Öğrenme hedefleri
- Lalibela'nın kaya oyma kiliselerinin nasıl yapıldığını ve bu yapıların Aksum'un mimari mirasıyla nasıl bir bağ kurduğunu açıklayabileceksin.
- Francisco Álvares'in tanıklığını ve Kebra Nagast'ın kolofonunu karşılaştırarak, Zagve hanedanının sonraki yüzyıllarda nasıl hatırlandığını değerlendirebileceksin.
- Kiliselerin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığına dair tartışmanın, Afrika'daki büyük yapıları yabancılara atfetme eğilimiyle nasıl ilişkili olduğunu tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — «bana inanmayacaklar»
1520'lerin başında, Portekiz kralının Etiyopya sarayına gönderdiği elçilik heyetindeki papaz Francisco Álvares, kuzey Etiyopya'nın dağlarında zorlu bir yolculuğun ardından bir yamaca ulaştı. Orada gördükleri, onun bütün beklentilerini aştı: yerin içine doğru inen avlular, avluların ortasında kayadan oyulmuş, sütunları, pencereleri ve kapılarıyla bütün bir yapı olarak duran kiliseler. Álvares bu kiliseleri görmek için iki kez geldi, uzun uzun anlattı ve sonunda kalemini bıraktı. Yazdıklarına inanılmayacağından, hatta yalancılıkla suçlanacağından korkuyordu. Anlattığı yer, bugün kendisine bu kiliseleri yaptırdığı söylenen kralın adıyla anılan Lalibela kasabasıydı. Bu ders, o kiliselerin kimin elinden, hangi dönemde ve hangi amaçla çıktığını soruyor.
Bağlam — Aksum'dan sonra dağlara
Aksum'un gücü yedinci yüzyıldan sonra zayıflayınca, Etiyopya'nın Hıristiyan krallığının merkezi yavaş yavaş güneye, yaylaların iç kesimlerine kaydı. Sonraki üç yüzyıl, kaynakların en az konuştuğu dönemdir. On ikinci yüzyılda, Lasta bölgesinin dağlarında yeni bir hanedan iktidara geldi: Zagve hanedanı. Bu hanedanın kökeni tartışmalıdır. Hanedanın kralları, Aksum krallarının soyundan gelmiyordu; büyük olasılıkla, Aksum'un güneyindeki Kuşi dilli Agav halklarından birinden çıkmışlardı. Ama kendilerini Aksum'un Hıristiyan mirasının sahibi olarak gördüler ve kilise ile yakın bir bağ kurdular.
Zagve hanedanının en ünlü kralı, sonraki gelenekte Lalibela adıyla anılan hükümdardır. Saltanatı, genellikle on ikinci yüzyılın sonuna ve on üçüncü yüzyılın başına yerleştirilir. Etiyopya geleneği, onun doğduğunda bir arı sürüsüyle kaplandığını ve adının «arılar onun krallığını tanıdı» anlamına geldiğini anlatır. Álvares de, adın «mucize» anlamına geldiğini ve bebekken arıların onu hiç sokmadan kapladığını duymuştu. Geleneğe göre Lalibela, başkenti Roha'da, bugün onun adını taşıyan kasabada, kayadan on bir kilise oydurdu.
Gelişme — kayadan oyulan bir kent
Lalibela'nın kiliseleri, Yordanos adı verilen bir derenin iki yakasında iki büyük küme hâlinde yer alır; bir kilise ise bunların dışında, tek başına durur. Kiliseler, kırmızımsı, görece yumuşak volkanik bir kayaya oyulmuştur. Yapım, yukarıdan aşağıya doğru ilerliyordu: işçiler, önce kaya yüzeyinde kilisenin planını çiziyor, sonra çevresindeki hendekleri kazıyor, en son da iç mekânı boşaltıyordu. Kazılan her parça dışarı taşınmak zorundaydı. Bir hata, sonradan düzeltilemezdi; kayadan çıkarılan bir parça yerine geri konamazdı.
