Açılış
Ömer Bey elli beş yaşında, erken emekli olmuş bir banka müdürü. İki yıl önce bir miras meselesinde kuzenleriyle büyük bir kavga etti. Sonra herkesle bağını kopardı ve Datça'daki yazlık evine yerleşti. Arkadaşlarına söylediği cümle hep aynı: «Huzur buldum. İnsanlardan uzak, denizin kenarında, artık kimseye kızmıyorum.»
Gerçekten de yazlıkta sakin bir hayatı var. Sabah yürüyüşleri, kitaplar, akşamları balkonda çay. Öfkesinin gittiğine, sakin bir adam olduğuna inanıyor. Yalnız bir şey var: kuzenlerinden biri arayıp barışmak isterse kabul edeceğini söylüyor, ama kendisi kimseyi aramıyor. Bekliyor.
Geçen ay kızının düğünü için İstanbul'a döndü. Düğünde kuzenlerinden biri, Faruk, yanına gelip elini uzattı. Beş dakika sonra miras konusu açıldı ve Ömer Bey'in sesi salonun öbür ucundan duyulacak kadar yükseldi. Kızı yanına koştu, eşi kolundan çekti. Ömer Bey o gece otel odasında uyuyamadı. İki yıllık huzur beş dakikada nasıl buharlaşmıştı?
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın yalnızlığı ve insanlardan uzaklaşmayı konu alan kitabında, uzletin faydalarını ve zararlarını tek tek sayar. Zararlar arasında, insanlarla karışmanın bir faydasını anlatırken şöyle der:
«Tecrübelerin en önemlisi, insanın kendi nefsini, ahlakını ve iç niteliklerini sınamasıdır; bu yalnızlıkta yapılamaz. Çünkü yalnızlıkta her sınanan kolaydır. Her öfkeli, her kinci, her kıskanç, kendi başına kaldığında kötülüğü dışarı sızmaz.»
Ve bunu bir benzetmeyle açar: bu kötü huylarla dolu bir kalp, irinle dolu bir çıbana benzer. Sahibi, çıban kımıldamadıkça ya da biri ona dokunmadıkça acısını hissetmez. Kendini sağlıklı sanır, çıbanın varlığından bile haberi olmaz. Ama biri onu kımıldatsa ya da bir neşter değse, irin dışarı fışkırır.
Bakmadığın yer
Yalnız kalmak genellikle bir dinlenme, bir arınma, bir iyileşme olarak görülür. İnsanlardan uzaklaşan kişi, sakinleşir, öfkesi diner, iç huzuru bulur. Ömer Bey de yazlıktaki iki yılını böyle yaşadı. Denizin kenarında, kitapların arasında, kimseye kızmadan.
Gazâlî'nin gözlemi bu huzurun bir başka yüzünü gösteriyor. Yalnızlıkta her sınanan kolaydır. Öfkeli, kinci, kıskanç kişi kendi başına kaldığında kötülüğü sızmaz; ama bu, kötülüğün yok olduğu anlamına gelmez. Yalnızca dokunulmamıştır. Ömer Bey'in öfkesi iki yıl boyunca bir çıban gibi içinde durdu. Kimse ona dokunmadığı için acı vermedi; Ömer Bey onu iyileşmiş sandı. Ama düğünde Faruk'un uzattığı el, bir neşter gibi değdi. Ve iki yıllık irin beş dakikada fışkırdı.
Bu bakış yalnızlıkla ilgili sık yapılan bir yanılgıyı görünür kılıyor. Biz bir duygunun ortaya çıkmamasını, o duygunun bittiği sanırız. Öfkelenmediğimiz bir dönem geçirince öfkeden kurtulduğumuzu düşünürüz. Oysa Gazâlî'ye göre öfkeyi tetikleyen her şeyden uzaklaşmak, öfkeyi iyileştirmez; yalnızca uyutur. Bu kötü huylar kendi başlarına yıkıcıdır, der; onları gidermek ve yenmek gerekir, onları harekete geçirenden uzaklaşarak yatıştırmak yetmez.
Gazâlî bu kitapta bir şey daha söyler ve bu, Ömer Bey'in «ben kimseyi aramıyorum ama ararlarsa kabul ederim» cümlesine dokunuyor. Bazıları, der, uzlete kibirden çekilir; meclislerde hürmet görmeyeceklerini, öne alınmayacaklarını düşünerek. Bunların alameti şudur: ziyaret edilmeyi severler, ziyaret etmeyi sevmezler. Ömer Bey'in yazlığı belki de biraz böyle bir kaleydi. Kuzenlerinin özür dilemeye gelmesini bekliyordu; kendisi gitmeyi aklından bile geçirmiyordu. Yalnızlığı bir huzur kadar bir duruştu da.
Bu, Ömer Bey'in yalnızlığının tamamen sahte olduğu anlamına gelmiyor. Deniz kenarındaki sabah yürüyüşleri, kitaplar, sakin akşamlar ona gerçekten iyi gelmişti. Ama Gazâlî'nin ayrımı şu: yalnızlık bir dinlenme olabilir, bir tedavi değil. Çıbanı dinlendirmek onu iyileştirmez; onu iyileştirmek için bir gün ona dokunmak gerekir.
