Açılış
İlker kırk yaşında, evden çalışan bir edebiyat çevirmeni. Bütün gününü bir romanla, bir sözlükle, bir de sessizlikle geçirmeyi seviyor. Ama etrafındaki herkes bu sessizliği bir sorun olarak görüyor. Annesi her telefonda «Oğlum, hep yalnızsın, böyle olmaz» diyor. Arkadaşları onu her hafta sonu bir yere çağırıyor; gelmezse alınıyorlar. Kız kardeşi habersiz kapıyı çalıp «sıkılmışsındır» diye çocuklarıyla içeri giriyor.
İlker bu davetleri çoğu zaman kabul ediyor, çünkü reddetmek kaba görünüyor. Ama her seferinde yorgun dönüyor ve ertesi gün tek satır çeviremiyor. Kendini suçlu hissediyor: belki gerçekten bir sorunum var, belki insanları yeterince sevmiyorum.
Bir pazar sabahı tek başına Belgrad Ormanı'nda yürürken önünde yürüyen yaşlı bir adam dikkatini çekiyor. Adamın yürüyüşünde tuhaf bir hafiflik var; ağaçlara bakışı, ara sıra durup bir kuşu dinleyişi. İlker'in içinde bir istek uyanıyor: yanına gitsem, bir süre birlikte yürüsek. Sonra tereddüt ediyor: ama ben buraya yalnız olmak için geldim. Bir süre arkasından yürüyor, karar veremiyor. Yaşlı adam bir dönemeçte durup arkasına bakıyor, gülümsüyor, sonra adımlarını hızlandırıp ağaçların arasında kayboluyor.
Bilgenin kapısı
Şems'in Makâlât'ında, Bâyezîd-i Bistâmî'nin hac yolculuklarından birine dair kısa bir hikâye vardır. Bâyezîd hacca giderken yalnız yürümeye düşkündü, kimseyle yoldaş olmak istemezdi. Bir gün önünde yürüyen birini gördü:
«Ona baktı ve onun hafif yürüyüşünde bir zevk buldu. İçinden tereddüt etti: acaba onunla yoldaş olsam da yalnız yürüme âdetimi bıraksam mı, çok hoş bir yoldaşlık olur. Sonra yine Hak'la olayım, tek yoldaşım O olsun, dedi. Sonra yine o kişiyle yoldaşlığın zevkinin, yalnız gitmenin zevkinden ağır bastığını gördü. Hangisini seçeyim diye bu tartışmada kalmıştı ki o kişi dönüp ona baktı.»
Taramanın bozuk satırlarından anlaşıldığı kadarıyla o kişi Bâyezîd'e, onu yoldaşlığa kabul edeceğini mi sandığını sorar. Bâyezîd şaşırır: aklımdan geçeni nasıl bildi? O kişi ise adımını hızlandırır ve gider.
Bakmadığın yer
Yalnızlık üzerine konuşurken genellikle bir tarafı seçeriz. Ya yalnızlık bir eksikliktir, giderilmesi gereken bir boşluktur; ya da bir ihtiyaçtır, korunması gereken bir alandır. İlker'in çevresi ilkini savunuyordu: yalnız kalma, sorun bu. İlker ise içten içe ikincisine inanıyordu ama savunmaya cesaret edemiyordu.
Bâyezîd'in hikâyesi bu iki tarafın aynı insanın içinde aynı anda yaşayabileceğini gösteriyor. Bâyezîd yalnız yürümeyi seven, bunu bilinçli bir yol olarak seçmiş biri. Ama bir yürüyüşte, hafif adımlı bir yabancıyı görünce içinde yoldaşlık isteği uyanıyor. Hangisi doğru? Hikâye bu soruya bir cevap vermiyor; yalnızca tereddüdü gösteriyor. Ve bu tereddüdün kendisi bir şey söylüyor: yalnızlık ihtiyacı ile yoldaşlık özlemi birbirinin düşmanı değil. Aynı yürüyüşte ikisi de var olabilir.
İlker'in sorunu belki de bu iki isteği birbirine karşı yaşamasıydı. Yalnız kalmak istediğinde, bunun insanları sevmemek anlamına geldiğinden korkuyordu. İnsanlarla birlikte olduğunda, yalnızlığını kaybettiği için yoruluyordu. Bâyezîd'in hikâyesi ona şunu gösterebilir: yalnızlığı seven birinin bir yoldaşa özlem duyması bir çelişki değil. Ve yoldaşlığı seven birinin yalnız kalmak istemesi de bir eksiklik değil.
Hikâyenin sonu da ince bir şey söylüyor. Bâyezîd tereddüt ederken, karar onun elinden alınıyor. Yolcu dönüp onun aklından geçeni söylüyor ve adımını hızlandırıyor. Yoldaşlık yalnızca bir kişinin isteğiyle kurulmaz; öbürünün de istemesi gerekir. İlker'in ormandaki yaşlı adamı da böyleydi: belki İlker'in tereddüdünü sezdi, belki kendi yalnızlığını korumak istedi. Gülümsedi ve gitti. Bu bir ret değil, bir saygı gibiydi: herkesin kendi yürüyüşünü yürümeye hakkı var.