Bu kiliselerin en ünlüsü, yukarıdan bakıldığında haç biçiminde görünen, yaklaşık on iki metre derinliğinde bir çukurun içinde duran Aziz Giyorgis kilisesidir. En büyüğü ise, dört yanı sütunlarla çevrili, tek parça bir kaya bloğundan çıkarılmış Dünyanın Kurtarıcısı kilisesidir. Kiliseler birbirine, kayaya açılmış tüneller, geçitler ve merdivenlerle bağlanır. Avlular, hendekler ve geçitler, bütün alanı yeraltına gömülmüş bir kent gibi gösterir.
Kiliselerin mimari dili, Aksum'u hatırlatır. Aksum'un saraylarında ve kiliselerinde, duvarlar taş sıralarının arasına yerleştirilmiş ahşap kirişlerle yükseltilir, kirişlerin uçları dışarı taşardı. Lalibela'nın bazı kiliselerinde, bu ahşap ve taş katmanları, kayanın içine taş olarak oyulmuştur. Yani ustalar, ahşapla yapılan bir yapım tekniğini, artık hiçbir işlevi olmadığı hâlde, bir süsleme olarak kayaya taşımıştır. Zagve kralları, Aksum'un soyundan gelmeseler de, onun görünümünü kendi kiliselerinde yaşatıyordu.
Dönüş noktası — bir hanedanın sonu, bir kentin hafızası
1270'te, Şeva bölgesinden gelen Yekuno Amlak adlı bir önder, son Zagve kralını devirdi. Yeni hanedan, kendisini Aksum krallarının ve onların aracılığıyla Süleyman'ın soyuna bağladı; bu yüzden tarihçiler ona Süleymani hanedan der. Bu hanedanın hükümdarları, 1974'e kadar, küçük aralarla Etiyopya'yı yönetti. Yeni hanedanın yazarlarına göre Zagve dönemi, meşru soyun kesintiye uğradığı bir ara dönemdi.
Ama Zagve krallarının anısı silinmedi. Lalibela, Etiyopya Hıristiyanlarının en önemli hac merkezlerinden biri olarak kaldı. On beşinci yüzyılda Lalibela ve Zagve hanedanının başka kralları için azizlik hayatları yazıldı; bu metinler, kralları kilise kuran dindar hükümdarlar olarak anlattı. Yani yeni hanedan, Zagve'yi siyasal olarak gayrimeşru sayarken, kilise onların bazılarını azizler arasına aldı.
Etiyopya geleneği, Lalibela kiliselerini Kudüs'le de ilişkilendirir. Kasabanın derelerinden birine Ürdün Nehri'nin adı verilmiştir; kiliselerden birine Golgota, bir tepeye Zeytin Dağı denir. Bir anlatıya göre Lalibela, 1187'de Selahaddin'in Kudüs'ü almasından sonra, hacıların kolayca gidemediği kutsal kentin yerine, kendi ülkesinde bir «Yeni Kudüs» kurmak istemişti. Bu yorum çok yaygındır, ama doğrudan çağdaş bir kaynakla desteklenmez. Etiyopyalı keşişler, o dönemde ve sonrasında da Kudüs'e gitmeye devam etti.
Yaygın yanlış«Lalibela kiliselerini Afrikalılar yapamazdı; onları yabancı ustalar yaptı.»
Bu görüş, eski ve inatçı bir önyargının bir örneğidir. Álvares'e, daha on altıncı yüzyılda, kiliselerin «beyaz adamlar» tarafından yapıldığı söylenmişti; yirminci yüzyılda da bazı popüler yazarlar, onları Haçlı şövalyelerine ya da başka yabancılara atfetti. Oysa kiliselerin mimarisi, Aksum'dan gelen yerel bir geleneği sürdürür. Kuzey Etiyopya'da, özellikle Tigray'da, farklı dönemlerden kalma yüzlerce kaya oyma kilise vardır; Lalibela, bu uzun yerel geleneğin en gösterişli halkasıdır.
