Açılış
Kemal Amca yetmiş altı yaşında, Kayseri'de emekli bir öğretmen. Elli bir yıllık eşi Saadet Hanım geçen bahar öldü. Çocukları İstanbul'da ve Almanya'da. Haftada bir arıyorlar, bayramlarda geliyorlar. Geri kalan günlerde Kemal Amca üç odalı dairede tek başına.
İlk aylarda kimseyi görmek istemedi. Komşular yemek getirdi, kapıyı açmadı. Kahvehaneye gitmeyi bıraktı. Akşamları televizyonun sesini açık bırakıp koltukta uyuyakalıyor. Bir gece haberlerde, yalnız yaşayan yaşlı bir adamın evinde ölü bulunduğunu, kimsenin günlerce fark etmediğini izledi. O gece uyuyamadı. Sabah kızını aradı ve ilk kez ağladı: «Ben de böyle mi gideceğim? Kimse duymadan?» Kızı telefonun öbür ucunda, bin kilometre ötede, babasının sesindeki korkuyu ilk kez bu kadar açık duydu.
Kızı ne diyeceğini bilemedi. Ama o hafta Kemal Amca'nın kapısını alt kattaki komşunun oğlu, on iki yaşındaki Emir çaldı: «Amca, annem sizin eski öğretmen olduğunuzu söyledi. Matematikte çok zorlanıyorum. Bana yardım eder misiniz?»
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'ye atfedilen bir şiir, gurbetteki bir yalnızın sesiyle konuşur. Her dörtlüğün sonunda aynı dize döner: şöyle garip benim gibi.
«Acaba şu yerde var mı, şöyle benim gibi garip; bağrı yaralı, gözü yaşlı, şöyle benim gibi garip.»
«Bir garip ölmüş diyeler, üç günden sonra duyalar; soğuk suyla yıkayalar, şöyle benim gibi garibi.»
Ama Tatçı neşrindeki bir başka şiirde Yunus bambaşka bir sesle konuşur:
«Kimseyi düşman tutmayız, yabancı da dosttur bize. Nerede ıssızlık varsa, mahalle ve şehirdir bize. Adımız miskindir bizim, düşmanımız kimdir bizim? Biz kimseye kin tutmayız, bütün âlem dosttur bize.»
Bakmadığın yer
Yalnız kalmak, özellikle yaşlılıkta, çoğumuzun en derin korkularından biri. Bu korku bir sayıyla ölçülür: kaç kişi var yanımızda, kaç kişi arıyor, kaç kişi fark eder? Kemal Amca'nın haberde gördüğü ölüm de bu sayının sıfıra indiği yerdi: kimse yok, kimse fark etmiyor. Yunus'a atfedilen 277. şiirin dördüncü dörtlüğü de bunu söylüyor: bir garip ölmüş diyeler, üç günden sonra duyalar. Bu dize altı yüz yıl sonra hâlâ haberlerde.
Bu yalnızlık korkusu gerçek ve haklı. Yaşlı insanların yalnızlığı bir toplumsal yara ve Yunus'un dizesi bu yaranın ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Ama 333. şiir aynı soruya bambaşka bir yerden bakıyor. Nerede ıssızlık varsa, mahalle ve şehirdir bize. Bu dizede ıssızlık ortadan kalkmıyor; yalnızca ona bakan göz değişiyor. Ve Yunus bu bakışın sırrını hemen ardından söylüyor: biz kimseye kin tutmayız, yabancı da bize dosttur.
Bu iki şiir arasındaki fark, Kemal Amca'nın ilk aylarını anlamaya yardım ediyor. Saadet Hanım öldükten sonra Kemal Amca yalnız bırakılmadı; komşular yemek getirdi, kapıyı çaldı. Ama o kapıyı açmadı. Kahvehaneye gitmeyi bıraktı. Yalnızlığı ona yalnızca dışarıdan gelmedi; kısmen kendisi de onu kurdu. Yası, öfkesi, kırgınlığı belki; kimseyi görmek istememesi anlaşılır bir şeydi. Ama bu kapanış, evin içindeki ıssızlığı büyüttü.
Yunus'un 333. şiirdeki sesi bu ıssızlığa bir anahtar veriyor: yabancıyı dost saymak. Bu, yalnızlığı ortadan kaldıran sihirli bir formül değil. Ama bir insanın etrafındaki dünyayla kurduğu ilişkinin biçimini değiştiriyor. Kin tutmayan, yabancıyı dost sayan biri için ıssız bir sokak bile bir mahalle olabilir; çünkü o sokakta karşılaşılacak her insan potansiyel bir yoldaş. Kapısını kapalı tutan biri için ise kalabalık bir apartman bile ıssız kalır.
Burada bir inceliğe dikkat etmek gerekiyor. 277. şiir yanlış ya da zayıf değil; o da Yunus'un sesine atfedilen bir ses, ve yalnızlığın acısını dürüstçe söylüyor. İnsanın garipliğini, gözyaşını, unutulma korkusunu inkâr eden bir bilgelik, yalnız bir insana yalnızca bir yük daha olur. İki şiir birlikte okunmalı: biri acıyı tanıyor, öbürü acının içinden bir kapı gösteriyor.
