Açılış
Gülay Hanım elli iki yaşında. Yirmi sekiz yıllık evliliği geçen kış bitti. İstanbul'daki daireyi satıp Ayvalık'ta, bir zeytinliğin kenarında taş bir ev kiraladı. Arkadaşlarına söylediği cümle hep aynıydı: «Biraz yalnız kalmaya, kendime gelmeye ihtiyacım var.»
Ev gerçekten sessiz. En yakın komşu beş yüz metre ötede. Sabahları yalnızca kuş sesi, akşamları yalnızca rüzgâr. Ama Gülay Hanım üçüncü ayın sonunda fark ediyor ki hiç yalnız değil. Kafasının içinde sürekli birileri konuşuyor. Eski eşiyle bitmeyen tartışmalar, yirmi sekiz yılın her kırgınlığı, kızına söylemediği cümleler, bir de gelecek: emekli maaşı yetecek mi, bu evde yaşlanırsa ne olacak, kim bakacak? Zeytinliğin sessizliği içinde kafasındaki kalabalık daha da gürültülü.
Bir pazar günü kasabanın çarşısında, kalabalık bir kahvehanenin köşesinde, yetmiş sekiz yaşındaki Nebahat Teyze'yle tanışıyor. Nebahat Teyze dört torunu, iki geliniyle, sabahtan akşama hiç boş kalmayan bir evde yaşıyor. Ama yüzünde tuhaf bir dinginlik var. Çay içerken Gülay Hanım dayanamayıp soruyor: «Bu kalabalıkta nasıl bu kadar huzurlusunuz?» Nebahat Teyze gülümsüyor: «Kızım, kalabalık dışarıda. İçeride ben yalnızım.»
Bilgenin kapısı
Pali kanonunda, adı «Yaşlı» olan bir keşişin hikâyesi kayıtlıdır. Bu keşiş tek başına yaşar ve tek başına yaşamayı över. Köye sadakaya tek başına gider, tek başına döner, tek başına oturur, tek başına yürür. Diğer keşişler bunu Buda'ya anlatınca Buda onu çağırır ve nasıl yalnız yaşadığını sorar. Keşiş anlatır. Buda cevap verir:
«Bu da bir tür yalnız yaşamadır, inkâr etmiyorum. Ama yalnız yaşamanın ayrıntısıyla nasıl tamamlandığını dinle: geçmişte olan bırakılmışsa, gelecekte olan salıverilmişse, şimdiki varoluşlara dair arzu ve hırs giderilmişse. Yalnız yaşama ayrıntısıyla böyle tamamlanır.»
Bir başka konuşmada keşiş Migajāla, Buda'ya yalnız yaşayanın ve bir yoldaşla yaşayanın nasıl tanımlandığını sorar. Buda'nın cevabı şaşırtıcıdır: göze, kulağa, zihne hoş gelen şeylere bağlanan, onları onaylayan, onlara yapışan kişi, insanlardan uzak, sessiz bir ormanda yaşasa bile, bir yoldaşla yaşıyor sayılır. Çünkü arzu onun yoldaşıdır.
Bakmadığın yer
Yalnız kalmak dendiğinde aklımıza bir yer gelir: boş bir oda, sessiz bir orman, bir dağ evi, telefonun kapalı olduğu bir akşam. Yalnızlığı dışarıdaki insanların yokluğuyla ölçeriz. Ne kadar az insan varsa o kadar yalnızız. Gülay Hanım da yalnız kalmak için bir yer seçti: beş yüz metre ötesinde komşusu olmayan bir taş ev.
Buda'nın iki konuşması bu ölçüyü tersine çeviriyor. Yaşlı adlı keşiş tam da Gülay Hanım'ın yaptığını yapıyordu: tek başına gidiyor, tek başına oturuyor, tek başına yürüyordu. Buda bunu inkâr etmiyor; bu da bir tür yalnızlık, diyor. Ama tamamlanmış bir yalnızlık değil. Asıl yalnızlığın ölçüsü dışarıda kaç kişi olduğu değil, içeride kimlerin kaldığı. Geçmiş hâlâ oradaysa, gelecek hâlâ oradaysa, insan ne kadar uzağa giderse gitsin kalabalıktır.
Gülay Hanım'ın zeytinliği bunun canlı bir örneği. Dışarıda kimse yok. Ama içeride eski eşi, yirmi sekiz yılın kırgınlıkları, kızına söylenmemiş cümleler, emeklilik maaşı, gelecekteki yalnız bir yaşlılık. Buda'nın diliyle, geçmiş bırakılmamış, gelecek salıverilmemiş. Gülay Hanım bir ormanda yaşıyor ama yoldaşlarıyla birlikte. Ve bu yoldaşlar, kalabalık bir şehirdeki herhangi bir komşudan daha gürültülü.
Migajāla'ya verilen cevap bunu daha da keskinleştiriyor: arzu insanın yoldaşıdır. Buda burada yalnızca hazlara bağlanmaktan söz etmiyor; hoşa gidene yapışan, onu onaylayan, ona tutunan her türlü bağlılıktan söz ediyor. Gülay Hanım'ın geçmişe dönüp dönüp baktığı kırgınlıklar da, geleceğe dair kaygıları da bir tür tutunmaydı. Onları bırakamadığı için hep yanında taşıyordu. Ve bu taşıdıkları onu hiç yalnız bırakmıyordu.