Şems'in kendi hayatında da bu gerilim vardı. Makâlât'ın bir yerinde Şems kendini anlatırken tuhaf bir cümle kurar: Tanrı beni yalnız yarattı; ya da beni küçükken bir dağın başına yalnız götürdüler, anam babam öldü ve beni yabani hayvanlar büyüttü. Bu, Şems'in kendi yabancılığını, kimseye benzemezliğini anlatma biçimidir. Ama aynı Şems, hayatının bir döneminde Konya'ya bir yoldaş bulmak için gelmiş, Mevlânâ'yla dünyanın en ünlü dostluklarından birini kurmuştu.
Bu iki yüz Şems'te çelişki değil, bir bütündü. Kimseye benzemeyen, kalabalıkta kendini yabancı hisseden biri, tam da bu yüzden gerçek bir yoldaşa daha çok değer verir. Herkesle kolayca yoldaş olan biri için bir dostluk sıradan bir şeydir; yalnızlığı bilen biri için ise bir mucize. Şems'in Mevlânâ'ya duyduğu bağlılığın yoğunluğu belki de bu yalnızlıktan geliyordu. Yalnızlığı seven insan, yoldaşı daha az değil, daha seçici sever.
İlker için bu, kendi hakkında başka bir hikâye anlatmanın kapısı olabilir. Belki o insanları sevmeyen biri değil; insanları kalabalık hâlinde değil, tek tek seven biri. Her hafta sonu bir kalabalığa katılmak yerine, ayda bir kez bir arkadaşla uzun bir yürüyüş yapmak ona daha çok şey verebilir.
Derinleşme
Şems yalnızlığını korumakta da kararlıydı ve Makâlât bunu gösteren küçük, neredeyse gündelik bir sahne kaydeder. Şems bir odayı yalnızlık ve tek başına kalmak için seçtiğini anlatır. Bir tüccar sık sık gelip onu rahatsız ediyordur; Şems onu kırar: neden geliyorsun, bir daha gelme. Su getiren bir kadına da şöyle der: ben çağırdığımda gel; çağırmazsam gelme.
Bu sahnede çarpıcı olan, Şems'in yalnızlığını açıkça savunmasıdır. Kibar olmaya çalışmıyor, özür dilemiyor. Bu oda yalnızlık için, diyor; çağırmadıkça gelme. Bu tavır sert görünebilir; Şems'in kendisi de tüccarı kırdığını kabul ediyor. Ama içinde bir dürüstlük var: insanın yalnızlığa ihtiyacı varsa, bunu söylemesi gerekir. Söylemezse, ya bu ihtiyaç ezilir ya da sessiz bir kırgınlığa dönüşür.
İlker'in durumu bu sahneyle yan yana konunca bir şey netleşiyor. İlker yalnızlığını hiç savunmadı. Her daveti kabul etti, her habersiz ziyareti karşıladı, sonra yorgunluğunu kendine sakladı. Annesine, arkadaşlarına, kız kardeşine hiçbir zaman «benim yalnız kalmaya ihtiyacım var» demedi. Bu yüzden onlar da onun yalnızlığını bir sorun olarak gördüler; çünkü İlker ona bir ad vermemişti.
Şems'in «çağırdığımda gel» cümlesi, İlker için daha yumuşak bir biçimde uyarlanabilir. Kız kardeşine: «Gelmeden önce bir haber ver, sizi daha iyi ağırlayayım.» Arkadaşlarına: «Bu hafta sonu çalışmam gerek, ama gelecek hafta sizinle olurum.» Annesine: «Yalnızken mutsuz değilim anne, aksine en iyi işimi o zaman yapıyorum.» Bunlar insanları uzaklaştırmak değil, yakınlığın biçimini kendisi belirlemek.
Ve belki tam da yalnızlığını savunmayı öğrendiğinde, İlker yoldaşlığın tadını daha iyi çıkarabilir. Bâyezîd'in tereddüdü de buydu: yalnızlığı seçmiş biri olarak, bir yoldaşa duyduğu özlem ona daha derin, daha seçilmiş bir şey olarak geliyordu. İlker bir sonraki pazar yine ormana gidiyor. Bu sefer önünde birini görürse, belki yanına gidecek, belki gitmeyecek. Ama hangisini seçerse seçsin, bunu suçluluk duymadan yapacak.
Öbür bilgeler
Kemal Amca'nın kapısını çalan Emir'i konu alan Yunus sohbeti (YUN-K01.9), yalnızlığın içinden bir yoldaşlığa açılan kapıyı anlatıyordu. Şems'in sahnesi ise kapının öbür yüzünü gösteriyor: bazen kapıyı kapatmak da, yalnızlığı korumak da bir ihtiyaçtır.
Gülay Hanım'ın zeytinliği üzerine Buda'yla konuştuğumuzda (BUD-K01.9), dışarıdaki yalnızlığın içerideki kalabalığı susturmadığını görmüştük. İlker'in yalnızlığı daha sakin bir yalnızlık; kafasında kalabalık yok, işi ve sessizliği var. Onun sorunu içeride değil, dışarıdakilerin bu yalnızlığı anlamamasında.
Bugün bir kez dene
Bugün yalnızlığa ihtiyacın olup olmadığını dürüstçe sor. Varsa, ona bir ad ver ve çevrendeki birine yumuşak bir dille söyle.
Sonra Bâyezîd'in tereddüdünü dene: bu hafta yalnız olduğun bir anda, bir yoldaşa özlem duyarsan bunu fark et. İkisi aynı anda var olabilir.
Bir de kendine sor: yalnızlığımı savunmadığım için kimlere sessizce kırgınım?
Yanında taşıyacağın soru
Yalnız kalmaya ihtiyacını, sevdiklerine, onları kırmadan söyleyebilir misin?