Cevap — bir krallığın kendini göstermesi
Lalibela kiliseleri, bir hanedanın kendi meşruiyetini taşa, ya da daha doğrusu kayaya kazıma çabasının ürünüydü. Aksum'un soyundan gelmeyen Zagve kralları, Aksum'un mimari dilini kullanarak, Kudüs'ün kutsal adlarını kendi topraklarına taşıyarak ve kiliseye büyük yatırımlar yaparak, Hıristiyan Etiyopya'nın gerçek koruyucuları olduklarını gösterdiler. Kiliselerin yapılışı, yıllar süren, çok sayıda işçinin ve ustanın emeğini gerektiren bir işti. Bu emek, Lasta'nın dağlarında örgütlü ve zengin bir krallığın varlığını gösterir. Zagve hanedanı 1270'te devrildi, ama kiliseler yaşamaya, hacılar gelmeye devam etti.
Bugünle bağ — koruma altında bir hac yeri
UNESCO, 1978'de Lalibela kiliselerini Dünya Mirası Listesi'ne aldığı ilk yerler arasında saydı. Kiliseler bugün hâlâ ibadete açıktır; her yıl büyük bayramlarda binlerce hacı kasabaya gelir. Yumuşak volkanik kaya, yağmura ve zamana karşı hassas olduğu için, 2000'lerde bazı kiliselerin üzerine büyük koruma çatıları kuruldu. Bu çatıların yapıya ve manzaraya etkisi, uzmanlar ve yerel topluluk arasında hâlâ tartışılıyor. Tartışma, yaşayan bir ibadet yerini bir müze nesnesi gibi korumanın ne kadar mümkün olduğu sorusuna dayanıyor.
Birincil kaynak
Portekizli papaz Francisco Álvares, 1520'lerde Etiyopya'da geçirdiği yılların anlatısında, Lalibela kiliselerini tek tek tasvir ettikten sonra şöyle yazar. Lord Stanley of Alderley'in İngilizce çevirisinden:
It wearied me to write more of these works, because it seems to me that they will not believe me if I write more, and because as to what I have already written they may accuse me of untruth […] and there is much more than what I have written. […] They told me that the works of these churches were done in twenty-four years, and that this is written, and that they were done by Gibetas, that is, white men, for they well know that they do not know how to do any well executed work.
Türkçesi: Bu yapılar hakkında daha fazla yazmak beni yordu, çünkü daha fazla yazarsam bana inanmayacaklarını düşünüyorum; zaten yazdıklarım yüzünden de beni yalancılıkla suçlayabilirler […] ve yazdıklarımdan çok daha fazlası var. […] Bana bu kiliselerin yapımının yirmi dört yıl sürdüğünü, bunun yazılı olduğunu ve onları Gibetaların, yani beyaz adamların yaptığını söylediler; çünkü kendilerinin iyi işlenmiş bir iş yapmayı bilmediklerini iyi biliyorlarmış.
Kaynak: Francisco Álvares, Verdadeira informação das terras do Preste João das Índias (Lizbon, 1540); Lord Stanley of Alderley (çev.), Narrative of the Portuguese Embassy to Abyssinia during the Years 1520–1527 (Londra: Hakluyt Society, 1881), 53. bölüm, s. 130; Internet Archive. Türkçesi, İngilizcesinden bizim.
- Álvares, yazdıklarına inanılmayacağından neden korkuyor? Bu korku, onun Avrupalı okurlarının Afrika hakkındaki beklentileri hakkında ne düşündürüyor?
- Álvares'e kiliselerin «beyaz adamlar» tarafından yapıldığını söyleyenler kimler olabilir? Bu bilgiyi aktarırken Álvares'in kendi yorumu nerede başlıyor?
- «Yirmi dört yıl» ve «bunun yazılı olduğu» bilgisi, kiliselerin tarihlendirilmesi için nasıl kullanılabilir? Bu tür bir bilgiye ne ölçüde güvenilebilir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Georg Gerster (1968) — Kirchen im Fels adlı fotoğraflı kitabında, Lalibela'nın ve özellikle Tigray'daki çok sayıda az bilinen kaya oyma kilisenin kaydını tuttu. Lalibela'yı, tek bir kralın tek seferlik mucizesi olarak değil, kuzey Etiyopya'da yüzyıllara yayılan geniş bir kaya oyma geleneğinin parçası olarak gösterdi.
