etkenler ne ölçüde rol oynadı?
- Vagadu destanları, Gana'nın tarihi hakkında hangi bilgileri koruyor olabilir?
Mini sınav
- (Hedef 1) El-Bekri'ye göre Gana kralı, ülkeye giren her eşek yükü tuz için ne kadar vergi alırdı? A) İki dinar B) Bir dinar C) Yarım dinar D) Hiç vergi almazdı
- (Hedef 2) El-Bekri'ye göre Gana'nın başkentinin Müslüman kesiminde kaç cami vardı? A) Dört B) Yedi C) On iki D) Yirmi
- (Hedef 3) Murabıtların 1076'da Gana'yı fethettiği görüşünü sorgulayan «The Conquest That Never Was» makalesinin yazarları kimlerdir? A) Levtzion ve Hopkins B) Susan ve Roderick McIntosh C) Cooley ve Shaw D) Conrad ve Fisher
- (Hedef 3) Batı Afrika'da kentlerin Arap tüccarlardan yüzyıllar önce geliştiğini gösteren kazılar hangi yerde yapılmıştır? A) Cenne-ceno B) Sicilmase C) Kurtuba D) Avdagost
- (Hedef 1) 1957'de bağımsızlığını kazanıp Gana adını alan ülkenin sömürge dönemindeki adı nedir? A) Fildişi Sahili B) Altın Sahili C) Köle Sahili D) Biber Sahili
Açık uçlu soru
(Hedef 2) «Gana'yı hangi gözlerle tanıyoruz?» sorusunu tartış. Cevabında el-Bekri'nin anlatısını, Cooley'nin ve Flora Shaw'ın bu anlatıyı aktarış biçimlerini, Murabıt fethi tartışmasını ve arkeolojinin katkısını kullan; Levtzion ile Conrad ve Fisher'ın yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- B — Her eşek yükü tuz için bir dinar alınırdı.
- C — Müslüman kesimde on iki cami vardı.
- D — Makalenin yazarları Conrad ve Fisher'dır.
- A — Bu kazılar Cenne-ceno'da yapılmıştır.
- B — Ülkenin sömürge dönemindeki adı Altın Sahili'dir.
Kapsamlı bir cevap, el-Bekri'nin anlatısını, Gana'yı görmeden, tüccarların anlattıklarına dayanarak yazılmış ama ayrıntılı ve değerli bir dış kaynak olarak değerlendirir. Cooley'nin ve Shaw'ın aktarımlarını, bu kaynağın Avrupa dillerine geçerken nasıl önyargılarla boyandığının örnekleri olarak tartışır; özellikle Shaw'ın Gana'nın zenginliğini dışarıdan gelenlere bağlamasını, kurs boyunca görülen düşünce kalıbıyla ilişkilendirir. Güçlü bir yanıt, Murabıt fethi tartışmasını ve Cenne-ceno kazılarını, dış kaynakların sesinin nasıl sorgulanıp dengelenebileceğinin örnekleri olarak kullanır; Levtzion'un Arapça kaynaklara dayanan anlatısını, Conrad ve Fisher'ın bu kaynakları eleştirel biçimde yeniden okumasıyla karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Gana'nın yerini alan güçlerden biri, on üçüncü yüzyılda altın madenlerine daha yakın bir bölgede yükselen Mali oldu. Mali'nin hükümdarlarından Mansa Musa, 1324'te Mekke'ye hacca giderken Kahire'den geçti. Sonraki yıllarda Kahire'de yazan tarihçiler, onun ve maiyetinin kentte o kadar çok altın harcadığını anlattı ki, altının değerinin yıllarca düştüğünü söylediler. Bugün Mansa Musa sık sık «tarihin en zengin insanı» diye anılıyor. Sıradaki derste bu iddianın peşine düşeceğiz: Mansa Musa'nın serveti nereden geliyordu, Kahire'deki altın hikâyesi neyi anlatıyor, ve farklı çağlardaki servetleri birbiriyle karşılaştırmak ne ölçüde anlamlıdır?