Derinleşme
Gazâlî bu bölümde ilginç bir hikâye aktarır. Biri otuz yıl boyunca camide hep ilk safta namaz kılmış. Bir gün bir mazeret yüzünden geç kalmış, ilk safta yer bulamamış ve ikinci safa geçmiş. O an içinde bir utanç hissetmiş: insanlar beni ikinci safta görüyor, benden önce gelenler var. Ve o zaman anlamış ki otuz yıl boyunca kıldığı namazlar, insanların onu ön safta görmesinin lezzetiyle karışıkmış. Gösteriş, kendisinin bile bilmediği bir yerde saklanıyormuş. Bunu ancak bir gün yerinden edildiğinde görebilmiş.
Bu hikâye, insanlarla karışmanın neden bir ayna olduğunu gösteriyor. Kusurlar, ancak bir şey onları kımıldattığında görünür. Otuz yıllık bir alışkanlık, ancak bozulduğunda ne olduğunu ele verir. Ömer Bey'in düğündeki patlaması da böyle bir ikinci saftı. Acı ve utanç verici, ama değerli. Çünkü ona iki yıldır görmediği bir şeyi gösterdi.
Gazâlî bütün bu tartışmanın sonunda net bir hüküm verir: uzleti mutlak olarak üstün saymak da, mutlak olarak kötülemek de hatadır. Kişiye ve hâline, birlikte olunan insana ve onun hâline, insanlarla karışmanın sebebine ve kaybedilen faydaya bakmak gerekir.
Gazâlî bu görüş ayrılıklarının neden çıktığını da güzel bir benzetmeyle açıklar. Öğle vaktini gölgenin uzunluğuyla ölçen insanlar düşün, der. Biri yazın gölge iki ayaktır der, öbürü yarım ayak, bir başkası kışın yedi ayak. Her biri kendi şehrinde gördüğü gölgeyi anlatır ve doğru söyler; ama ötekini yalanlarken yanılır, çünkü bütün dünyayı kendi şehri sanır. Uzleti öven de, kınayan da çoğu zaman kendi hâlini anlatır. Ömer Bey için doğru olan, İlker için doğru olmayabilir.
Bu ölçü Ömer Bey için bir yol çiziyor. Yazlığını bırakması gerekmiyor; deniz kenarındaki sabahlar ona iyi geliyor. Ama yalnızlığı bir kaçış değil, bir dinlenme olarak yaşayabilir. Ve arada bir, bilerek, çıbana dokunabilir. Faruk'u aramak, bir kahve içmek, miras konusunu açmadan önce sakin bir saat geçirmek. Belki ilk denemelerde yine sesi yükselecek. Ama her seferinde biraz daha az. Çünkü artık çıbanın orada olduğunu biliyor ve onu iyileştirmek için uğraşıyor; uyutmak için değil.
Ömer Bey düğünden bir hafta sonra Faruk'a bir mesaj yazıyor: «O akşam için özür dilerim. Datça'ya gelirsen bir kahve içelim.» Yazdığında elleri titriyor. Bu ilk kez, iki yılın ardından, biri onu ziyaret etmeden önce onun birini çağırması. Cevap gelene kadar telefonu hiç elinden bırakmıyor.
Öbür bilgeler
İlker'in yalnızlık ihtiyacını konu alan Şems sohbeti (SEM-K01.9), yalnızlığı savunmanın meşru bir ihtiyaç olduğunu gösteriyordu. Gazâlî aynı yalnızlığa başka bir soruyla bakıyor: bu yalnızlık bir dinlenme mi, yoksa bir saklanma mı? İkisi dışarıdan aynı görünür.
Theranāma Sutta'yı okuduğumuz sohbette (BUD-K01.9), geçmişi bırakmayan birinin ıssız bir yerde bile kalabalık içinde olduğunu görmüştük. Ömer Bey'in Datça'sı da öyleydi: dışarısı sakin, ama içeride bir miras kavgası hâlâ sürüyordu; yalnızca sesini kısmıştı.
Bugün bir kez dene
Bugün yalnız kaldığında kendini sakin, iyileşmiş hissettiğin bir konuyu düşün: bir kırgınlık, bir öfke, bir kıskançlık.
Gazâlî'nin sorusunu sor: bu duygu gerçekten iyileşti mi, yoksa yalnızca dokunulmadığı için mi sessiz?
Küçük ve güvenli bir biçimde, bu çıbana bilerek dokun: o konuyla ilgili birine bir mesaj yaz, bir anıyı hatırla, bir fotoğrafa bak. Neler kıpırdadığını izle.
Yanında taşıyacağın soru
Yalnızlığında bulduğun huzur, bir iyileşme mi, yoksa henüz kimsenin dokunmadığı bir çıbanın sessizliği mi?