- David Phillipson (2009) — Ancient Churches of Ethiopia adlı kitabında, Lalibela'daki yapıların tek bir dönemde yapılmadığını savundu. Bazı yapıların Zagve döneminden yüzyıllar önce, başka amaçlarla, örneğin bir tahkimat ya da saray olarak oyulduğunu, sonradan kiliseye dönüştürüldüğünü ileri sürdü; böylece «yirmi dört yılda yapılan kiliseler» geleneğini sorguladı.
- Jacques Mercier ve Claude Lepage (2012) — Lalibela: Wonder of Ethiopia adlı ortak eserlerinde, kiliselerin mimarisini, süslemesini ve duvar resimlerini ayrıntılı biçimde incelediler. Sanat tarihine ve bazı bulguların tarihlendirilmesine dayanarak, yapıların büyük bölümünü Zagve dönemine yerleştirdiler ve kiliseleri o dönemin bilinçli bir kraliyet programı olarak yorumladılar.
- Marie-Laure Derat (2018) — Zagve hanedanı üzerine kitabında, bu hanedanın «hem kutsal hem gaspçı» diye anılan çelişkili hafızasını inceledi. Zagve krallarının bugün bildiğimiz imgesinin, büyük ölçüde sonraki yüzyıllarda, onları deviren Süleymani hanedanın döneminde yazılan metinlerle biçimlendiğini gösterdi.
Bu tartışmada tarihçiler, Lalibela'yı farklı zaman ölçekleriyle okur. Gerster, kiliseleri geniş bir bölgesel geleneğin içine yerleştirir. Phillipson, yapıların uzun ve katmanlı bir geçmişi olabileceğini savunarak tek bir kralın eseri imgesini sorgular. Mercier ve Lepage, kiliseleri yine de Zagve döneminin bilinçli bir eseri olarak görür. Derat ise, kiliselerin kendisinden çok, onları yaptıranların sonradan nasıl hatırlandığını inceler. Tartışma sürüyor, ama hiçbiri kiliseleri Etiyopya'nın kendi ustalarından başkasına atfetmiyor.
Derine İn
Lalibela kiliselerinin tarihlendirilmesi, bir anıtın tarihinin ne kadar farklı kaynak türüyle kurulabileceğini gösterir. Tarihçiler bu soruya başlıca üç tür kaynakla yaklaşır. Yazılı gelenek bunların ilkidir. Álvares'e anlatılanlar, on beşinci yüzyılda yazılan azizlik hayatları ve sonraki kronikler, kiliseleri tek bir krala, Lalibela'ya bağlar. Ama bu metinlerin hepsi, kiliselerin yapıldığı söylenen dönemden en az iki yüzyıl sonra yazılmıştır ve kralı bir aziz olarak yücelten bir amaç taşır.
Yapıların kendisi, ikinci ve belki de en dolaysız tanıktır. Mimari tarihçiler, kiliselerin planlarını, süsleme biçimlerini ve yapım tekniklerini karşılaştırarak bir sıralama kurmaya çalışır. Bazı kiliseler, Aksum'un katmanlı duvarlarını çok sadık biçimde taklit ederken, bazıları çok daha serbesttir. Bazı yapılarda, bir yapının sonradan genişletildiği ya da işlevinin değiştirildiği izler görülür. Phillipson'ın savunduğu çok evreli tarih, özellikle bu izlere dayanır. Ama kayaya oyulmuş bir yapıyı tarihlendirmek çok güçtür: yapının malzemesi, yani kaya, yapının kendisinden milyonlarca yıl yaşlıdır. Bir taş duvarda harç ya da ahşap kiriş tarihlendirilebilir; kaya oyma bir kilisede ise çoğu zaman böyle bir malzeme yoktur.