Üstelik 277. şiirin kendisinde de o kapının bir aralığı var. Üçüncü dörtlükte garip şöyle der: kimseler garip olmasın, hasret ateşine yanmasın. Dördüncüde: dilim söyler, gözüm ağlar; gariplere yanar içim. Yalnızlığın en derininde bile Yunus'un sesi kendine kapanmıyor; başka gariplere, başka yalnızlara dönüyor. Kendi acısını bilen, aynı acıyı yaşayanlara yanıyor. Belki yalnızlığın taşıdığı en büyük imkân budur: başka yalnızları görebilecek bir göz.
Kemal Amca da sonradan bunu fark edecekti. Emir'le çalışmaya başladığında, çocuğun evde ne kadar yalnız kaldığını gördü; annesi iki işte çalışıyordu. Kemal Amca'nın kendi yalnızlığı, Emir'in yalnızlığını görmesini sağladı. Matematik çalışmaları bir süre sonra çay saatlerine, çay saatleri hikâyelere dönüştü. Emir'e eski öğrencilerini, Saadet Hanım'ı, gençliğinin Kayseri'sini anlatıyordu. Bir çocuğun yalnız öğleden sonraları ile yaşlı bir adamın yalnız akşamları, birbirine yaslanarak biraz daha az yalnız oldu.
Derinleşme
Kemal Amca'nın hikâyesinde kapıyı çalan Emir'di. Tatçı'nın 373 numarayla verdiği şiirde de benzer bir an var. Şiir bir yalnızın sesiyle başlıyor, ama her dörtlüğün sonunda bir sevinç dönüyor: eve dervişler geldi. Son dörtlükte Yunus kendini anlatıyor: Yunus kulun eşsiz, kimsesi yok, yapayalnız; canımız feda olsun, eve dervişler geldi.
Bu dörtlükte yalnızlık ile misafir aynı nefeste anılıyor. Kimsesiz, yapayalnız; ve eve dervişler geldi. Yalnızlık bir son değil, bir misafiri karşılamaya hazır bir hâl. Kimsesi olmayan bir evin kapısı açık tutulduğunda, kimin geleceği belli olmaz. Kemal Amca'nın kapısına gelen bir derviş değil, matematikten zorlanan on iki yaşında bir çocuktu. Ama o çocuk, Kemal Amca'nın yalnız evine elli yıllık öğretmenliğin hatırasını, bir masa başında birlikte çözülen soruları, «amca, bunu nasıl yaptınız?» diye parlayan bir yüzü getirdi.
Kemal Amca o hafta Emir'le iki akşam çalıştı. Üçüncü hafta Emir bir arkadaşını getirdi. Bir ay sonra alt kattaki komşu, Emir'in annesi, bir tencere yemekle teşekküre geldi ve bu kez Kemal Amca kapıyı açtı. Kahvehaneye yeniden gitmeye başladı. Orada eski bir meslektaşıyla karşılaştı, her perşembe tavla oynamaya karar verdiler.
Kemal Amca'nın evi hâlâ büyük ölçüde sessiz. Saadet Hanım'ın yokluğu her köşede. Ama ıssızlık bir mahalleye dönmeye başladı. Yunus'un dizesindeki dönüşüm buydu: ıssızlık ortadan kalkmadı, onu dolduran bir şey başladı.
Kızı bir telefonda babasının sesindeki değişikliği fark ediyor ve soruyor: «Baba, artık o haberden korkmuyor musun?» Kemal Amca bir süre susuyor, sonra cevap veriyor: «Korkuyorum kızım. Ama artık Emir her salı geliyor. Bir salı gelmezsem, kapıyı o çalar.» Bu cümlede Yunus'un iki şiiri birleşiyor: garibin korkusu ve ıssızlığı mahalleye çeviren bağ.
Öbür bilgeler
Ayvalık'taki zeytinlik üzerine Buda'yla konuştuğumuz sohbet (BUD-K01.9), dışarıdaki kalabalık ile içerideki yalnızlığı birbirinden ayırıyordu. Yunus'un 333. şiiri aynı ayrımı tersinden yapıyor: içeride kin yoksa, dışarıdaki ıssızlık bir mahalle olur.
Gyges'in yüzüğünü konu alan Sokrates sohbeti (SOK-K01.9), kimsenin görmediği anda insanın kendisiyle nasıl durduğunu soruyordu. Yunus'un yalnızlığı başka bir yöne bakıyor: kendi gözünden çok, başkasına açılan bir kapıya.
Bugün bir kez dene
Bugün çevrende yalnız yaşayan birini düşün: yaşlı bir komşu, uzaktaki bir akraba, yeni taşınmış biri. Ona küçük bir kapı aç: bir telefon, bir selam, bir ziyaret.
Eğer sen yalnızsan, Yunus'un dizesini dene: bugün bir yabancıyı dost say. Kasiyere, otobüs şoförüne, parkta oturan birine, kinsiz bir selam ver.
Bir de kendine sor: yalnızlığımın ne kadarı bana geldi, ne kadarını ben kapımı kapatarak kurdum?
Yanında taşıyacağın soru
Etrafındaki ıssızlığı bir mahalleye çevirebilecek, kapısını çalmayı beklediğin biri var mı?