Nebahat Teyze'nin cümlesi ise Migajāla'ya verilen cevabın öbür yarısıydı. Buda aynı konuşmada şunu da söyler: bağlanmayan kişi, keşişlerle, halkla, krallarla, başka öğretilerin takipçileriyle dolu kalabalık bir köyde yaşasa bile, yalnız yaşıyor sayılır. Nebahat Teyze'nin evinde dört torun, iki gelin vardı; ama o kalabalığa tutunmuyor, ondan bir şey beklemiyor, onu kendi içine taşımıyordu. Kalabalık dışarıdaydı. İçeride kendi sessizliği vardı.
Derinleşme
Buda'nın Yaşlı keşişe verdiği tarifin üç parçası var ve her biri yalnızlığın farklı bir boyutunu gösteriyor. Birincisi, geçmişi bırakmak. Bu, geçmişi unutmak ya da inkâr etmek değil. Gülay Hanım yirmi sekiz yılı yok sayamaz; o yıllar onun hayatı. Ama geçmişi bırakmak, onu her gün yeniden yaşamamak, her kırgınlığı yeniden tartışmamak, eski eşiyle kafasındaki konuşmaları sürdürmemek demek. Geçmiş, hatırlandığında bir anı; yeniden yaşandığında bir yoldaş.
İkincisi, geleceği salıvermek. Bu da gelecekle ilgili hiçbir plan yapmamak değil. Gülay Hanım emekliliğini düşünebilir, yaşlılığı için bir düzen kurabilir. Ama geleceği salıvermek, her gün olmamış felaketleri yaşamamak, «ya şöyle olursa» diye başlayan cümlelerin içinde yaşamamak demek. Planlanan gelecek bir araç; kaygıyla yaşanan gelecek bir yoldaş.
Üçüncüsü, şimdiye dair arzuyu gidermek. Bu belki en ince olanı. Şimdiki anın da kendine göre bir tutunması var: her şeyin şöyle değil böyle olmasını istemek, sessizliğin daha derin, kuş sesinin daha güzel, zeytinliğin daha huzurlu olmasını istemek. Gülay Hanım Ayvalık'a bir huzur aramak için gelmişti; ama o huzuru aramak da bir tutunma olmuştu. Huzur gelmeyince hayal kırıklığı geliyor, hayal kırıklığı da bir başka yoldaş oluyordu.
Bu tarif yalnızlığı korkulacak ya da aranacak bir şey olmaktan çıkarıyor. Yalnızlık bir yer değil, bir hâl. Ve bu hâl dağda da, kalabalıkta da mümkün. Nebahat Teyze bunu belki hiç düşünmeden öğrenmişti; yetmiş sekiz yılın içinde, bir sürü kayıp, bir sürü kalabalık arasında. Gülay Hanım ise bir taş evde, onu dışarıda aramaya gelmişti.
Buda Yaşlı keşişle konuşmasını bir dörtlükle bitirir ve o dörtlükte yalnız yaşayan kişiyi tarif eder: her şeyi aşan, her şeyi bilen, çok bilge, her şeyin ortasında kirlenmeden duran; her şeyi bırakmış, arzunun tükenişinde özgürleşmiş kişi. Ben o insana yalnız yaşayan derim. Dikkat çekici ifade şu: her şeyin ortasında. Buda'nın yalnızı her şeyden uzakta değil, her şeyin ortasında; ama onlara bulaşmadan.
Bu tarif Nebahat Teyze'nin kahvehane köşesini anlatıyor gibi. Kalabalığın tam ortasında, ama ona yapışmadan.
Gülay Hanım o pazardan sonra bir şey deniyor. Sabahları zeytinliğe çıkıyor ve kafasına bir eski tartışma geldiğinde, onu kovmaya çalışmadan, yalnızca «geçmiş» diye adlandırıyor. Bir kaygı geldiğinde, «gelecek» diyor. Bunlar kaybolmuyor. Ama adlandırıldıklarında, birer misafir gibi gelip gidiyorlar; artık evin sahibi değiller. Bazı sabahlar yalnızca birkaç dakika için, kafasındaki kalabalık susuyor ve kuş sesini ilk kez gerçekten duyuyor. O birkaç dakika, Buda'nın tarif ettiği yalnızlığın küçük bir tadı.
Öbür bilgeler
Kameraların kapandığı gece Sokrates'le yaptığımız konuşma (SOK-K01.9), yalnız kalındığında kendi gözünün önünde durabilmeyi anlatıyordu. Buda bir adım daha ileri gidiyor: yalnız kaldığında aslında yalnız olup olmadığına bak. Kafandaki kalabalık seninleyse, gözünün önünde kimin durduğunu bile seçemezsin.
Gazâlî'nin ada meselindeki taş taşıyan yolcu (GAZ-K01.8) gemide yerini daraltan bir yükle yolculuk ediyordu. Gülay Hanım'ın geçmişi ve geleceği de böyle bir yüktü; bir taş eve taşınmıştı, ama o taşları da yanında getirmişti.
Bugün bir kez dene
Bugün yalnız kaldığın bir anda, kafanda kimlerin konuştuğunu say. Geçmişten kimler var, gelecekten neler?
Her birine yalnızca bir ad ver: «geçmiş», «gelecek», «istek». Kovmaya çalışma.
Sonra kalabalık bir yerde, bir çarşıda, bir otobüste, bir sofrada, Nebahat Teyze'nin cümlesini dene: kalabalık dışarıda. İçeride ne var?
Yanında taşıyacağın soru
Yalnız kaldığında gerçekten yalnız mısın, yoksa geçmişin ve geleceğin seninle birlikte mi oturuyor?