Kiliselerin içindeki nesneler ve resimler de ayrı bir tanıklık sunar. Duvar resimleri, ahşap kapılar, sunaklar ve elyazmaları, bir yapının hangi dönemde kullanıldığını gösterebilir. Ama bu nesneler, yapının oyulduğu dönemi değil, en erken kullanıldığı ya da süslendiği dönemi gösterir. Mercier ve Lepage'in çalışması, bu tür bulgulara dayanarak Zagve dönemini öne çıkarır. Örneğin bazı kiliselerdeki duvar resimlerinin üslubu ve bazı ahşap eserlerin tarihlendirilmesi, bu yapıların on ikinci ya da on üçüncü yüzyılda kullanımda olduğunu gösterir. Ama bir yapının belli bir tarihte kullanıldığını bilmek, onun ne zaman oyulduğunu kesin olarak söylemeye yetmez; daha eski bir mekân, sonradan resimlenmiş ve kiliseye dönüştürülmüş olabilir. İki yaklaşım arasındaki fark, kanıtların kendisinden çok, kanıtların hangi soruya yanıt verdiğiyle ilgilidir.
Bu üç tür kaynak her zaman aynı yöne işaret etmez. Tarihçinin işi, yazılı geleneğin anlattığı hikâyeyi, yapıların kendisinin söylediğiyle karşılaştırmaktır. Lalibela örneğinde bu karşılaştırma, bir konuda uzlaşmaya varmıştır: kiliseler, kuzey Etiyopya'nın kendi ustalarının, kendi mimari geleneği içinde yarattığı eserlerdir. Álvares'e anlatılan «beyaz adamlar» hikâyesi, bir önceki derslerde Kuş ve Aksum için gördüğümüz düşünce kalıbının, on altıncı yüzyıldaki bir örneğidir. Bu hikâye belki de Álvares'in kendi sorusundan ya da çevirmeninin yorumundan doğmuştu; belki de «Gibeta» sözcüğü, beyaz adamları değil, Kıptileri, yani Mısırlı Hıristiyanları anlatıyordu ve Álvares onu yanlış anlamıştı. Bu belirsizlik, bir tanıklığı okurken yalnızca ne söylendiğine değil, kimin kime, hangi dilde ve hangi aracı üzerinden söylediğine de bakmak gerektiğini hatırlatır. Hangisi olursa olsun, bu hikâye, bir yapının kimin eseri olduğu sorusunun, yalnızca bir mimarlık sorusu değil, bir tarih yazımı ve bir önyargı sorusu olduğunu gösterir.
Uzman Notu
Temel literatür
- Lord Stanley of Alderley (çev.), Francisco Álvares, Narrative of the Portuguese Embassy to Abyssinia during the Years 1520–1527 (Londra: Hakluyt Society, 1881).
- E. A. Wallis Budge (çev.), The Queen of Sheba and Her Only Son Menyelek (Kebra Nagast) (Londra: Medici Society, 1922).
- Georg Gerster, Kirchen im Fels: Entdeckungen in Äthiopien (Stuttgart, 1968).
- David W. Phillipson, Ancient Churches of Ethiopia: Fourth–Fourteenth Centuries (New Haven: Yale University Press, 2009).
- Jacques Mercier ve Claude Lepage, Lalibela: Wonder of Ethiopia (Londra: Paul Holberton, 2012).
- Marie-Laure Derat, L'énigme d'une dynastie sainte et usurpatrice dans le royaume chrétien d'Éthiopie, XIe–XIIIe siècle (Turnhout: Brepols, 2018).
Arşiv ve kaynak
Lalibela'nın tarihinin kaynakları, kiliselerin kendisi ve içlerindeki duvar resimleri, ahşap eserler ve elyazmaları; on beşinci yüzyılda yazılan Zagve krallarının azizlik hayatları; Kebra Nagast ve Süleymani hanedanın kronikleri; Álvares gibi Avrupalı gezginlerin anlatılarıdır. Álvares'in Hakluyt Society çevirisi ve Budge'ın Kebra Nagast çevirisi çevrimiçi arşivlerde bulunur. Lalibela kiliseleri, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alır; koruma çalışmalarının raporları UNESCO'nun sitesinde yayımlanır.
Açık sorular
- Lalibela kiliselerinin tamamı Zagve döneminde mi oyuldu, yoksa bazıları daha eski yapıların dönüştürülmesiyle mi ortaya çıktı?
- Zagve hanedanının «Yeni Kudüs» düşüncesi, onların kendi dönemine mi aittir, yoksa sonraki yüzyılların bir yorumu mu?
- Zagve krallarının, Süleymani hanedanın yazılarından bağımsız bir sesi, hangi kaynaklardan duyulabilir?
Mini sınav
- (Hedef 1) Lalibela kiliselerinin en çarpıcı türünde yapım hangi yönde ilerlerdi? A) Aşağıdan yukarıya, taş örerek B) Yukarıdan aşağıya, kayayı oyarak C) Yandan içeriye, mağara genişleterek D) Önceden hazırlanmış blokları birleştirerek
- (Hedef 2) Kebra Nagast'ın kolofonuna göre, kitap Zagve döneminde neden Ge'ez'e çevrilmemişti? A) Çevirmen bulunamadığı için B) Kitap kaybolduğu için C) Kitap, İsrailli olmayan hükümdarları yasayı çiğneyenler saydığı için D) Kilise buna izin vermediği için
- (Hedef 2) Son Zagve kralını 1270'te devirerek Süleymani hanedanı kuran önder kimdir? A) Yekuno Amlak B) Lalibela C) Ezana D) Selahaddin
- (Hedef 3) Lalibela'daki bazı yapıların Zagve döneminden önce başka amaçlarla oyulduğunu ileri süren tarihçi kimdir? A) Georg Gerster B) Marie-Laure Derat C) Jacques Mercier D) David Phillipson
- (Hedef 1) Lalibela kiliselerinin bazılarında, ahşap kirişlerle taş sıralarının dönüşümlü dizilişi kayaya oyularak taklit edilmiştir. Bu teknik, hangi eski krallığın mimarisinden gelir? A) Kuş B) Aksum C) Mısır D) Himyar
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Lalibela kiliseleri kimin eseriydi ve bu soru neden tartışıldı?» sorusunu tartış. Cevabında Álvares'e anlatılan «beyaz adamlar» hikâyesini, Aksum mimarisiyle kurulan bağı, Kebra Nagast'ın Zagve'ye bakışını ve kiliselerin tarihlendirilmesindeki güçlükleri kullan; Phillipson ile Mercier ve Lepage'in yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- B — Yapım yukarıdan aşağıya, kayayı oyarak ilerlerdi.
- C — Kitap, İsrailli olmayan hükümdarları yasayı çiğneyenler sayıyordu.
- A — Bu önder Yekuno Amlak'tır.
- D — Bu tarihçi David Phillipson'dır.
- B — Bu teknik Aksum mimarisinden gelir.
Kapsamlı bir cevap, Álvares'e anlatılan «beyaz adamlar» hikâyesini, Afrika'daki büyük yapıları yabancılara atfeden eski bir düşünce kalıbının örneği olarak tartışır ve bu hikâyenin kaynağı üzerindeki belirsizliği not eder. Kiliselerdeki Aksum mimarisi izlerini, onların yerel bir geleneğin ürünü olduğunun kanıtı olarak kullanır. Kebra Nagast'ın kolofonunu, Zagve hanedanının onu deviren hanedanın gözünden nasıl anlatıldığının örneği olarak okur. Güçlü bir yanıt, kaya oyma yapıların tarihlendirilmesinin neden güç olduğunu açıklar; Phillipson'ın çok evreli yaklaşımını, Mercier ve Lepage'in Zagve dönemini öne çıkaran yorumuyla karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Etiyopya'nın dağlarından, Sahra'nın güney kıyısına, Batı Afrika'nın geniş düzlüklerine geçiyoruz. Burada, Lalibela kiliselerinin oyulmasından çok önce, sekizinci ve on birinci yüzyıllar arasında, Arap coğrafyacıların «altın ülkesi» diye andığı bir krallık yükseldi: Gana. Bu krallık, Sahra'yı aşan kervanların getirdiği tuz ile güneydeki madenlerden çıkan altının el değiştirdiği pazarları denetliyordu. On birinci yüzyılda Endülüslü bir coğrafyacı, krallığın başkentini, kralın sarayını ve altınla süslenmiş törenlerini ayrıntılı biçimde anlattı. Sıradaki dersin soruları şunlar: Gana altın ticaretinden nasıl güç kazandı, Sahra ötesinden gelen İslam, krallığın sarayında ve pazarlarında hangi yeri tuttu, ve bugünkü Gana devleti adını neden bu eski krallıktan aldı?